Babamın kullandığı arabanın içindeyim. Annem ön koltukta panik içinde kalmış, alnında biriken ter damlaları parıldıyordu. Camdan etrafına bakındı. Gökyüzünde garip bir karaltı vardı. Peşimizden uçan kuzgunlara baktım. Havadaki soğukluk, nefesimin arabanın içinde buğu yapmasına neden oldu.
"Vaktimiz kalmadı."
Elini kahverengi saçlarına götürdü. Her daim omuz hizasında kullandığı saçlarına düşen birkaç beyaz teli vardı. Beti benzi atmış bir halde hafifçe kıpırdanıp bana baktı. Deli gibi yağmur yağmaya başladığı için, etrafta hiçbir şey görünmüyordu.
Neden bu kadar korktuklarını anlamam güçtü. Kısa bir süre sonra hızla sert bir nesneye çarptık. Bu çarpmayla, araba havada birkaç kez takla attı. Küçük bedenim arabanın içinden fırlayarak ormanlık alana savruldu.
Bedenimden kanlar sızıyordu. Yağmur durmuş, yerini korkunç bir sise bırakmıştı. Burada öleceğimi düşündüm. Etrafımız büyük ağaçlarla kaplıydı. Yoldan geçen herhangi bir araba yoktu. Bize yardım edecek kimse yoktu. Hiçliğin ortasında sessizce ölümün gelmesini beklemekten başka seçenek yoktu.
Sert bir rüzgâr ters düz olmuş arabayı sallayacak kadar kuvvetle esti. Yerdeki cam kırıkları yerinden oynadı. İlerlemeye çalıştım. Küçük bedenimle arabadan çıkmak benim için zordu. Ailem kanlar içinde tepkisizlerdi. Gözyaşlarım sel olurken onlara seslendim. Hiç ses yoktu. Bir rüzgar daha eserek beni arabadan dışarıya savurdu. Sırtım yumuşak çimenlere değerken, savruluşum tahmin ettiğimden daha yumuşaktı. Kısa bir süre sonra arabadan gelen patlama sesini duydu. Çığlığım dudaklarımda dondu.
Nefes alıp vermekte zorlanırken, kan içinde kalan elimi kalbime götürdüm. Zaman ve mekân benim için silikleşmeye başladı. Gözlerim puslu bir beyazlığın içinde kayboldu. Ormanın içinden gelen ayak sesini duydum. Kurumuş dallar ayaklarının altında çatırdadı. Bedenim acıyla sarsılırken, kimin geldiğini görmek için direnmeye çalıştım. Yüzünü göremedim. Yanımda duran sıcak bedenini hissettim. Kokusu ormana karışmıştı. Orman ve yağmur gibi kokuyordu. "İyi olacaksın," dedi. Sesi içime işledi. Ona inanmak istedim. Sanki o dedi diye ben kaza geçirmemiş, çimenlerin üzerine uzanıp sadece gökyüzünü izliyordum. Ona inanmak istedim. Hücrelerime kadar sadece ona inanmak istedim. Alnıma dokundu. Bileğindeki ikili sarmal dövmenin dönerek parıldadığını gördüm. Hafızam tamamen silikleşmeden evvel belli belirsiz bir yüz gördüm. Bir adama aitti. Gecenin koyuluğuna karışmış, geceyle bütün olmuştu. Ona dair net bir görüntü yoktu. Zihnime kazınan varlığı sadece gecenin içinden kopup gelen mucizemdi.
İnleyerek uyandım. Kısa süreliğine nefes almakta zorlandım. Ruhum bedenimden sıyrılmış, kazanın olduğu güne gitmişti. Beni o gece kimin kurtardığını asla bilemedim. Anlattıklarıma kimse inanmadı. O gece birinin bedenimdeki tüm ölümcül yaraları iyileştirdiğine kim inanırdı? Çimenlerin üzerinde bir damla kanım dahi yoktu. Oysa çok net hatırlıyordum, arabadan fırlayan bedenimin kurtulma şansı yoktu. Kendi kanımda boğuluyordum. Hastaneye götürüldüğümde bedenimde yalnızca ufak çizikler vardı. Beni inceleyip iyi olduğuma kanaat getirdiklerinde hiç hatırlamadığım akrabalarım çıka geldi. Birkaç gün evde bizimle kaldıktan sonra, benden iki yaş küçük kız kardeşimle bir başımıza kalmıştık. O akrabalar nereye kayboldu ya da ailenin geri kalanı neredeydi, hiç bilemedik. Ailemiz yaşarken de hiçbir akrabamızla görüşmezdik. Bu yüzden ebeveynlerimizi kaybettikten sonra da yaşantımızda değişiklik olmadı. Yalnız başımıza hayatta kalabileceğimiz şekilde yetiştirilmiştik. Ailemiz sanki bugünün geleceğini biliyormuş gibi banka hesaplarında bıraktıkları miras hiç çalışmadan bile bize hayat boyu yetecek kadar yüklüydü.
