Bölüm 1
Güneş doğmadan önce, gökyüzünü kaplayan bu zifiri karanlıkta saklanmak son derece kolaydı. Hele bugünün ve bu saatin özel bir anlamı varsa, karanlığın ve kalabalığın içinde kaybolmak, sizi gece yürüyenlerden biriymişsiniz gibi gösterip fark edilmenizi engellerdi. Şu an meydan kalabalıktı; insanlar, kocaman stantları birbirine çekiyor ve ortadaki kürsüyü herkesin rahatça görebileceği şekilde ayarlıyorlardı.
Elbette bu konuşmayı dinlemek gibi bir niyetim yoktu. Her yıl aynı, sürüp giden hikâyelerden başka bir şey anlatılmazdı. Okulda bile – kasabada hâlâ okumak isteyen birkaç kişi varsa tabii – bu hikâyeleri defalarca dinlemiştik. Yaşadığımız kasaba New Fall, yani “Güzel Bahar” hakkında, diğer insanlara kıyasla daha çok şey biliyorduk. Kıtlık, su kaynaklarının buharlaşması, toprak kayıpları gibi doğal felaketlerin yanında, kasabanın siyasi ve sosyolojik geçmişi de anlatılırdı. İlkokuldan liseye kadar her yıl aynı konular tekrar edilse de, bana her zaman ilginç gelmişti. Belki de öğrenmekten sıkılmadığımdandır. Ancak bize bu bilgileri verenlerin tarafsız bir şekilde anlatmaya çalışması, her seferinde hem ilgimi çeker hem de kuşku uyandırırdı.
Sonuçta, şu an başımızdaki hükümet, bu küçük, farklı milletlerden oluşan kasabaya her yıl aynı hikâyeyi anlatıp dururdu. Bugün yine kurtuluş gününün bilmem kaçıncı yılını kutlamak için toplanılmıştı. Ancak anlatılanlar, gerçekle bağdaşmayan, uydurma hikâyelerden ibaretti. Kasaba halkı, farklı kökenlerden gelse de ortak dil olarak Türkçe konuşurdu ve bu dilde her şey yuvarlayarak anlatılırdı. Başkanın içtenmiş gibi görünen konuşmaları ise, savaşı ya da doğayı katlettiklerini saklamaya yetmiyordu. Eskiden çeşit çeşit meyve ağaçları ve çiçekler yetişen bu topraklara beton dökerek onları yok edenlerin başka birileri, yani “isyancılar” olduğunu iddia ediyorlardı. Bugün, o isyanın altmış ikinci yılıydı ve kin dolu konuşmalar, etrafı bağırışlarla dolduruyordu.
Sabahın köründe yapılan bu etkinliklerin insanların hayatına hiçbir şey katmadığını düşünüyordum. Güneş doğmadan, saat üç buçukta, kim uykusundan uyanıp böyle bir konuşmayı dinlemek isterdi ki? Eğer zorunlu olmasaydı ve insanlar işlerini kaybetmekten korkmasalardı, buraya kimse gelmezdi. Yine de, ben bu duruma şükrediyordum. Evden kaçabilmek için uyuyor numarası yapmam yetmişti. Ailem, zaman kaybetmek istemediğinden, bensiz çıkmak zorunda kaldı. Sonuçta ben, “başkent için çalışan” biriydim.
Aslında onlar için çalışmazdım. Ama onların işine gelen, sosyal açıdan kazanç sağlayabilecek bir meslek dalı seçmiştim: sanat. Bu, hem onların parasını hem de zamanını vicdan azabı çekmeden alabileceğim bir alandı. Üstelik oldukça iyi kazandırıyordu. Eğer bu özgüveni kazanmasaydım, evden kaçmam mümkün olmazdı. Ama sonunda cesaretimi, paramı ve birkaç ufak eşyamı alarak odamın yangın merdivenlerini kullandım ve sıvıştım.
Ailem, çoktan meydandaki kalabalığa karışmıştı. Bu yüzden beni bulmaları imkânsızdı. Karanlıkta ve gölgelerde kaldığım sürece güvendeydim. Şimdi, yavaşça ilerleyerek, maymun gibi yangın merdivenlerinden evler arası uzanan yolları kullanıyordum.
