İçeriğe geç

Koruyucu

Bölüm 1 · 11 dk okuma

Koruyucu

Bölüm 1

ROHANDA BÖLGESİ

Sandığın kapağını araladı genç kadın. Bedenine uzun süredir hükmeden acıyla yere çöktü. Bileğindeki ametist taşından yapılma bilezikler şakırdadı. Kahverengi sandığın içinde sakladığı anı kristallerine baktı. Ona dair her bir anısını minik kürelerden izleyebiliyordu. Yüzlerce anıya sahipti. Düşündüğünde hatırlayamasa da ruhu biliyordu. Neler yaşadığını, ruhundaki düğümleri, bedeninde geçmek bilmeyen sancıları biliyordu. Hepsi oradaydı.

Tüm güçlerinden vazgeçip, zamanı geriye alma gücü bahşedilseydi hiç düşünmeden yine onu seçerdi. Onunla olan anılarını tek gün yaşamak durumunda dahi kalsa, bir saniye bile düşünmezdi.

Ona dair olan hiçbir anının silinmesini istememişti. Bu yüzden bedeninden sökülüp saklanmasına razı gelmişti. Anıları bedeninden sökülürken yaşadığı acıyı hatırladığında parmakları titredi. Elini saçlarına götürüp ağlamaya başladı. Sinir krizi geçiriyordu. Onsuz bir hiçti. Defalarca ona dönmek istemişti fakat burada hapisti. Altından bir kafesteydi.

Ona sırtını dönmek kalbine saplanan hezimetten bedeni acıyla titredi. Anıları zihninden sökülse de ona âşık her zerresini, onsuz geçirdiği tüm o azabı hatırlıyordu.

Gözlerinden düşen her bir gözyaşı tanesi taşlaşarak parıldayan taşlara dönüştü. Etrafında yüzlerce parlak taş oluştu Işık halkı sevdiği birinin acısını yaşadığında gözyaşları değerli taşlara dönüşürdü. Bunun bir masal olduğunu düşünmüştü bunca zaman, fakat gerçekti. Çektiği acı gerçekti.

Kürelerden birini almak için yeltendiğinde, parmaklarının arasından kayarak yerde sürükledi. Duvara çarpıp binlerce parçaya ayrılırken içindeki anı serbest kaldı. Burun deliklerinden siyah duman girerek zihnine hücum ettiğinde birkaç kez kıvranan bedeni sonunda kaskatı kaldı. Kristalin çatlamasının oluşturduğu basınçla diğer kürelerde hızla titreyerek kırılmaya başladılar. Sakladığı tüm anıları hızla zihnine girerken, göz bebeği kaybolup transa girdi. Kaçtığı, korktuğu, sevdiği, ayrıldığı, ihanete uğradığı, terk edildiği tüm o anları tekrar yaşadı.

Çocukluğundan beri her ne yaşadıysa ona dair tüm anıları zihnine teker teker yerleşiyordu. Kendine geldiğinde gözyaşlarından oluşan kristaller tepesinde hare şeklinde dönüyordu. Titreyerek minik toz zerrelerine dönüşüp saçlarına döküldü. Uzun beyaz saçlarında minik buz mavisinde pullar olarak parıldıyordu. Ona dair her şeye o kadar değer veriyordu ki, bunu ona gösterebilme gücüne sahip değildi. Bir tarafın fedakârlık yapmasının gerektiği bir ilişkiydi. Onun yaşaması için buna mecbur bırakılmıştı. Kral’ın sözlerini hatırladı.

“Öldürürüm onu, anlıyor musun? Soyunun son temsilcisi olmasının bir önemi yok benim için. Şu an nefes alıyorsa, onun ölmesinin sana zarar vereceğini bildiğim için, seni onun yanında görürsem yemin olsun ki sana zarar verebileceği ihtimali de umurumda olmaz. Onu unutacaksın. Ben müdahale etmeden evvel çözümü kendin bul, yoksa canını yakarım!”

Odadan gidip günlerce onu kilitli bırakmıştı. Beyaz bir oda içinde delirmesi için onu kapatmıştı çünkü böylesi daha kolaydı. Asil soydan gelenler, asil soydan gelen biriyle evlenebilirdi. Damarlarında akan asil kanına lanet etti. Hiç sevmediği ve hiç sevilmediği bir evliği yaşamak zorunda bırakılmıştı. Mutsuzdu. Hissettiği duyguyu mutsuzlukla tarif etmek yetersizdi. Korkunç bir işkenceye maruz bırakılıyordu. Ölmek istiyor, yine de yaşamaya devam ediyordu.