Odamdan çıkarak salona doğru ilerledim. Amerikan mutfak olduğu için salonla mutfak tek bir bölümdeydi. Parmağımla dokunup tezgâhı aydınlatan ışıkları yaktım. Loş ışık sevdiğim için diğer ışıkları yakmaya gerek duymadım. Tezgâhı aydınlatan spot ışıkları hafifçe titredi. Mutfağa ilerledim. Raftan su bardağı alıp, sürahiden bardağa boşalttım. Beni ürküten bir yalnızlık hissettim. Yalnız olduğuma emindim fakat aynı zamanda izleniyormuşum gibi tuhaf bir hissiyata kapılıyordum. Sırtımı yaslayıp ağır ağır suyumu yudumlarken, gözlerim boşluğa takıldı. Defalarca kazaya ait kâbuslar görsem de ilk defa kâbusum bu kadar netti. Beynimin derinliklerine ittiğim, saklı kalan tüm detayları yeniden gördüm.
Kurtarıcım kimdi? Onu asla bulamadım. Ne zaman biriyle tanışsam, sol elinde dövme aradım. Birçok dövme gördüm. Hiçbiri o gün gördüğüm gibi değildi. Zihnim bana oyun oynuyor olmalıydı. Belki de o gece, ölümcül yaralarım yoktu ve birinin beni kurtardığı peri masalı yaratmış olabilirdim zihnimde, o geceyi atlatmak bu şekilde daha kolaydı. Küçük bir çocuğu kurtaran siyahın gölgesi…
Gördüğüm kâbusun etkisi üzerimden kalkmadığı için beni sakinleştirmesi için kahveye sarıldım. Kahve makinasına su koyup demlenmeye bırakırken, mutfak penceresinden dışarıya baktım. Yağmurun ıslattığı yolda, koyu renkli eski tip araba gördüm. Benzinle çalışan arabaydı. Uzun zaman önce otonom arabalara geçildiği için benzinli bir araba görmek garipti. Çalışıyor olmasına dahi inanmak güçtü üstelik bozulduklarında onları tamir edebilecek tamirci dahi yoktu. Benzini nereden buluyordu?
O arabayı görmek, günlerdir gördüğüm kazayı anımsamama neden olmuştu. Çocukluğumdan kalan anı olsa da üzerimdeki etkisi devam ediyordu. Kazayı benzinli bir arabayla yapmıştık. Depo delindiği için çıkan kıvılcımla araba alev almıştı. Ailem yanarak ölmüştü. Bu yüzden çok çalışıp, benim yaşadığımı kimse yaşamasın diye otonom araba tasarladım. Asla kaza yapmayacak yapay zekayla donatılmış arabalar tasarladım. Kendi beyni olan, güneş ve elektrik enerjisiyle çalışan arabalar Rosa şehrinin dört bir yanında kullanılıyordu. İnsan beyniyle çalışan bir araba görmek, gördüğüm kâbustan sonra iyi gelmedi. Pencere kenarından uzaklaşıp pastel renkli koltuk takımının hâkim olduğu kanepeye geçtim.
Duvara dokunup televizyonun belirmesini sağladım. Tamamı camdan oluşan siyah ekran belirdi. Ardından açılarak seçeneklerin olduğu menü ortaya çıktı. Yarım bıraktığım dizimi açıp, sabah işe gitmeyecekmişim gibi izlemeye başladım. Gerginliğimi üzerimden atabilmiş değildim.