Eskiden yangın merdivenleri, yalnızca bir eve bağlanan basit bir sistemmiş. Şimdiyse, yere inebilmek ya da afet durumunda kaçış noktalarına ulaşmak için kullanılan yüksek ve karmaşık bir yoldu. Ancak bu yolları işlevi dışında kullanmak gündüz vakti kesinlikle yasaktı. Çalışmaktan başka bir şey bilmeyen, ruhu emilmiş kasaba halkı, kuralları ihlal etmeye cesaret edemezdi. Kurallara karşı gelenler, ya işini kaybederdi ya da hayatını.
Bense, bu kasabada kalamazdım. Hep aynı rutini tekrarlayarak bir ömür geçirmek istemiyordum. İmkânsız gibi görünse de, korkutucu olsa da, istediğim hayat için riske girmek zorundaydım.
Dışlanmış bir kasabanın dışlanmış ressamı olarak, bu dar ve paslı evde yaşayamazdım. Bu kasaba, tarih olmayı bekleyen bir potansiyel taşıyordu. Bu yüzden günümüz tarihini, sadece kitaplardan ya da kayıtlardan değil, yaşananlardan da öğrenmek istiyordum. Elbette bu, her şeyi açıkça sorgulamak anlamına gelmiyordu. Eğer bunu yapsaydım, annem beni kendi elleriyle muhafızlara teslim ederdi. Ama hayallerimden ve öğrenme arzumdan vazgeçemezdim.
Her zaman risk alarak, deneme yanılma yoluyla kendi hayatımı bulmaya çalışıyordum. Ve her risk beni, bir adım daha ileriye taşıyordu.
Her bir adımda öne geçtikçe, geride bıraktığım insanlar beni fark edecekti. Sorgulayacaklardı. Bazen anlamaya çalışmadan, sadece korkacak ve engellemeye çalışacaklardı. Bu yüzden hem sağlığım hem de hayallerim için bu yolda sessiz olmalıydım. Tıpkı şu an, karanlıkta gölgelerin arasına gizlenmiş, siyah kapüşonumla yüzümü saklayarak ve eşyalarımı olabildiğince arkama çekerek ilerlediğim gibi.
Buradan gitmenin daha kolay yolları vardı. Otobüse binmek ya da taksi çağırmak gibi seçeneklerim vardı. Fakat bu yolları kullanmam, kaçtığımın anlaşılmasına yol açardı ve bu riske giremezdim. Çevremdeki insanlar, otobüs ya da taksi gibi araçları sadece uzaklara gitmek için kullanır, zenginler kasabaya geldiklerinde kirli topraklardan kaçmak için binerlerdi.
Ben aptal değildim. Bu bölgede diğer bölgelere gitmek pek sık rastlanan bir durum değildi. Kasaba halkı, bu tür şeyleri sorgulamak istemezdi. Kendi kasabamızın dertleri bir yana, dünya da kendi derdindeydi.
Güzel Baharlar, sadece bizim kasabamızın bir kısmını kapsıyordu. Gerçekte, Güzel Baharlar, yedi bölgeye ayrılmış, birbirinden bağımsız toprak parçalarından oluşuyordu. Bizim bölge, "Ruhsuzlar Kenti" olarak bilinen sanayi şehriydi. Diğer bölgelerin isimlerini bilmesek de, kendimize bu ismi kabul etmiş ve bu şekilde anmıştık. Yedi bölge içinde yüzölçümü bakımından en büyük ikinci bölgeydik. Eskiden tarım ve bereketli topraklarıyla ünlüydü, ancak şimdi zehirli atıklarla dolmuş, hastalıkların pençesinde bir sanayi kasabasına dönüşmüştü.
Diğer bölgeler ise pek bilinmezdi, anlatılmazdı, sorulmazdı. Sadece işlevlerini biliyorduk. Her kutlamada, temsilciler gelir ve kutlamaya katılırlardı. Biz sanayi bölgesi, diğer bölgeler ise tarım, balıkçılık, ticaret, tıp, maden gibi işlevlerle biliniyordu. Ancak yedinci bölge... O bölgeyi kimse öğrenememişti. Ne kutlamalarına katılmışlardı ne de bizimle ilgilenmişlerdi. İlk öğrendiğimde, kütüphanedeki yasaklı kayıtlara bakarak bu bölgenin hiçbir etkinlikte yer almadığını, hatta etkinliklere katılanları bile görmezden geldiğini keşfetmiştim.
