Güneş yeni doğmuştu. Bugün spora gitmek amacıyla erkenden kalkmıştım. Spordan dönünce hızlıca bir duş alıp bir an önce masanın başına geçmiştim. Masada kalan son kağıdı da çevirirken iç geçirdim. Bıktım artık sürekli bu kağıtları okumaktan.
Odadaki duvar saatinden saati kontrol ettim. Haeun'un gelmesine az bir süre kalmıştı. Bunu öğrenmek keyiflenmeme sebep olmuştu. Dudaklarım istemsiz bir şekilde yukarı doğru kıvrıldı. Ona olan hislerim etkilenmektende fazlaydı. Buna artık emindim. Çoktan üçüncü güne gelmiştik ve ben bu hafta hiç bitmesin istiyorum. Her gün erkenden odama gelsin, Hep gözümün önünde olsun istiyorum. Kendime gelmek için kolumu cimcikledim ve çevirdiğim kağıdı bütün dikkatimi ona vererek okumaya başladım. İçeri Haeun'un girmesiyle dikkatim tekrar dağıldı. Yürürken saçları bir oraya bir buraya savruluyordu. Yüzümdeki gülümseme büyüdü. Sonra gözlerim elindeki kahveyi buldu. Ondan kahve istemedim ki. Bizim otelin kahvesi değildi bu. Başka bir yerden aldığı bardağın üzerindeki simgeden belliydi. Yavaşça elindeki bardağı masaya bıraktı.
Haeun: Dünkü borcumu size kahveyle ödeyeyim dedim.
Min jun: Borç mu?
Haeun: Beni eve bıraktınız ya onu diyorum.
Min jun: Ha evet! Yani doğru haklısın seni eve bırakmıştım evet. Teşekkür ederim o zaman.
Yüzünde samimiyetsiz bir ifade vardı. Kesin az önce saçmaladığım için böyle bakıyor. Of çok utanç verici!
Arkasını dönüp her zaman oturduğu koltuğa oturdu. Parmaklarıyla oynarken dışarıyı izlediğini fark ettim. Onun baktığı yere kafamı çevirdim. Deniz gerçekten çok güzel gözüküyordu. Acaba dışarıya çıkabilir miydik? İş umrumda bile değildi. Babam kızsada şuan beraber çıkmak istiyordum. Sonra eğer çıkarsak otel ve bizim hakkımızda ortaya atılabilecek iftiralar ve linçler aklıma geldi. Ama biraz çılgınlık yaparak o iftira ve linçlerden kurtulabilirdik belki. Parmağımı havada şıklatarak dikkatini üzerime çektim. Gözlerini birkaç kez kırptı ve benden konuşmamı bekledi.
Min jun: Dışarı çıkmak istiyorum.
Haeun: Peki efendim. Siz çıkın ben bekliyorum burada.
Min jun: Tek çıkamam benimle gel.
Haeun: Ne?
Ayağa kalkarak önünde dikildim. Ve dolabımı açıp içini karıştırmaya başladım.
Uygun bulmadığım kıyafetleri yere fırlatıyordum. Davranışlarım onu şaşırtmış olmalı ki ayağa kalktı ve yaptıklarımı izledi.
Sonunda ona göre bir şeyler bulmuştum. Siyah bol bir kapüşonlu ve siyah bir eşofman altı. Hedefime ulaşmanın verdiği sevinçle kıkırdayarak elimdekileri ona uzattım. Yaptıklarıma anlam vermemenin verdiği sinirle bağırdı.
Haeun: Bunlar ne ya napayım bunu ben?
Min jun: Ee giyineceksin. Hadi git sen tuvalette giyin bende kendime bulacağım bir şeyler.
Haeun: Bir dakika bende mi geliyorum.
Omuzlarımı kaldırarak konuştum.
Min jun: Teklifi kabul etmeyecektin yapacak bir şey yok.
Mırıldanarak kendi kendine konuştu ama ben duymuştum.
Haeun: Hay size de teklifinize de...
Min jun: Hah buldum Hadi çık artık giyineceğim.
...
Her gün daha da garipleşiyordu her şey. Daha ne olabilir ki diye düşündükçe daha kötüsüyle karşılaşıyordum. Şimdiden yarından korkmaya başladım. Hızlıca Min jun'un odasından çıktık. İkimizde simsiyah giyinmiş, yavaş adımlarla ilerliyorduk. O önden giderken ben onu arkasından takip ediyordum. Oturup ağlayacağım şimdi. Şu halime bak! Başını arkaya çevirip beni kontrol etti. Yüzünde belli belirsiz bir gülücük oluştu. Fısıldayarak konuştu.
Min jun: Nasılsın Haeun? Baya eğleniyor gibisin. Arada bunu denemeliyiz bence.
Haeun: Susar mısınız?
Dediğim şey kaba olduğu kadarda nazik geliyordu kulağa. Sessiz bir kahkaha attı. Aramızdaki bu ilişki ne bilmiyorum ama hoşuma gitmiyor değildi.
Eliyle bileğimi sardı. Bu hareketi kalbimin hızlanmasına neden oldu. Sakinleşebilmek için nefes sesime odaklanmaya çalıştım. Otelin içindeki kargaşa benim nefes sesimi bastırıyordu.
Benim daha önce hiç görmediğim koridorun sonundaki merdivenden otelin deposuna indik. Bileğimi serbest bıraktı.
Eliyle karşı tarafı işaret etti.
Min jun: Şurada dışarıya açılan bir kapı var.
Kapıya doğru ilerlerken kolundan tutup vücudunu kendime çevirdim.
Haeun: Bir dakika eğer yakalanırsak ve ben işten atılırsam nolucak?
Min jun: Sen karşında kimin olduğunu unutuyorsun galiba. Ben hallederim bir şey olmaz.
Burnumdan soludum. Kafasını eğerek bana bakıyordu.
Min jun: Haeun biz seninle muhteşem bir ikili değil miyiz?
Boşluğuma denk geldi ve bütün gerginliğimi bir kenara bırakıp kıkırdadım. Artık yaşanan hiçbir şeyi sorgulayamayacağım. Bir günlük onun gibi deli olsaydım sorun olmazdı.
Min jun: Otelin bahçesine çıkıyor bu kapı. Sakın kaybolma.
Başımla onayladım. Kapıyı açmasıyla içeri giren güneş ışığı gözlerimin kamaşmasına neden oldu. Arkasından koşuyordum. Otelden çıkmıştık. Şaka gibi. Gülümseyerek koşuyordu. Bu tebessüm diğerlerinden daha masum ve tatlıydı.
Ona eşlik ederek bende koştum. Sonunda varmıştık sahile. Dikkat çekmemek için taşların arkasındaki gölgelik yere oturduk. Kocaman palmiye ağaçları etrafı kapatıyordu. Burada bizi kimse göremezdi. Evet giyinerek kim olduğumuzu gizliyor olabilirdik ama yinede tenha sahilin ortasında kapkalın giysilerle oturan iki kişi dikkat çekebilirdi. Bu yüzden buraya oturmak ikimiz içinde daha iyiydi.