Gelen müzik sesiyle gözlerimi araladım. Salonda uyuya kaldığım için her tarafım tutulmuştu. Üzerimdeki battaniyeye şaşkınlıkla baktım. Kız kardeşim telefonundan açtığı hareketli müzik eşliğinde dans ederken, bu enerjiyi nereden bulduğunu merak ettim.
"Üzerimi sen mi örttün?"
Ağzına attığı çikolatayı yutmaya çalışırken bana şaşkınlıkla baktı. Üzerinde saten bordo renkli gecelik vardı. Doğuştan ısıtmalı olarak dünyaya gelmişti. Ben ise asla ısınamayan insanlardandım. Kat kat giyinsem de asla ısınamazdım. Polar pijamama kusacakmış gibi baktı.
"Evde kalmana şaşmamalı."
Ona gözlerimi devirerek baktım. Hazırladığı kahveyi kupaya doldururken fincanın kenarına yeni yaptırdığı uzun tırnaklarını hafifçe vurdu. Ojesindeki taşı parıldarken parmakları arasında tuttuğu fincanı dudaklarının arasına götürdü. Zift gibi kahve içiyordu. Zor bir gün olmalıydı.
"Bu çekimler beni öldürüyor. Tatile ihtiyacım var."
"Alkolü azaltıp düzenli bir ilişki de deneyebilirsin. Çamaşır değiştirir gibi sevgili değiştiriyorsun."
Tek kaşını kaldırdı. "Senin yaşındakiler de evlenip çocuk sahibi oluyor."
"Çok komiksin," diyerek raftan bitki çayı aldım. Rezeneye ihtiyacım vardı.
"Doğru kişiyi bekliyorum ben."
"Doğru kişi derken bu sarhoşken üstüne atladığın adamı kast etmiyorsun değil mi? Nasıl korkuttuysan bir daha karşına çıkmadı."
Adamın adını bile bilmiyordum. Olayın üzerinden tam 3 yıl geçmişti ve o zamandan beri onu bir kez dahi göremedim. Kimdi? Nerelerdeydi? Hiçbir fikrim yoktu. Görsem hatırlar mıydım? Ondan da emin değildim.
Aptal cadılar bayramı partisi! Neden maske takmıştı ki? Bazı geceler rüyamda onu görürdüm. O zamanlar asla uyanmak istemezdim. Hayal gücü işte! Adını bilmediğim için ona "yabancı" diye seslenirdim.
"O gece sarhoştum ve bil bakalım bu kimin fikriydi?” Pes edercesine elini kaldırdı. “Eh, eğleneceğini düşünmüştüm. Âşık olacağını değil.”
Onunla uğraşacak enerjim olmadığı için, odama giderek işe gitmek için hazırlanmaya koyuldum. Nasıl olur da ona dair adam akıllı bir şeyler hatırlayamazken, kokusunu bu denli hatırlıyordum? Hafıza da en iyi koku kalırdı fakat yıllar geçmişti. Kokusunu dahi hatırlamamam gerekirdi fakat ne zaman onu düşünsem, kokusu burnuma dolardı. Ona dair anılarımın olmamasına rağmen, zihnimde ona dair hayali senaryolar üretir, rüyamın tadını çıkarırdım. Onunla ilgili her şey hayal gücümün birer oyunuydu.
Yüzümü gördüğü için onun beni bulma ihtimali daha kolaydı fakat yine de beni bulmaya hiç yeltenmedi. Zihnimin puslu hatıralarında o günü düşündüm.
İşten canımın fena halde sıkıldığı bir akşamı fırsat bilen kız kardeşim, nasıl olduğunu anlamadığım şekilde beni özel misafirlere açık olan maskeli bir partiye götürmüştü. Üzerimdeki siyah elbiseye dökülen kan lekesiyle, Frankenstein’in kayıp gelini gibi duruyordum. Saçlarım voltaj elektrik yemişçesine kabarıktı. Dudaklarıma sürdüğüm kırmızı ruj ve gözlerimin etrafını saran dantel maskem vardı. Kız kardeşim ise pembe parlak deri hemşire kıyafeti giyiyordu. Dümdüz sarı saçlarıyla bana nazaran alımlı görünüyordu. Elinde tuttuğu büyük şırıngayı erkek arkadaşına doğrulttu. Ucundan akan sıvıyı adam dudaklarına doğru götürürken bu manzaraya daha fazla seyirci kalamadım.