Bu yüzden, eğer başımızdaki yönetici onları görmezden geliyorsa, biz de o bölgeden hiç söz etmiyor, sorgulamıyorduk. Bir keresinde anneme bu bölge hakkında soru sormuştum. O, sinirlenip kestirip atmış, sonra okuldan kaçarak bu bilgileri ele geçirmiştim. O zamanlar yaşıtlarıma göre minyon yapılı olmam bir avantaj olmuştu ve bunu severek kullanmıştım. Şimdi de yetişkinler arasında hala bu avantajımı kullanıyordum.
Yıllar geçtikçe, bilgiye olan açlığım daha da arttı. Hayal gücüm zamanla yıpranmış olsa da, bir şekilde yaşama amacımı bana sunan fikirleri üretmeye devam ettim. Merakım ve hayal gücüm birleştiğinde ise pek iyi şeyler doğurmazdı. Yine de bu sürecin bana kazandırdığı şey, riskleri ve zorlukları unutturan bir sonuçtu.
Bu yüzden, korksam da, duraklasam da, hiçbir zaman yaptıklarım için pişman olmadım. Şimdi de olmayacaktım. Ve gelecekte yapacaklarımdan da pişman olacağımı düşünmüyordum.
---
Kapüşonumu hızla çekerek karanlıkta gizlenmeye özen gösterdim. Kolum yorulsa da eşyalarımı demir parmaklıklara vurmamaya, köprüden geçerken ses çıkarmamaya dikkat ettim. Sonunda, yolun meydandan uzaklaştığı bölümüne girdiğimde çevreme bakarak güvenli olup olmadığını kontrol ettim. Güvende olduğumu fark edince, hızla yoldan uzaklaştım.
Şimdi, daha zor aşamaya geçme zamanıydı. Bu yolu, gizli kayıtlardan okumuş, defalarca incelemiştim. Ancak sık sık değiştiği için, her an sorun yaşama ihtimalim vardı. Eğer sorun çıkarsa, karanlık, tehlikeli ormanın patikasına yönelmek zorunda kalacaktım. Ve bu, yolculuğumun daha başlamadan bitmesi demekti.
Kasaba halkı nadiren başka bölgelere gitse de, kasabaya sıkça yabancı kişiler geliyordu. Daha önce de bahsettiğim gibi, kimlerin geldiğini az çok tahmin edebilirdiniz.
Bu yabancılara yakalanmamak için dikkatli olmalıydım. Ölü ormanın yanındaki yolu kullanarak ilerlerken, cebimdeki kağıtlara ve yol göstergelerine bakarak her sağa sola dönüşümde dikkatle çevreme bakıyor, bileğimdeki saati ise her beş dakikada bir kontrol ediyordum.
Yaşadığım bölgenin eksiklikleri kadar, eğer yeterince kurnazsanız, zenginlerin fırsatları nasıl kendi lehlerine çevirdiği gibi, siz de kötü koşulları kendi çıkarlarınıza dönüştürebilirsiniz. Eğer korkuyorsanız, cesaret bulmanız için bir söz duymanıza gerek yok. Sonuçta, siz yapmadığınızı başkası yapacak, hatta belki şu anda yapıyor ve büyümeye devam ediyordur. O yüzden, neden parası olan insanlar kadar, koşulları kötü doğan bir halk da kendi fırsatlarını yaratmasın ki? Sonuçta, kısıtlı imkanlar da yeni fikirler doğurmaz mı?
Eğer, benim gibi, yaşadığınız çevreyi size yol gösterecek kişilerden beklemiyorsanız, herkes koşullara göre bir şeyler üretebilir. Yemek kıtlığı yüzünden yeni tarifler bulan insanlar, para kazanmak için otları ve ipekleri ayrıştırıp yeni kumaşlar keşfeden terziler gibi. Bir zamanlar bu insanlar bunu başardıysa, o zaman her zaman bir umut olduğuna inanıyordum.
Elbette, bunlar yıllar önceydi. Ancak teknoloji ne kadar geri olsa da, o zamanlar bizden daha modern bir dönemde yaşamışlardı. Keşke bu imkanlara biz de sahip olabilseydik.
Hızla kafamı iki yana salladım. Geçmişi anmak için zamanım yoktu. Şu anda önümde yazdığım koordinatlara göre tam bu saatlerde, bu yoldan bir araç geçmesi gerekiyordu.
