Ayağa kalktım. Hafif nefes alış verişleri ve rüzgarın uğultusu odayı doldururken kapının karşısındaki gaz lambasını ve yanındaki kibrit kutusunu kaptım. Kibriti yakıp lambanın odayı aydınlatmasına izin verdim. Duvarlardaki tebeşir çizimleri, bir çamaşır ipine asılmış çocuk kıyafetleri, kenarda köşede duran paçavralardan dikilme oyuncaklar. Diğerleri etrafa bakarken mutfağa gidip biraz kuru ekmek ve peyniri bir kumaşa sarıp çantama koydum. Biraz kuru et ve peynirden sandivçler yaptım.
Parkeler gıcırdıyor, bu yıllardır sokak çocuklarından başka kimseye ev sahipliği yapmamış evi bir meltem dolaşıyordu. Parmak uçlarımda olabildiğince az ses çıkarmaya çalışarak tekrar hole döndüm. Merdivenlerin altındaki dolabı yokladım. Gizli çekmecem burada olmalıydı. Elim üstüne bir apartman çizilmiş çıkıntıya ulaşıp çektiğimde aradığımı bulmuştum.
Cephane...
Sapanlar, oklar, yaylar( Plastiktendiler) bir meyve bıçağı, bir kaç çakı.
Bir kaç bıçağı ve bir çakıyı daha çantama attım. Sonra bir yan dolabı açtım. Bir fener, çapa, halat ve bir kaç palto vardı. Şimdilik sadece fenere ihtiyacım vardı. Feneri alıp kibritle yaktım.
" Abla?"
Duyduğum sesle arkamı döndüm. On ve on yaşından küçük bir çocuk grubuyla karşılaştım. Bunu söyleyen ise elindeki gaz lambasıyla içlerinde en büyükleri olan küçük bir kızdı. Belindeki kızıl saçları, yeşil gözleriyle uyumluydu. Yüzünde bir çamur lekesi, dizlerinde ise oynarken olduğu tahmin edilen sıyrıklar vardı. Üstünde beyaz bir gecelik vardı. Bu Liz' di. Yaklaşıp boylarımızın eşitlenebilmesi için eğildim. Diğer çocuklar da başlarını uzatmıştı.
" Masalcı Ninenin anlattıkları gerçek mi abla? Geri dönecek misin?" Dedi. O sırada arkasından kahverengi saçları dağınık bir çocuk çıktı. Dört yaşındaydı.
" Geri dön abla. Gece senin yanında uyumak istiyorum. Uslu bir çocuk olacağım," dedi. Ona sarılıp " Ben geri döneceğim Jakie," dedim. Hepsinin gözlerime bakmasını sağladım. " Bu gece size Dickens bakacak. Yemeklerinizi hazırladım. Lizz, Jakie ve Lucy' nin yanında yat bu gecelik. Sabaha kadar burada olmaya çalışacağım," dedim. Aksini düşünmek istemiyorum.
Klaus " Peki ya dönmezsen?" Dedi korkuyla. Gözlerimi zemine kitledim.
" O zaman planı uygulayın. Zaten ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz," dedim sesimi olabildiğince neşeli tutmaya çalıştım. Lizz' e bir bıçak uzattım. " Bunu almanı istiyorum Lizz," ( Biliyorum, biliyorum. On yaşında bir çocuğa bıçak veriyorum,)
" Kardeşlerini koru Lizz. Ne yapman gerektiğini biliyorsun. Ve Lucius'un sokağından uzak dur," dedim. Sonra gülümseyip " Ablaya bir kucak?" Dedim. Onlarca küçük beden bütün ısılarıyla beni sardı. Saçlarına, alınlarına, yanaklarına öpücükler kondurup, kokularını içime çektim. Onlar benim her şeyimdi.
Her ne kadar onlardan ayrılmak istemesem de gitmek zorundaydım. Zorundaydık.