Ortamda tuhaf bir enerji vardı. Ellerinde tepsilerle gezen güzel kadınların ve yarı çıplak adamların servis yaptığı bir müstakil evdi. Burada ne yaptığımı defalarca sorgulasam da hiçbir yere varamıyordum. Saçlarımı elimle düzelttiğim sırada, güzel gülümsemesi olan esmer bir adam bana mavi renkte içkilerin olduğu bardaklardan birini uzattı. Şampanya kadehinde servis ediliyor ve üzerinden beyaz renkte dumanlar çıkıyordu.
Merakıma yenik düşerek bir yudum içtim. Birkaç dakika sonra bardağın sonunu görerek yenisini aldım. Çok farklı bir aroması vardı ve daha önce içtiğim hiçbir içkiye benzemiyordu. Tadı hem tatlı hem de ekşiydi. Dilimde mayhoş bir tat bırakıyordu ve aşırı mutlu hissediyordum. Ayakkabılarımı çıkardım. Büyük beyaz renkte ahşap kapıları iterek açtım. Beyaz damarlı mermer merdivenleri indim. Soğukluğu çıplak ayaklarımla buluşurken, zihnimdeki tüm düşünceler son buldu.
Kendimi ucu bucağı olmayan bahçede buldum. Çıplak ayaklarımla çimenlere bastım. Müziğin sesi burada daha farklı bir tonda duyuluyordu. İlerlemeye devam ettiğim sırada sertçe bir adama çarptım. Kokusu burnuma dolduğunda müziğin sesi kesildi. Kalp atışımın sesi yükseldi. Nefes almayı bıraktım. Sadece o vardı. Geri kalan her şey benim için silinmeye başladı. Yanındaki adama bir şeyler söyledi fakat ne dediğini anlamam benim için mümkün değildi.
“İyi misiniz?” diye sordu. Ona ne kadar cevap vermek istesem de bedenimin kontrolünü tamamen yitirmiştim. Ondan uzaklaşarak bahçeye doğru ilerlemeye başladım. Bahçe labirent şeklindeydi ve kısa süre içinde kaybolmuştum. Bütün yollar birbirinin aynıydı. Kalbim parmak uçlarımda atıyor, sadece koşuyordum. Koşmayı bıraktığımda, dizlerimin üzerine çökerek çaresizlikle ağlamaya başladım. Karanlığın içinde bir ses yankılandı. Adımı bilmiyordu.
“İyi misiniz?” diye sordu tekrar. Sesi kulaklarıma, kokusu yeniden burnuma dolduğunda koşarak ona sarıldım.
Benim ona sarıldığım gibi sarılmadı. Vücudu kaskatı kesildiğinde beynimin içine hükmeden düşünceler bana ait değildi. Ona biraz daha sokulup dudaklarımı onunla buluşturdum. Kısa süre içinde sırtımı sert bir ağacın gövdesinde buldum. Öpücüklerime karşılık vermedi fakat beni durdurmadı da ben ona yenilirken o tepkisizliğiyle beni mahvediyordu.
Ona dair hatırladığım bu kadardı. Sonra eve nasıl geldiğim konusunda bir fikrim yoktu. Onun kim olduğuyla ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ne zaman onu hatırlamaya çalışsam, kulaklarımda bir uğuldama olur, görüşüm bulanıklaşırdı. Onu sadece rüyalarımda çok net görüyor fakat sabahları uyandığımda yüzünü hatırlayamıyordum. Tek bildiğim kokusuydu. Ezberimde sadece kokusu vardı.
Onda kötü izlenim bırakmış olmalıydım. İçimi çekerek odama ilerledim. Camdan gardırobumu açıp ne giyeceğime karar vermeye çalıştım.
Kırmızı renk gömleğin üzerine ceket giymeye karar verdim. Altıma da dar siyah renkli pantolonumu giydim. Dudaklarımı kırmızı rujla renklendirirken kirpiklerime rimel sürdüm. Soluk görünen yüzüme allıkla renk verdim. Salona geri döndüğümde, kardeşim bar taburesine oturup tabletine gömülmüş halde bir şeyler bakıyordu. Kafasını kaldırmadan konuştu.