Fakat güneş yavaşça doğmaya, ormanın içine girmeye başlarken içimi endişe, korku ve yalnızlık kaplamıştı. Yürümek ya da ormanın içinden geçmek arasında bir tercih yapmak istemiyordum. Ormanın ne tür tehlikeler barındırdığını bilmediğim kadar, yolun üzerindeki tehlikeleri de iyi biliyordum. İkisi de çok tehlikeliydi. Üstelik, kutlama zamanına denk gelmesi de işin başka bir zorluğuydu.
Bu araç benim çıkış biletimdi. Eğer yolda yakalanırsam, sorguya çekilip kötü şeyler yapacaklardı. O zaman ormana girmek zorunda kalacaktım ve yüzlerini bile görmediğim hayvanlarla karşılaşacaktım. Daha evcil olanlarını bile görmemiştim; bizim bu bölgede kedi bile yaşamıyordu. Zaten dönemimiz buna elverişli değildi.
Her ne kadar ormanı cansız alan olarak tanımlasalardı da, yapılan bazı deneylerden duyduğum kadarıyla, zavallı denekleri doğaya - ölü doğaya - geri salmışlardı. Kimisi adapte olmuş, kimisi ölmüş, kimisi ise korkunç bir şeye dönüşmüştü.
Bu bilgileri devletin gizli kütüphanesinde okumuştum. Gazetedeki haberler elli yıl öncesine ait olsa da, zaman içinde yaşananların dikkat çekmesine engel olmamıştı. Yıllar sonra, bu tür deneylerin sonucunda "Kuduz hayvanlar kasaba halkına saldırarak insanları katletti" gibi haberleri bulmak bile mümkün olmamıştı.
İlk yirmi yıl boyunca, başımızdaki yöneticiler özellikle de başkent, bu olayları gizlemeye canlarını dişlerine takarak devam etmişlerdi. Ben bunu, onların ilk başarısızlıklarının ve ilk vahşetlerinin sonucu olarak yorumluyordum. Sonuçta, insanları yönetmek için güç, para ve refah elde etmek amacıyla, gizlemeleri gerekiyordu. Altmış iki yıl önce ne olmuşsa, tüm kaynaklar yok edilerek halkın hafızasından silinmesi sağlanmıştı.
Ama ben, yıllar önce bile olsa, bu çalışmaların yeterince kapsamlı olduğunu düşünmüyordum. Bir şekilde bir açık olmalıydı ve kanıtlar hala yerinde duruyordu. Ben bile, bu dışlanmış bölgede birkaç eski gazeteden yola çıkarak pek çok bilgi elde etmiş, düşünmüş ve araştırmalara başlamıştım.
Zaman geçtikçe bu duygu o kadar büyüdü ki, yaptığım sanat bile beni tatmin edemez hale geldi. Sonunda, yaşadığım yerden iyice bunalmış ve yerimde durmaktan hiç hissetmediğim kadar tiksinmeye başlamıştım. Beynim, bilinçli düşünme yetisini elimden alarak, her sessiz kaldığımda bana "Neden hala buradasın? Çık git, HAREKETE GEÇ!" diye bağırıyordu. Ve sonunda, bu sese kulak vererek, sahip olduğum her şeyi toparlayıp, bizden gizledikleri her ne varsa aramaya ve kendimi yollara atmaya karar verdim.
Eğer harekete geçmeseydim, hayattan hevesim kaçacak ve tüm enerjimi kaybedecektim. Elbette bu yola, bastıramadığım merakım için çıkmıştım ama asıl nedenim, harekete geçme dürtüsüydu. Eğer bir şey yapmazsam, arada kalacak ve kül olanlar arasında olacaktım. Belki de bu yüzden bir yanım, her zaman anlamsız hareketlerimi tetikliyor, hayatta kalma içgüdümle birleşerek son noktaya gelmeme sebep oluyordu.
Sonunda dayanamayarak hızla, klasik alışkanlıkla, bilgi edinme yeteneklerimi başka amaçlar için kullanmaya başladım. Genelde bilgi dışında, özellikle suç sayılabilecek işlere karışmazdım. Ancak, zaten kullandığım üst yollarla evleri birbirine bağlayan güzergahları kullanmam, yakalanmam durumunda muhafızlar için ibret olacağı ve benim için iyi bir gerekçe olacaktı. Yıllar önce, birkaç genç bu yolu denediği için kimse buna cesaret edemiyordu. Bu yüzden, basit suçları bile içeri alıyorlarsa, araştırmak istediğim bilgileri öğrendiklerinde ne yapacaklarını bildiğimden, aşırı kararsız, tedirgin ve çaresizdim.