Kendimi pek kıymetlilerimden ayırdım ve doğrulup peşimde diğerleriyle mutfakta, tezgahın yanındaki arka bahçe kapısını açtım. Arka bahçe yıllar geçtikçe yabanileşen uzunlu kısalı çimlerle kaplıydı. Uzun bahçe duvarını sarmaşıklar kaplamıştı. Yer yer kır çiçekleri bitmişti. Bahçedeki tek ağacın dalından sarkan derme çatma salıncak buradaki çocukların tek eğlencesiydi. Karşı duvarda ise ormanla bahçeyi birbirine bağlayan yıkık bir kısım vardı. Bazen ormandan gelen tilkiler bahçemizde konuğumuz olurdu. Şimdi ise bu deliği onların evine konuk olabilmek için kullanacaktık.
Bahçe duvarındaki delikten geçtim. Orman karanlıkla daha da tekinsiz bir hale bürünmüştü. Dize kadar uzanan sis gothik kitapları aratmıyordu. Feneri önümde tuttum ve ilerlemeye başladım. Onyx etrafına bakınıp " Nereye gidiyoruz? Ve küçük kız neyi kast ediyordu bunun olacağını önceden biliyor muydun?" Dedi.
Donup kaldım. İçimi bir ürperti kapladı. Yine de kararlılığımı takınıp " Yıllar önce ormandan ihtiyar bir kadın çıktı. Elinde oyma bir asa vardı. Üstünde orta çağdan kalma kıyafetler vardı. O akşam kadın bize bir masal anlattı. Ertesi gün ise bu ormandaki eski bir mağaraya yerleşti," dedim.
Victoria " Peki şu anda ona neden gidiyoruz? Gerçek olduğuna mı inanıyorsun?" Dedi. Sesi küçümser gibi değildi. Daha çok inanamıyormuş gibiydi. Ben de kendime inanamıyordum. Her zaman akılcı biri olmuştum. Şimdi ise bir masalın peşinde ve dehşet içindeydim.
Arkamı döndüm. Belki de bunun nedeni kadının hisleriydi. Çünkü o akşam olacak her şeyi tahmin etmişti. Ön görüsü sadece bir görü değil daha çok bir kehanet gibiydi.
Yürümeye başlamak üzereyken Almira," Masalı anlatabilir misin?" Dedi.
Göz ucuyla baktım. Hepsi gözlerimin içine bakıyordu. Yürümeye başladım
" Yıllar önce büyük bir savaş verildi. Var olan son kehanetin uyardığı Yıldızın Kehaneti. Kral biricik oğlunun içindeki düşmanı öldürmek ve milyonların hayatını kurtarmak için oğlunun kanını akıttı. Gaddar Gramel gitti, müritleri sürüldü. Büyük depremle adalar yer değiştirdi. Ve yeni ırklar belirdi. Lucifer'ın çocukları yer altından yükseldi. Dağlardan devler indi, yer altından cüceler, denizlerdense deniz kızları. Bütün bu krallıklar bir oldular.
Aylar geçti. Ansızın öte diyardan bir çocuk çıkageldi. Krallar ve kraliçeler onu bağırlarına bastı, ona mucizeleri gösterdi. Buna rağmen öte diyarlı tüm mucizeleri dehşetle karşıladı. Bir gece kaçıp, kendi diyarına döndü. Başta herkese olup biten bir olaymış gibi geldi ama yıllar sonra o çocuk büyüdü. İçindeki nefret ve arkasında gölgenin en karanlığı ordusuyla geri döndü. İçimize karaları sızdırdı. Şeytan yeryüzüne çıktı. Devler korku saldı. Korsanlar ırklarını kaybetti. Binlerce insan katledildi. Krallar ve Kraliçeler taçlarını gelecek kraliçeler için büyüledi. Bir taç bizzat Hephiastos ve yer cüceleri tarafından bütün güçlerin birleşimiyle yapıldı. Yedi taç günlerce Styx'te yattı. Ve saraylara yerleştirildi. O savaşta taç sahipleri ve varislerin büyük kısmı öldürüldü. Avalon krallığı gücünü yitirince diğer krallıklar da bir bir sessizleşti. Diyar kirlendi. Albatros adası ise yeni lider olabilmek için hazırlıklara başladı.