"İşi gücü bırakıp kaçsak mı bir yerlere?"
"Aralık ayında nereye kaçacağız? Kış güneşi ısıtmaz Ezra."
"Rasa şehrinde tatil fırsatları varmış. Uygun fiyatlı kafa dağıtma fikri fena olmazdı," dedi fikrimi değiştirmeyi umarak. Bana göre o hep tez canlıydı, kafasına eseni yapardı.
"Bugün eski yöneticimizin yerine yenisi geliyor. Son derece sinirlerim bozuk. Annemizin Rasa şehriyle ilgili anlattığı hikâyeleri biliyorsun. Kazayı Rasa ’da yaptık. Orada tatile gitmek istediğime emin değilim.”
"Çığlık atan orman ve şarkı söyleyen denizin insanları büyülediği saçmalığına inanmıyorsun değil mi? Şehrin çok güzel olduğundan bahsediyor arkadaşlarım. Ucu bucağı görünmeyen ormanlık alan ve deniz manzarası var. Ayrıca onlar kitaptı. Biz uyuyalım diye anlatılan masallar."
"Bunu düşünürüz. Kirli kıyafetlerini ayır. Çamaşırları yıkayacağım sonra benim kıyafetlerimi giyiyorsun."
"Ahşap bir kulübe kiralayıp şömine başında şarabımızı yudumlasak fena mı olurdu?" diye hayallere dalan Ezra'ya sabır dilercesine baktım.
"Düşüneceğim dedim! Geç kalıyorum," diyerek yanından uzaklaşmaya çalıştım. Tatile fazlasıyla ihtiyacım vardı. Biraz kafa dağıtma fikri fena olmazdı.
Asansöre binerek otoparka indim. Yeşil renkli arabamın yanına yaklaşıp kapı koluna parmak izimi tarattım. Kilidinin açılmasıyla kapı otomatik açıldı. Sürücü koltuğuna yerleştim. Kullanmak istemediğim zamanlar direksiyon ve fren sistemini gizleyerek ayaklarımı boylu boyunca uzatır, rahatlığın keyfini sürerim. Robot sistemi olduğu için gideceğim yeri söylemem yeterli oluyordu.
"Hoş geldin Saye. Seni nereye götüreyim?" Arabanın kendi bilinci vardı.
"Nana. Beni iş yerime götür. Arabayı kullanamayacak kadar gerginim."
"Gidiş güzergâhı oluşturuldu. Tahmini varış süresi on iki dakikadır. Sakinleştirici müzik açıyorum," dediğinde arabanın ses siteminden piyanoya eşlik eden keman sesini duydum. Tam ihtiyacım olan şey...
Çalıştığım şirkette üretilen yeni sistemli araçların bilincini oluşturan kişiyim. Sistemin güvenlik doğrulamalarını oluşturup siber saldırılara karşı korumalı hale getiriyorum. Siber korsanlar bu devirde oldukça fazlalar. Bu yüzden çok çalışıyorum. İş, hayatımın büyük bir bölümünü kaplıyor.
Elimde onu bulabilecek bir yapay beyin varken onu neden bulamadığımı düşündüm. Tek bir fotoğrafının olmamasının etkisi büyüktü. Ne sesini taratabildim ne de yüzünü…
Cadılar bayramının düzenlendiği evde çıkan yangın yüzünden kameralar hasar görmüştü. Yakın güzergâhını tarasam da ona dair bir kamera kaydı yoktu. Yıllardır onu arıyor, bir sonuca varamıyordum. Kameralarda görünmeyen bir varlık olabilir miydi? İyice saçmalıyordum. Neden onu hatırlayamıyordum? Elimi saçlarıma götürdüm. Keşke hatırlayabilsem…
Şirketin nerdeyse gökyüzüne kadar uzanan binasının önüne geldiğimde araba doğruca park alanına ilerledi. Kendini park ettikten sonra inip beton zeminde yürümeye başladım. Ayakkabımın ince topuğundan gelen sesler yankı yapıyordu. Başka bir arabanın aniden çalışmasıyla sendeledim. Tam düşmek üzereyken, kendimi bilmediğim bir yabancının kollarında buldum. Daha önce görmediğim yeşillikte göz rengine sahipti. Gözlerinin içinde hafifçe parıldayan hare vardı. Birkaç saniye boyunca gözlerimi gözlerinden ayıramadım. Hızla kirpiklerimi kırpıştırdığımda kulaklarımda yine o uğuldamayı duydum. Ne zaman kendimi zorlasam, bir şekilde ortaya çıkıyordu. Nihayet dengemi sağladığımda, kollarını yavaşça bedenimden çekti.