Yerden kalkıp aynada yansıyan görüntüsüne baktı. Mavi gözleri parıldıyordu. Uzun zaman sonra ilk kez kendisini mutlu hissediyordu. Sonra bir şey daha hatırladı. Derinlerde inanmak istemediği, kalbini sıcak demirle dağlayan o korkunç anıyı hatırladı. Onun evlendiğini ve bir çocukları olduğunu…

Elleri titredi. Mutlu olduğunu düşünmeye çalıştı. En azından onun seçim şansı vardı. Bedeni kaskatı kesildiğinde bu sefer bayılmadı. Kilitli olduğu odanın kapısının önünde birisinin varlığını hissetti. Kendisini hızla toparlamaya çalıştı. Kapının kilidi açıldığında yüzüne yapay bir gülümseme yerleştirdi.

“Sevgili karıcığım,” dedi Kral, onun da yüzünde en az onun kadar yapay bir gülümseme vardı. “Nihayet özgürlüğüne kavuşacağın gün geldi. 100 yıl süren eziyetin sonunda bana bahşettiğin çocuk da ölü doğunca benim gözümde bir önemin kalmadı. Sonunda bana çocuk bahşedecek gerçek bir kadınla tanıştım. Dünyaya melez bir çocuk geldi. Bu krallık yıkımdan kurtulacak ama bil bakalım ne oldu?”

Duydukları karşısında şaşkına dönen kadın onu parçalara ayırmak istiyordu fakat bu oda büyü yapmasını engelleyecek şekilde tasarlanmıştı. Bu yüzden onu dinlemek dışında yapabileceği hiçbir şey yoktu.

“Birazdan bir ekip gelecek, kutsal küre hasar aldığı için onu tamir etmen gerek.”

“Koruyucum olmadan bunu yapmam intihar olur.”

Adam umursamaz bir tavırla omuz silki. “İyi işte, ölmenin bir anlamı olur. Seni ondan ayırdığım için ölmek istemiyor muydun? İşte sana fırsat.”

Odanın kapısı kapandığında sinir krizi geçiriyordu. Sandık titrediğinde içinden çıkan küreye baktı. Kızına bırakabileceği bir anı oluşturabilirdi. Küreyi elleri arasına aldı.

“Sevgili kızım, muhtemelen seninle tekrar hiç kavuşamayacağız. Lütfen benim yaşadığım kaderi yaşama. Özgür ol, sevdiğin adamla ol çünkü sevgi iyileştirir.”

Gözünden bir damla yaş aktı. Kapısı açılınca baş Muhafız Tansu’yu gördü. “Bunu benim için sakla. Kızımın bir gün ihtiyacı olacak. Bunca zaman yaşadığım her şey bu kürenin içinde, ona bırakabileceğim tek miras bu. Gerçekleri bilmesi gerekiyor.”

“Sevgili Kraliçem, senin için bu küreyi saklayacağım ve kanımın son damlasına kadar koruyacağım. Bileklerine ametist taşından kelepçeyi takmak zorundayım. Kralın emri bu, saraydan çıktığımızda ekibi oyalarım. Lütfen kaçın.”

“Kristal gerçekten hasar gördü mü?”

“Karanlık periyle birleşti efendim. Koruyucu bariyeri kıracak güce sahip bir deprem yarattı. Çocuğun dünyaya gelmesi küreyi kırdı. O kendi soyuna ihanet etti.”

Elini dudakları arasına götürdü. “O kristali tamir etmezsem kimse canlı çıkamaz. Dünyamıza kaos hâkim olur. O, o ölebilir.”

Bileğine takılan bilekliğe baktı. Odasından 3 muhafız eşliğinde çıkarken Kral ile karşılaştı. Bileğindeki taşlar titremeye başladı. Beyaz ışık onu parçaladığında elleri serbest kaldı. Yüzü bembeyaz olan kral kapana kısıldığında muhafızlara bağırdı.

“Bağlayın bu deli kadını!” Kimse hareket etmediğinde kadın gülümsedi. “Kimin krallığında kime emir veriyorsun sen Ozak. Bunca sene sustularsa bana zarar gelmesin diyeydi. Ben izin verdiysem o yaşasın diyeydi. Madem ölüme gönderiyorsun beni öyleyse sen de öl!” diye bağırdı.

“Seni lanetliyorum. Işığın gücüyle gölge bedenine sonsuz yaşlılık bahşediyorum. Asla mutlu olma, ben ölünce öyle acı çek ki, tek bir gün bile mutlu olma. Ölmek iste ama asla ölme. Sonsuz acı çek!”