Bu yüzden, olduğum yerde durmaktansa, başlangıçta üzerime koyu kıyafetler giyerek kendimi suçlu bir hava içinde hissediyor ve çıkış yolu arayan isyancıları takip ediyordum. Bu kararı vermeden önce, zaten gizli kütüphaneden daha fazlasını araştırıyordum. Bu da, daha tehlikeli işlere adım atmış olduğumu ve kendimi tutamadığımı gösteriyordu. O yüzden, günümüzün bilgilerini taze tutan yerlere gitmek ve olası gideceğim yerleri tespit etmek, aslında çoktandır yaptığım bir şeydi.
Muhafızların ve destekçilerin elinde bulunan raporlar, altın değerinde işime yarayacak bilgiler sunuyordu. Ama özel eğitim almış, benden kat kat güçlü ve güvenlik sistemleriyle donatılmış yerlere giremezdim. Bunun yerine, onlara yakın, özel alanlarına saygı duyan birkaç yere ziyaret etmeye karar verdim.
İlki başkanın eviydi. Eşi ve kendisi, özel, sessiz bir alanda olabildiğince yalnız bir hayatı tercih ediyorlardı. Her ne kadar sevimli imajlarıyla ön plana çıksalar da, ikisi de kimseye vermeyecek kadar stokçu ve şüpheciydiler. Bu yüzden kimseye güvenmiyorlardı. Elbette evlerini her zaman düzene sokan hizmetçileri (ki kendisi annem olur) hariç. Ona, kendi çocuklarından daha yakın davranıyor ve güveniyorlardı. Evin anahtarı ve diğer birçok yerin anahtarını ona vermişlerdi.
Gerçi, ben annemi aileden gördükleri için anahtarların hepsini verdiklerini sanmıyordum. Çünkü, kendi altlarından birine suç atmak, onların sık yaptığı bir şeydi ve annem gibi insanların sonu ya ölüm ya da daha kötüsü oluyordu. Eğer bir şey yaptılarsa ve bunları sakladılarsa, eve sık gelmediklerini ve anahtarları anneme verdiklerini söyleyip, stokladıkları belgeleri sevgili aile üyelerinin yapmış gibi göstermeleri onlar için çocuk oyuncağıydı. Bunu daha önce de yapmışlar ve her gelene de aileden biri olduklarını söylemişlerdi. Sonuçta, yüksek kademeden özellikle başkanın kirli çamaşırları ortaya çıktığında, evin hizmetçileri ve üyeleri bir bir azalmış, sadece çalışanların yerine yenileri getirilmişti. Onlar gidene kadar. Belki annemi aileden gördüklerini gerçekten hissederek söylemişlerdi, ya da vicdanlarını öyle tatmin ediyorlardı, bilmiyorum. Sonuçta yaptıklarını ben yapsam... Aslında ben bunu yapacak kadar karaktersiz değildim. Sonuçta, bu halkın yaşadığı zorlukları kullanmak zayıflık ve adilikten başka bir şey değildir. Annemle anlaşamasak da, onun da böyle bir şey yaşamasını istemezdim.
Diğer kadınlar daha fazla para bulma umuduyla, başkan ve karısının bu olayı yaptıklarını bilmelerine rağmen gelmişlerdi; ancak ne yazık ki ya cinayet, ya yolsuzluk ya da şeytanın aklına gelmeyecek suçlardan tutuklanıp bir daha onlardan kimse haber alamamıştı. Geri dönseler de, bu bölgede yaşayan aptal insanlar yüzünden çok kötü bir sosyal baskıya ve zorbalığa uğrayacaklardı, bu yüzden bir daha hiç iş bulamadıklarından sırra kadem basmışlardı.
O yüzden, başkanın evine girmek konusunda pek hevesli değildim. Annemin başına diğerlerinin geldiği gibi bir olay gelmesini hiç istemiyordum. Özellikle, çocuklarına iyi baktığını düşündüğü için içi rahat ve gerçekten mutlu bir zamandayken.
Bu yüzden okuldayken, en yakın arkadaşımın evinde bilgileri elde edene kadar yatılıya kalmaya karar vermiştim. Başta da bahsettiğim gibi, okula gitmek yüksek miktarda para gerektiriyordu ve bir yerden sonra - genelde bu ortaokula kadar oluyordu - insanlar çocuklarını okutmuyordu. Okutanlar ise ya parası ya konumu ya da ikisinden de daha fazlasına sahip olanların çocukları ya da onların çocukları oluyordu.