Topuklu ayakkabılarımla bile adamın omzuna ancak yetişebiliyordum. Zayıf bir vücuda sahip değildi. Geniş omuzları kaslı bir bedeni olduğunu belli ediyordu. Takım elbisenin altında bile gözle görünen göğüs kasları vardı. Böyle bir vücuda sahip olmak için sürekli ağırlık çalışıyor olmalıydı. Açık kumral saçları, kirli sakallı yüzüyle bana gülümsedi.
"Daha dikkatli olmalısın," dedi.
Son zamanlarda yaşadığım sorunlardan biri de dikkatimin kolay dağılıyor olmasıydı. Sürekli endişe ve panik halindeydim. Normalde aniden çalışan araba benim bu kadar dikkatimi dağıtmazdı.
Kalın sesine rağmen aksanlı konuşması vardı. Nereye ait bir aksan olduğunu çözemedim. Uzun süredir yurt dışında yaşamış olmalıydı. Parfümünden yayılan odunsu kokuyu aldım. Kendi tenine karışan kokusu ağır değildi. Ardında güçlü bir parfüm kokusu bırakmıyordu. Yakınında olunca alabildiğim kokusu vardı.
"Teşekkür ederim. Siz olmasaydınız muhtemelen düşerdim.”
Kendinden emin gülümseme yayıldı dudaklarına, hafifçe kıvrılan koyu pembeliğe sahip dudaklarına baktım istemsizce. İlk kez gördüğüm bir adamın böylesine nasıl dikkatimi çektiğine anlam veremedim. Farklı bir enerjiye sahipti. İnsanı kolaylıkla etki altına alabiliyordu. Kendimi toparlamak adına sol elimle saçımı düzelttim. Ardından ondan biraz ileriye gidebilmek adına adım attım. Bana uyum sağlayarak hemen yanımdaki yerini aldı. Birlikte asansöre kadar ilerledik. Elimi uzatıp tuşuna dokunmaya yeltenmiştim ki o da eylemde bulunarak ellerimizin kesişmesine neden oldu. Hızla elimi çekerken gülümsemeye çalıştım. Ben ne yaşıyordum böyle?
"Kaçıncı kat?" diye sordu.
"On dördüncü,” diye cevapladım sorusunu. Tekrar gülümsedi. Bu sefer inci gibi parıldayan gülümsemesi de eşlik etti yüzüne.
"Aynı yere çıkıyoruz o halde, bu arada adım Güz. Güz Demir."
"Memnun oldum bende Saye Karaca. Kusura bakmayın biraz gerginim," Adamın tek kaşı havaya kalktı.
"Nedenini sorabilir miyim?" Tanımadığım bir yabancıya içimi açmak ne kadar doğruydu bilemedim. Yine de konuşmaya ihtiyacım vardı. Gerginliğimi başka türde üzerimden nasıl atardım bilemiyorum. O yüzden birkaç saniye süren sessizliğin ardından içimdekiler paylaştım.
"Yönetici değişikliği yüzünden… Yeni yöneticimizin takıntılı biri olduğunu duydum ve de çok sinirliymiş."
"Ya öyle miymiş?" diyerek gülümsedi. Bence çok takılmamalısınız söylentilere.”
"Bilemiyorum. Sonuçta dedikodu ama..."
Kapılar açıldığında birlikte dışarıya çıktık. Çalışanlar şaşkın bir halde bakarken, yanımda duran adam gülümsemeye devam etti. Duruşu kendinden emindi. O an anlayamadığım için kendime kızdım.
"Güz Bey, Hoş geldiniz. Ben yönetici asistanınız Furkan," Saçımla yüzümü saklamaya çalıştım. Rezil olmuştum!