Kadın onunla işini bitirdiğinde yerde dizlerini karnına kadar çekmiş boş bir kabuktan farksızdı. “Ona zarar vermesine sakın müsaade etmeyin. Bu size vasiyetidir.”

Hep bir ağızdan “Emredersiniz, kraliçem!” denildiğinde halkına gülümsedi. Yerde acı içinde yatan Kralın yüzüne tükürdü.

“Asla bir kadının senden nefret etmesine neden olma, kadın kalbinde ne kadar merhamet taşırsa nefreti o kadar büyük olur ve sana cehennemi yaşatır. Cehenneminin keyfini çıkar.” İlerlemeye devam ettiğinde baş muhafızına döndü.

“Siz gelmeyin, bu intihar görevi. Yaşayıp onun acılar içinde kıvrandığından emin ol Tansu.”

“Kraliçem, yapmayın ben de geleyim.”

“Lütfen, sizin yaşamanıza ihtiyacım var.”

Sarayın çıkışına geldiğinde derin bir nefes aldı. Uzun zaman sonra ilk defa özgürdü. Sol elini gökyüzüne kaldırıp kadim güçleri çağırdı. Kuzguna dönüşüp gökyüzünde yükseldi.

Havayı esir alan kötülüğün kokusunu aldı. Vakti giderek daralıyor, etrafı sülfür kokusu kaplıyordu. Gökyüzünü kaplayan koyu kırmızı bulutları gördü. Alçalıp doğruca kırılan bariyerden içeriye girdi. Yarık yalnızca hayvan bedenin içine sığabileceği kadar açıklığa sahipti. Hayvan bedenin üzerinde oluşan gri bulutlarla yeniden insan formunu alırken kristalin içinden akan siyahlığa baktı. Bunca zaman küreye hapsolan karanlık varlıklar kaçıyordu.

Kristale iki elini birden koyup başını geriye yaslayarak gökyüzüyle yeryüzü arasında bağlantı oluşturdu. Alnından içeriye ışık, ayaklarının altından da karanlık bedenine akıyordu. Elleri arasından aynı anda ışık ve karanlık küreye akıyordu. Kristali bütün halde tutan eşitlikti. Aydınlık ve karanlığın eşit şekilde uyumu onu bütün halde tutuyordu. Kristaldeki çatlak tamamen kapandığında ayaklarının altındaki bağlantıyı kesemedi. Aydınlık bedenini terk ettiğinde sonsuz karanlığı bedenine çekti. Damarları siyaha döndüğünde bedeni titredi. Beyaz saçları cansızlaşarak siyaha döndü.

Bağlantıyı kesebilecek tek güç koruyucusuna aitti ve o olmadığı için bedenine karanlık çekeceğini biliyordu. Peki ya son neden bu kadar ona iyi hissettiriyordu? Kahkaha atıp yerinden kalktı. Artık ölüyordu ve hiçbir şeyin önemi yoktu.

Kalan son gücüyle kara ormandaki geçitten geçerek, ormandan daha tehlikeli bir yere gitti. Rohanda bölgesine doğru ilerledi. Burada karanlık ve aydınlık periler yaşardı. Onları diğer perilerden farklı yapan tek şey, bağımsızlıklarıydı. Bu yüzden kimse onlara bulaşmak istemezdi. Siyah damarlar yüzüne kadar ulaşmıştı, fazla vakti yoktu. Arkasında bir perinin yere tükürdüğünü gördü. Hırıltı sesi duyduğunda arkasını dönecek gücü yoktu. Teninde rüzgârı hissetti. Karanlıkta parıldayan bir çift sarıgöz gördü. Parmakları arasında beliren asasına baktı. Elleri titriyordu, bu savaştan canlı çıkamazdı.

“Aptal,” dedi yaratık. Gözlerini aralayıp ne olduğuna bakmaya çalıştı. Uzun kuyruğu iğnelerle dolu yaratığın sarıgözleri kısıldı. Hırıltısı ormandaki kuşların korkuyla kanat çırpmasına neden oluyordu. Siyah derisinin üzerinde parıldayan safir renkli benekleri vardı. Daha önce gördüğü hiçbir yaratığa benzemiyordu. Baş kısmı ejderhayı andırıyordu.

“Buraya gelmemeliydin.”