Annem ise hem eğitimimiz konusunda ısrarcı olmuş hem de babama verdiği yemini yerine getirmek için bizi okuldan hiç almamıştı. Hatta ablam, tüm okul macerasını bitirip anneme para konusunda da yardımcı oluyordu. Böylece biz rahat okuyorduk. Gerçi, artık bende ablamdan bile kat kat kazansam da, onlara bağımlı birer çocuktum.
O yüzden liseyi bitirene kadar okumaya devam ettirildim ve çevrem de normale göre daha yüksek tabakadan insanlarla dolmuştu.
Arkadaş edinmek konusunda da, okulda bizim kadar berbat olsa da, tavşan kadar tatlı olduğunu düşündüğüm ve hiç ayrılmadığımız bir arkadaşım vardı: Stella. Babası yargıç olduğu için bu bölgenin - başkandan bile - en yetkili kişilerinden biriydi. O yüzden sınıfta herkes ondan nefret ediyordu. Ben ise sarı bukleleri ve bu bölgeye zıt kıyafetleriyle ürkek bir tavşan kadar sevimli biri olarak görmüştüm onu. O yüzden, her ne kadar sinirli bir yapım olsa da - bu bölgede yaşayan insanlara özel bir huydu - Stella'ya karşı bir türlü kızamıyor veya kaba olan hiçbir şeyi ona yansıtamıyordum.
Ortaokuldan liseye kadar hiç birbirimizden ayrılmamıştık. Babası da kötü biri değildi. Veya çocuğunu gerçekten mutlu ettiğim için bana da çocuğu gibi davranıyordu. Yine de yaptıklarım karşısında hemen öğrenebilecek zeka ve donanıma rağmen, hiç benim yakamı foya vermemişti. Hala eskisi gibi bana çocuğu gibi davranıyordu ve açıkçası istediğim bilgilerin çoğunu kendi rızasıyla vermişti.
O zaman istediğim tüm bilgi, belge ve kayıtları elime verdiğinde şaşkınlıktan donmuş bir şekilde ellerindekilere bakıyordum. Bir yandan soğuk terler döküyor, yakalanmanın verdiği korkuyla ne yapacağımı düşünüyordum.
Ona neden bana bunları verdiğini ve beni ele verip vermeyeceğini sorduğumda, yumuşak içten bir şekilde güldüğünü hatırlıyorum. Bu, artık saklamaya çalıştığım şaşkınlığımı daha da artırmıştı. Şaşkınlığımı, yüzüme de istemsiz bir şekilde yansıttığıma emindim. Bu yüzden bana yaklaşarak, yumuşak merhametli ellerini yanağıma dokundurmuş ve hafifçe sıkmıştı. Ve, daha önce duyduğum ama ilk defa onun kızı gibi hissettiğim şu sözleri söylemişti:
"Sen benim ikinci kızım gibisin. Ayrıca, özellikle senin gibi böylesine öğrenmeye meraklı bir çocuğu baskıcı, pinpirik birkaç adamın koyduğu kurallar yüzünden ele veremem. O zaman nasıl biri olurdum ben?"
Yine de, o dediklerine karşı engel olamadığım şüphelerim vardı. O yüzden sorularımdan birini dillendirmeden edememiştim.
"Mesleğinize leke olacak diye mi?"
Karşımdaki babacan adam, biraz daha gürültüyle ve keyifle gülerek başını iki yana salladı.
"Meslek, para ve sosyal statü gibi önemsiz şeylerden önce, kendimizde vicdanlı bir insan olmayı becermek. Bu gibi basit görülen şeyleri kimse beceremez. O yüzden yavrum, her şeyden önce kararlar alırken ne kadar risk ve ihtimaller olursa olsun, ilk önce kalbinle, ardından beyninle tart. Ve her zaman iyi ve karakterli bir insan olmayı ön plana koy. Yaşadığımız bu dönemde buna ihtiyaç duyan çok kişi var."
Haklıydı.