"Herkesi toplantı odasında bekliyorum. Ekibimle tanışmak için can atıyorum," diyerek bana göz kırptı. Kadın çalışanlar hızla masalarına yönelerek eşyalarını toparlayarak toplantı odasına doluşurken, kaplumbağa hızıyla odama geçtim. Montumu çıkarıp camdan ekranımı alarak toplantı odasına ilerledim. Boş olan sandalyelerden birine oturdum. Yeni yöneticinin ne kadar yakışıklı olduğundan bahseden kadınlar, aniden onun içeriye gelmesiyle sustu.
"Herkese Merhaba. Ben Güz Demir, yeni yöneticiniz. Herkesi tanımaya geçmeden önce size hedeflerimizden bahsetmek istiyorum. Bu projeden beklentimiz yüksek. Finansal olarak ciddi yatırımlar yapıldı. Hepinizin bildiği üzere benzinli arabalar doğaya zarar verdiğinden solar ve enerji sistemiyle çalışan arabalar icat ettik. Şu anda ise hem solar hem de lunar sistemle “yaşayan arabalar” projesini hayata geçireceğiz. Yani arabalar mümkün olduğunca enerjiyi muhafaza edebilecek pil ömrüne sahip olacak. Şarj alanlarında oluşan yoğun trafiği böylece hafifletmeyi amaçlıyoruz. Ayın görünmediği gecelerde, bulutlu havaları da unutmamak lazım. Kendini böyle havalarda da şarj edebilmeli bu yüzden kısa süre de şarj olması önemli.”
Yeni sistemli araba çalışanları epey zorlayacağa benziyordu. Hem güneşi hem de ayı kullanarak bir araba tasarlamak oldukça zordu. Kısa sürede şarj olabilmesi için ciddi bir enerjiye ihtiyaç vardı. Sürtünme kuvvetinden yararlansak da bulutlu havalar ve karanlık gece de enerji çekmesi mümkün değildi. Bu yüzden böyle havalarda kullanması için yedek pil olması gerekiyordu. Bu da arabayı fazlaca ağır bir hale getireceğinden olduğundan daha fazla enerji tüketmesine neden olurdu. Pilleri küçültmek zorundaydık. Ciddi mühendislik işi vardı. Kafalar şimdiden yanmıştı. Oluşan sessizlikte bir süre yüzümüzü inceledi.
Telefonumun çalmasıyla gözler üzerime sabitlendi. Ne yazık ki telefonu titreşime almak yerine, seslide unutmuştum.
“Önemli bir telefona benziyor Saye Hanım, lütfen açın,” diyen yöneticime şaşkınlıkla baktım.
“Yakın zamanda satışa sunulan sağlık sistemi olan aracımızın ilk kullanıcısı arıyor,” Ekrana dokunup aramayı cevapladım. Sesini herkesin duyması için sonuna kadar açtım.
"Merhaba Ahu Hanım. Nasılsınız?"
"İyiyim Saye Hanım, sayenizde çok iyiyim. Sizden satın aldığımız araba dün akşam saatlerinde bende bir terslik fark etti. Analiz yaptığı sırada hamile olduğumu söyledi. Bende inanamayarak bu sabah doktora gittim ve sonuç olumluydu. Hamileyim."
Kadının ses tonundaki heyecan bana ulaşırken kız kardeşimin sözünü anımsadım. Doğum oranları giderek azalıyordu. Refah seviyesi yükseldikçe insanlar çocuklardan uzaklaşıyordu. Doğum oranları giderek düşüyordu. İnsanlar çocuk büyütmek yerine teknolojik aletlere yatırım yapıyordu. Yine de insanın doğası üreme için programlanmıştı. Arada çocuk sahibi olmak isteyen ender bir kesim vardı.