Sesi aynı anda birkaç kişi konuşuyor gibi efsunlu çıkıyordu. “Bir gölge ejderiyle karşılaşmak benim için nasıl bir lütuf olabilir?” diye söylendi. Elinde tuttuğu asanın beyaz renkli kristali ışığını kaybederek tamamen siyaha döndüğünde yaratık güldü. Etrafını kaplayan gri dumanlar dağıldığında tanıdığı adama dönüştü. Geçen onca yıla rağmen asla yaşlanmamıştı. Onu uzun süre sonra yeniden görmesinin verdiği heyecanla bayılacak gibi oldu. Aren ona gülümsediğinde yanağının kenarındaki gamze çukuru ortaya çıktı. Kalbi gümbürdeyerek attığında dengesini kaybetti. Başı yere değmeden koruyucusu tarafından bir kez daha tutuldu. Ne zaman düşecek gibi olsa onu saran güçlü kolları hissederdi. Bu hissi uzun zamandır tatmamıştı. Yüzleri birbirine bu denli yakınken, sıcak nefesini hissetti. Bir süre birbirlerine bakmaya devam ettiler. Adam yüzünde şaşkınlıkla, kadın ise özlemle bakıyordu.

“Buraya kadar geldiğine göre oldukça çaresiz olmalısın,” dedi tekrar kadının ayakları üzerinde dengede durmasına yardımcı olurken. Efser alt dudağını ısırdı. Tenine renk gelmiş olsa da yeterli değildi. Kanı onu zehirlemeye devam ediyordu. Yıllar sonra onu böyle görmeyi beklemiyordu. Ay gibi parıldayan teni sararmıştı. Saçları siyaha dönmüş, dudakları ölüme yenik düşüyordu. “Gel,” diyerek yürümesine yardımcı oldu. Evin koruma büyüsünü kaldırdığında kapıda yaklaşık beş yaşında erkek çocuğu belirdi. Eve ilk defa misafir geldiğini gören çocuk şaşkındı. İnsanı kendine hayran bırakan mavi gözleri vardı. Oyma tahta kapıyı açarak içeriye geçmeleri için alan tanıdı. Koridor boyunca ilerleyerek cam tavandan yayılan ışığın vurduğu alana geldiler. Etraf çiçeklerle kaplıydı. Taştan yapılma masanın üzerinde meyveler duruyordu.

Kadın, küçük çocuğun siyah saçlarını okşadı. Gülümseyerek yanındaki adama döndü. Gelecekte tıpkı babası gibi yakışıklı olacağını biliyordu. Aren’in korkusuz bakışlarının yansımasını gördü. Yüzündeki gülümseme onu eskiye götürdü. Kalbinin atışı hızlanırken masaya tutunarak destek almaya çalıştı. Duvarlardaki kristal ışığı titremeye başladı.

“Demek kristal çatladı ve sen de yardımımı istemek yerine kristali tek başına tamir etmeye çalıştın.” Gözlerinde parıldayan duygu öfkeydi.

“Seni riske atmak istemedim.”

“Ne riskinden bahsediyorsun, hayatın buna bağlıydı. Senin ölmen beni iyi hissettirecek mi sanıyorsun?”

“Yeterince dayandım, artık özgür olma vaktim.”

“Yanında olabilseydim bunların hiçbiri olmazdı. Bana izin vermedin. Yasalar diye tutturdun. Bizden daha mı önemliydi? Seni getirdiği noktaya bak!”

Eline dokundu. Adamın yeşil gözleri titriyordu. Ne kadar cesur olursa olsun, onun karşısında kendini hep cesareti kırılmış hissediyordu. Bir süre birbirlerine bakmaya devam ettiler. Bir öksürük sesi aralarındaki sessiz konuşmanın son bulmasına neden oldu. Kapıda uzun boylu, siyah saçları beline kadar inen asil soydan gelen bir peri duruyordu. Beyaz yüzünün etrafında kar tanelerine benzer buz mavisi renginde soluk desenler vardı. Gözleri kapıda karşılayan çocuğun parıltısına sahipti.

“Âmine. Eşim,” dedi adam gururla. İki kadın bir süre birbirlerine bakındı. Âmine, onun kim olduğunu kapıdan girdiği anda tanımıştı. Sakin kalmaya çalıştı. Eşinin onu sevmemesinin nedeni karşısındaydı. Onu yok etmek istedi ama damarlarını gördüğünde biri onun yerine intikamını almıştı.

“Hoş geldiniz Majesteleri,” dedi yüzünde yapmacık gülümsemeyle. Gözlerinde korkunç parıltılar vardı. Kıskançlığın mutlak zehri, kalbine doğru ilerledi. Ayakları geri geri gitse de ikisini yalnız bıraktı.

“Benden sonra hayatına devam edemeyeceğinden endişeliydim fakat görüyorum ki yanılmışım. Güzel bir eşe ve evlada sahipsin.”