Yaşadığımız bu dönem, gelmiş geçmiş insan tarihinin en kötü dönemi olmasının temel problemi insanlardı ve yine temel sorun çözmeye çalışanlar insanlardı. Her ne kadar yaşamak ve bu dönemde problemleri çözmek için vicdandan önce her zaman mantıkla çözülmesi gerektiğini düşünsem de, benim için insan zihni bitmeyen ve bir sürü fikir ve çözüm üreten bir hazineydi. Ama zaten bu yaşadığımız zamanın bu hale gelmesinin temel nedeni insan zihninin böyle kullanılmasıysa... Eh, düşündüklerim haklılığını yitiriyordu. İnsan zihninin fikirler üretmekte harika olacağını ve bitmeyen bir hazine olduğunu her zaman düşünmüşümdür ama kullanan kişilerin kötü amaç doğrultusunda da üretebileceğini hesaba hiç katmamıştım. Başımıza gelen insanlar genelde kendi amaçlarını ön plana koyup, insanlara veya her ne varsa onları düşünmeden harekete geçmişlerdi. Ve şu ana kadar bilmediğimiz sayıda bilmediğimiz insanlar ve artık ne varsa, bu yolda öldülerse, hepsi başımızdakilerin vicdan tartısı olmadan alınan ve aldıkları kararlardı.
O yüzden, Stella'nın babasının söylediği şey üzerinde çok düşünmüştüm. Ve bu da zamanla amacıma birkaç amaç daha eklemişti: vicdan ve sorumluluk. Öfke ve gerçekleri açığa çıkarma isteği.
Yıllar önce imkanlar az olsa da, yine de mücadele eden insanlar var mıydı? Hala, bu sistemin bu düzenini yanlış işlediği için ayağa kalkıp uymak istemeyen kişiler...
Yedinci bölgenin etkinliklere gelmemesi, haberlerde yazılanları ardından silip yerine sanki doğrusuymuş gibi göstermeleri, hala birilerinin mücadele ettiğini gösteriyordu, benim gözümde.
Günümüzdeki tüm sorunların kaynağının nedenini, nasıl oluştuğunu, kimlerin ne yaptığını ve kimlerin ne gizlediğini öğrenmek, ardından benim gibi bilmeyen, öğrenememiş, elinde verdikleri her neyse onunla tatmin olmaya çalışmış insanlara uygun bir dille anlatmak istiyordum. Saklanan her şeyi açığa çıkarıp, baştan beri bunlara neden olanların yüzüne yüzüne vurma düşüncesi de vardı.
Her ne kadar böyle düşünsem de, altmış iki yıllık - ben artık daha fazla olduğunu düşünüyordum - günümüze gelmiş kök salmış bu belayı açığa çıkarmakta tek başıma başaramayacağım bir şey olduğu için, benim gibi düşünen, yerinde duramayan veya bu yolda yanımda olacak birilerini bulmam, en azından bu yolda yardım edecek kişileri bulmama yardım edecek ve bana bilmediğim daha birçok şeyi öğretecek kişileri bulmam gerekiyordu.
Stella’nın babasının verdiği evraklar, tam olarak aradığım ve amacımı bulmamı sağlayacak bilgilere sahipti. Hepsini dikkatle okudum, inceledim ve video kayıtlarını defalarca izledim. Sonuçta, bu bölgenin dışında, yedinci bölgeye ulaşan - ve başka pek çok bölgeye de yolculuk yapmayı sağlayan - kaçak bir yolcu arabasının varlığını keşfettim. Elbette, bu yolculuk için bir yer ayırtmak, normal araçlardan çok daha zordu. Öncelikle doğru kişileri bulmam, ardından onlarla konuşup parayı ellerine vermem gerekiyordu.
Bu kasabada, kaçak yolculuktan faydalanan pek çok insan vardı. Hatta, bazıları yaptıkları şeyleri hiç beklemediğim bir şekilde yapıyordu. Kasabada yaşayan çoğu insanı tanıyordum, onlara genelde biraz katı, diğerlerinden farklı olmadıkları için de onlara bulaşmamayı tercih ediyordum. Ama yaptıkları maskeleriyle bana da kandırılmamı sağladılar. Ön yargılarım yüzünden kendimden utanmaya başlamıştım.
Kasabanın tek kasap, bankacı, terzi ve kütüphanecisi de dahil olmak üzere herkesin bildiği insanlar, kaçak yolculuk gibi işlerle para kazanıyordu, üstelik bunları para amacı gütmeden yapıyorlardı. Başlangıçta çok şaşırdım, ama bir süre düşündükten sonra bunun mantıklı olduğuna karar verdim. Her gizli bölmeye girdiğimde, yakalanma noktasına geldiğimde kasap veya terzi dışarıda olurdu. Beni fark ettiklerinde, kimseye belli etmeden insanları başka bir yöne çekiyorlar, sonra da ben kaçmaya başladığımda kayboluyorlardı.