İnsanlarla konuşabilen, duygularını anlayabilecek kapasiteye sahip yazılım yazmak oldukça güçtü. Birçok rakip firma olmasına rağmen, benim yazılımıma yakın bir tasarım piyasaya sürülemiyordu. Arabaların yapay zekâsı insani duyguları anlamak yerine rota oluşturmak, bir yerden bir yere gitmedeki kolaylıkları sunacak düzeydeydi. Kısa sürede farkımız anlaşılmıştı. Şu anda siparişlere yetişmekte zorlanıyorduk. İnternet çağında yaşandığı için bilgisayar üzerinden sisteme girilme ihtimali her daim var. Her ne kadar suç oranı düşük olsa da ölüm ihtimali daima vardı. Ölümden daha korkunç şeylerde vardı tabi. Özel hayatın sızdırılması…
Arabalar yol güzergâhını ve güvenlik nedeniyle arabanın içini de kaydediyordu. Hayatımız böylesine izlenirken yaşarken ne kadar rahat olabilirdik? Garip bir şekilde bu insana aynı zamanda güven de veriyordu. Araba yolda kalsa sistem tamirciye haber veriyordu. Hırsızlık olaylarında suçluyu tespit edip polise bildiriyordu. Sadece araba için geçerli değildi. Yüksek güvenlik sistemi şehrin her yerindeydi. Sürekli tepemizde uçup kayıt altına alan robotlar vardı. Hayatımız sürekli kayıt altına alınıyor, izleniyordu.
Teknoloji ne kadar üst seviyede olsa da insan gücüne çok fazla ihtiyaç vardı. Bilime olan ihtiyaç yüksek olduğundan eğitimlerin çoğu bu şekilde veriliyor. Emekliliğin insanları işe yaramaz ve aptal hissettirmesi yüzünden işten ayrılsanız dahi evden çalışmaya devam edebiliyorsunuz. Organik bahçede çalışan çok fazla yaşlı nüfus var. Bahçeyle çalışmak onlara yeni bir amaç kazandırdığından bir çeşit terapi oluyor. Ağır işleri yapan robotlar sayesinde yorulmuyorlar. Sağlıkları sürekli izleniyor. Bu yüzden insan ömrü mümkün olduğunca uzun tutuluyor. Yaşlı olsalar da beden dinç kalabiliyor.
Patronumun dudaklarının kenarında oluşan gülümsemeye baktım. Gözleri benimle buluştuğunda bakışlarımı kaçırdım. Sabah yaptığım aptallık yüzünden gözleri sürekli üzerimdeydi.
"Aferin arkadaşlar. İşte bu rakiplerimizi geride bırakan bir projedir. Saye Hanım, odamda konuşabilir miyiz?"
Onu takip ederek yönetici odasının olduğu camdan kabinli odaya girdim. Çevremdekilerin fısıltıyla konuştuğu gözümden kaçmadı.
"Saye Karaca... Öz geçmişini inceledim. Oldukça uzun süredir bizimle çalışıyorsun. Kullandığın arabadan memnun musun?"
"Evet, Güz Bey bana yeten bir sistemi var."
"Proje bitiminde arabanın test sürüşünü kendim yapmayı planlıyorum. Sistemin başında durarak olası tehlikeleri önlemeni istiyorum. Başka bir arkadaşımda arabanın sistemine girerek test edecek."
"Arabanın tasarımı ve iç dizaynı ile ilgilenen ekibimiz siz gelmeden arabanın iç kısımlarını bitirdi. Kullandığımız yaşayan araba sistemini beynine yükleme işlemi tamamlandı fakat Ay'dan enerji çekebilecek bir sistem için mühendislerimiz çalışmaya devam ediyor. Biliyorsunuz bu şehirde kış her daim bulutlu geçer."
"Hiç başka bir şehre ait olduğunu düşündün mü?"
Gelen soru şaşırmama neden oldu. Rosa şehri dışında farklı bir şehir görmedim. Rasa şehrini merak etsem de oraya hiç gidemedim. Kâbuslar ve korkular yüzünden…
"Bu konuda hiç düşünmedim Güz Bey. Başka bir sorunuz yok ise, işlerime dönmeliyim."
Koltuğunda geriye doğru yaslanıp bana nefesimi kesen gülümseme sundu. Gözleriyle beni hapsederek gitmeme kolay kolay müsaade etmeyeceğini açıkça belli etti.
"Hakkımda düşündüğün takıntılı ve sinirli patron düşüncesini yıkmak istiyorum. Bu yüzden benimle oldukça fazla vakit geçireceksin. Gergin olmana gerek yok. Ben arkadaş gibi olmak istiyorum."
Tek kaşım havaya kalktı. "Burada yüzlerce kişi çalışıyor."
"Sadece senin ne düşündüğün benim için önemli Saye," diyerek yeniden gülümsedi.