“Peri halkının sizler gibi acımasız yasaları yok. O beni bulduğu için oldukça şanslıyım.” Sesinin tınısına yansıyan kızgınlığı bilecek kadar onu tanıyordu kadın. Farklı olmasını ne kadar istese de onun yaşamasına müsaade etmeyeceğini bildiği için bunca acıya katlanmıştı.

“Su halkı denizi terk edemeyeceği gibi asil soydan gelenlerden de sadece asil soydan biriyle olabilir,” dedi yalan söylüyordu. Bu saçmalığa hiç inanmamıştı.

“Kanın karışmaması saçmalığına inanıyor olamazsın! O yüzden o çok güvendiğiniz asil eşlerinizin gayri meşru çocukları var.”

Kadın, yumruklarını sıktı. Onun yeni öğrendiği gerçeği o uzun zamandır biliyor olmalıydı. “Ailemi araştırmışsın.”

“Bana yıllar önce gelmeliydin Efser. Şu an çok farklı bir durumda olabilirdin!”

“Tutsaktım,” dedi kadın daha fazla içinde tutamadı. “Sen yaşa diye ben esareti kabul ettim. Beni seni öldürmekle tehdit etti.” Acı bedenine hükmettiğinde dizleri üzerine çöktü. “Sen yaşa diye, ben ölmeyi kabul ettim Aren!”

Hiçbir şey söyleyemedi adam. Dili lal olmuştu. Ona yaklaşmak sarılmak istiyordu fakat her şey için çok geçti. Kendi içinde verdiği savaşta, onu affedemiyordu.

“Bir kızım var. Ozak onu öldü biliyor, yaşadığını herkesten saklıyorum. Benim yaşadıklarımı yaşamasın diye,” dedi kadın.

“Demek ondan çocuğun var.”

“Zorla sahip oldu, anlıyor musun? Onu asla sevmedim. Bunu bildiği için bana her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmedi ama kızımın bir suçu yok.”

“Beni seçmemiş olman yaşadığın tüm bu saçmalıklara değdi mi? Ne diyeyim ki şimdi sana, her şey için çok geç.”

“Sayılı saatlerim kaldı Aren. Sana bir anne olarak yalvarıyorum. Onu sadece sen koruyabilirsin.”

“Neden koruyayım?”

“Oğlun kâinatın en güçlüsü olacak çünkü asil soyun kanına sahip. Onu sadece senin soyun koruyabilir bunu biliyorsun.”

Aren sessizliğini korudu. Bir zamanlar tanıdığı en güçlü kadın şimdi karşısında çaresizce titriyordu.

“Ben ölünce savunmasız kalacak. Kokusunu ve kanını gizlemek için insan ailenin yanına verdik. Onlar büyütecek ama insanlar bizim kadar güçlü değiller.”

“Demek o artık bir unutulan.”

Kraliçe Efser bir zaman onu koruyan adamın eline aceleyle kâğıt tutuşturdu. İçinde bir isim yazılıydı. Saye Karaca. Kadının güçsüz bedeni daha fazla dayanamadı. Kendini fazlasıyla yormuştu. Damarları tamamen siyah oldu. “Onu koru lütfen” diye fısıldadı. Ardından ışık şeklinde binlerce parçaya ayrıldı. Aniden odaya dalan oğluna baktı. “Baba!” diye seslendiğinde ışık çocuğun bedenine girdi. “Karan!” diye bağırdı. Çocuğun tüm bedeni titriyordu. Buz kadar soğuktu. “Baba!” diye seslendi gözyaşlarının arasında, “Ölecek miyim?” diye sordu. Aren oğluna sarıldı.

“Hayır oğlum. O kadın ışık halkına aitti. Son üyesiydi. Yıldıza dönüşmek yerine gücü senin bedenine aktarıldı. Bunu planlamış mıydı bilmiyorum ama sen türünün tek örneği olan üçlü melezsin. Hangi tarafı seçeceğini zaman gösterecek ama canın da çok yanacak. Bu yüzden güçlü ol tamam mı?”

O gece çocuk tüm çığlıklarını kendi içine gömdü. Sol bileğinde tenini dağlayarak oluşan ize baktı Aren. Sonsuzluk şekline benzese de ne olduğunu biliyordu. Bileğinde çift sarmal izi oluşuyordu.

Ölüm ve yaşam

Gündüz ve gece

Oğlunun omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklenmişti ve içten içe sonunun kendi sonuna benzemesinden endişeliydi. Onu korumak zorunda ve aynı zamanda kızı da bulmanın bir yolunu bulmalıydı. O kadar insan içinde onu nasıl bulacaktı. Gücü içinde uyuduğu için onu tanıması daha da zordu. Ruh hatırlardı. Tek güvendiği buydu.

Ruh hatırlar...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.