Kütüphaneci de her zaman etrafı kontrol etmeye geldiğimde gizli yerleri sesli bir şekilde seslendirirdi. Bu, bana yardım etmek için olduğunu o anlarda hiç fark etmemiştim çünkü herkes burada yüksek sesle konuşuyordu. Ancak, kütüphanecinin çok farklı bir şekilde konuştuğunu sonradan öğrenmiştim.
Hedefime o kadar odaklanmıştım ki, çevremi tamamen dışlamış ve soğutmuştum. Günümüzün tarihini öğrenmek istediğimi söylesem de, aslında her zaman kendimi ve çevremdeki insanları dışladığımı fark etmek beni şaşkına çevirmişti.
Sonunda bu gerçeği sindirerek bilet almak için kasabanın yerine gittim. İlk başta bana şaşkınlıkla baksa da, ardından sanki bunu bekliyormuş gibi ifadesini silmişti. Kapıda, şaşkınlığı yüzünden bir süre durduğumu hatırlıyorum. Kasabanın tek adalet adamı olan yargıç Victor de Vincet - yani Stella'nın babası - onlarla iş birliği yapıp yapmadığını önceden haber verip vermediğini merak etmiştim. Düşüncelerimi susturup içeri girdim ve hemen bu konuyu açarak bilet almak istediğimi söyledim.
Bir süre bana bakıp içeri gitti, birkaç şey karaladı ve birini aradı. Ardından, üzerine numaralar yazılı küçük bir kağıt uzattı. "Orman yanı, zamanında orada ol," dedi. Kağıdı dışarıda ışığa tuttuğumda, adamın söylediklerinden başka adres ve zaman bilgileri olduğunu fark ettim. Bu, içimdeki kazıklanma korkusunu tamamen silmişti.
Şimdi, yerimde ellerim cebimde ısınmaya çalışırken, etrafıma bakıyordum. Burada olacağından o kadar emindim ki, hayal kırıklığı ve korku beni sarhoş etmişti.
Sol tarafımda vızıltıya benzer bir ses duyduğumda hızla kafamı çevirdim ama bir şey görememiş ve duyamamıştım. Gözlerimi hafifçe kısarak daha dikkatli bakınca, o kadar da uzakta olmayan bir kıpırtı fark ettim. Ayırt etmek zordu, sanki birisi yolun taş rengini değiştiriyor gibiydi. Gözlerimi kısarak biraz daha bakınca, sonunda şaşkınlıkla geri çekildim ve hızla arkama savruldum.
Karşımda duran araç, şekil değiştiren bir modeldi. Genellikle yüksek pozisyondaki insanların başına bir şey gelmemesi için dış hatlarını çevresinin yansımasını verecek şekilde tasarlanmıştı. Ancak, karşımda aniden beliren araç, yolculuk için uygun ve aynı zamanda özel tasarım bir araçtı.
Gözüm, aracın aynasının yanındaki üç logoya takıldı. Birinci logo, Anka kuşunun simgesiydi. Diğeri ise şimşek ve daire biçiminde tanımlanması zor bir sembol, zincirlerle birleşen dairelerden oluşuyordu. Üçüncüsü ise bana korsanları hatırlatıyordu.
Arabadan inen adam, yüzünde kocaman bir sırıtma ile bana bakıyordu. O logo gibi korsan havası taşıyor gibiydi. Siyah ve beyaz renklerden oluşan bir bant kafasında vardı. Boyalı sahte kızıl saçları ve göz altı makyajı ile bu tanıma tamamen uyuyordu.
Gülümsemesini bastırarak yanıma gelip başımı eğdi ve deri ceketiyle hareket etti. "Seni korkuttuğum için özür dilerim prenses, ama bugün servisimiz biraz geç kaldı. Birileri başımıza bela açtı, bu yüzden yetişmek için acele etmem gerekiyordu," dedi. Sonra ayağa kalkarak elini uzattı ve samimi bir gülümseme gönderdi. "Gidelim mi?"
Yüzümdeki çatık ifadeyi silmeden gözlerimle onu baştan aşağı inceledim. Burnumu çekip derin bir nefes alarak, adamın elini tuttum ve ayağa kalktım. Bu bakışlarıma gülmeden edemedi. "Harika. O zaman bu çürük yerden gidelim, millet. Sırtlanlar peşimizde."