Takii iBetelsusyeni bir kehanet getirene kadar. Bu kehanet öte diyardan gelecek yedi kraliçeyi müjdeliyordu. Kehanete göre on iki element kendini gösterdiğinde ve yıldızlar semada bir ibreye dönüştüğünde yedi kraliçeyi diyara getirecek kapı açılacaktı.Bu kehanet Albatros Adası'nın planlarını bozdu. Ajanlarını öte diyara yedi kraliçeyi öldürmek için gönderdi."
Dedim . Bir yandan da fenerin donuk ışığında gözüken mağaranın girişine yaklaştım.
Mağra kayalıkların içinde girişi örtülerle örtülmüş bir mağraydı. Mağranın girişi el yapımı rüya kapanları, boncuklardan ve deniz kabuklarından rüzgar çanlarıyla kaplıydı. Ufak bir kütük ve onun önünde akkor halinde yanmaya devam eden kamp ateşi vardı. Ateşin kenarında yere saçılmış üç beş parça kemik vardı. Almira " Burası olduğuna emin miyiz?" Dedi. Başımı sallayıp " Sadece kemik falı bakmış. Merak etmeyin tavuk kemiği," dedim. İçeri girmeden önce kodla bağırdım. " Aaaa_ aaa__aaaaaaa,"
Hiçbir şey olmadı. Tekrar bağırdım. Buna rağmen en ufak ses gelmiyordu. Örtüleri çekip içeri başımı uzattım. Duvarları oyulup bir duvar resmi çıkarmış mağarada kitap, doğal taş, çay yaprakları dolu bir raf, derme çatma bir yatak ve her yerde dilek mumları vardı. Yerdeki kristal taşlardan birini aldım. Üstündeki Try'in runu vardı. " Run taşları olmadan hiçbir yere gitmez," dedim. Victoria " Belki de çiçek toplamaya gitmiştir? Hani falcı nineler hep öyle yapar ya," dedi. Yerimde doğrulup " Haklı olabilirsin. Dolunay gecesi dışarı çıkar. Siz burada kalın fazla uzaklaş-"
" Biz de geliyoruz," dedi Onyx lafımı bitirmeme izin vermeden.
Mecbur bir şekilde izin vermek zorunda kaldım.
Dolunay gök yüzünde bütün beyazlığıyla dururken ormanda yürümeye devam ediyorduk. Bu defa adımlarımız daha hızlıydı. Meraları bulabilmek için ormanda her gördüğümü kullanıyordum. En ufak ağaç bile bizi bir meraya ulaştırabilirdi.
Ağaçların dalları ay ışığını engelliyor. Gittikçe artan sis de işimizi hiç kolaylıştırmıyordu. Aniden ay ışığı yüzümüze vurdu. Burası ufak bir açıklıktı ve dize kadar olan sisler burada biraz daha canlı bir varlık halini alıyor daha da uzanıyordu. Tam ortada ise elinde asasıyla ihtiyar bir kadının durmasıydı. Urzula. açıklığa adım atar atmaz arkası dönük bir şekilde " Hoş geldiniz. Tam zamanında geldiniz, geçit birazdan açılacak," rüzgar bir anda sisle bir anafora dönüşmeye başladı. Elimi gözlerime siper edip
" Urzula nine. Gitmeliyiz. Burada çok tuhaf şeyler oluyor!"
O ise ellerini iki yana açıp " Hissediyor musunuz?! Çok az kaldı. Bizim için geliyorlar bizim için!"
Victoria arkamdan bağırdı " Agatha bu kadın çıldırmış!"
Bir anda gök gürüldedi. Şimşekler çakıp sise elektrik yükledi. Parlayan bir sis hortumunun içindeydik. Güç bela ayağımı öne atıp Urzula Ninenin kolunu tuttum.
Daha doğrusu ben öyle sandım. Urzula nine kahkahalar eşliğinde gözümün önünde bir toz ve kemik yığınına dönüştü. Dehşet artık bambaşka bir boyuttaydı. Dostlarımı peşimden bir çıkmazın içine sürükledim. Bir yandanda hortum gittikçe daha da hiddetleniyor, bizi savurmaya başlıyordu. Bıçağımı hançer kınıma yerleştirdim ve en yakınımdaki kişinin elini kavradım.