İçeriğe geç

KORATEŞ

Bölüm 8 · 7 dk okuma

KORATEŞ

Bölüm 8

🔥 8

Bir bardak kokteylden ve akşam güneşinin ısıttığı tenimle yüzmeyi bırakmış, çarşaf gibi suyun üzerine uzanmış durgun dalgalarla savrulurken gözlerimi onlara dikmiştim. Dondurmayı almaya giderken, alırken ve yerlen sürekli birbirleriyle temas halindelerdi. Sürekli birbirlerini öpmüşler, kaçamak dokunuşlarla birbirlerine sürtünmüş ve dokunmuşlardı. Yeniden localarına dönmek yerine bizim oturduğumuz şezlongların yanına uzanmışlardı. Gurur Buse’nin çıplak sırtına, bacaklarına güneş kremi sürüp onu yüzüstü güneşlenmeye bırakıp kendisi güneş gözlüğünü takarak arkaya yaslanmıştı.

Uzun süre ikisi de hareket etmediğinde uyudukları açıktı.

Afra yemeklerimiz geldiğinde bana sadece el salladı. İç geçirip istemeye istemeye ılık sudan çıkarken kendimi yeterince iyi hissetmiyordum. Bir an önce havluma ulaşıp vücudumu saklamak istiyordum. Buse gibi bir vücudum yoktu, bu yüzden özellikle de onun gibi birisi etrafımdayken kendi vücudumu gizlemekten yanaydım. Bu, beni güvende hissettiriyordu. Sanki insanlar ikimize bakacak, beni onunla kıyaslayacak ve Gurur’un aşkını kazanan olduğu gibi vücut güzelliği olarak da o kazanacak gibi hissettiriyordu.

Yeni bir yenilgi hazmedemezdim.

Bikinimin altını düzeltirken yanımda beliren adama gözlerimi çevirdim. Vücudu güzelce yanmış, şortunun yer yer açıkta bıraktığı yerlerde teninin beyaz kısımları görünüyordu. Uzun, kıvırcık saçlıydı. Saçları güneşten açılmış, yanakları pembeydi.

“Merhaba,” derken kendimi aslında alenen üzerimi düzeltmeme rağmen yakalanmış gibi üzerimden çektiğimde gülümsedi “Ben Yiğit,” diyerek elini uzattı.

Boğazımı temizleyerek elini sıkarken “Lema,” diye karşılık verdim.

“Yüzünüz çok tanıdık geliyor, buraya sık sık gelir misiniz?” diye sorarken vücudumu kapatmak istercesine ellerimi nereye koyacağımı bilmeden üzerimde dolaşıyordu.

Başımı iki yana sallarken “Hayır,” diyerek yanından geçip havlumun serili olduğu şezlonga doğru yürüdüm.

“Hastanede mi çalışıyorsunuz? Sizi hatırladığıma eminim, ben insanların yüzlerini unutmam,” derken uzanıp havlumu alarak omuzlarımdan itibaren vücudumu örttüm. Bense tam tersi.

“Hastanede çalışıyorum ancak benim yüz hafızam sizinki kadar iyi değil,” dedim. İnsanların yüzlerine bakmadığım için genellikle yüzden insan tanıyamaz, sesten kim olduklarını çıkarırdım.

“Aydınoğlu Hastanesi, Fizyoterpist değil mi?” dediğinde kaşlarım otomatikman kalkmıştı. Bu kadar dikkatli olmasını açıkçası ben de beklemiyordum. “Ben ilaç mümessiliyim, bu yüzden sık sık doktorla görüşmeler yaparım. Sizinle de birkaç kez görüştük ancak sizi ikna edemedim,” derken gülümsüyordu.

“Evet,” diyerek onu onayladım. Geçiştirmek için…

Eliyle sarı lambaları yanmış restoranı gösterirken “Benimle bir şeyler içer misin?” diye sordu.

“Yemek yemek üzereydik,”

“Yemek de yeriz,” derken gülümsemesi yüzünden silinmiyor, gaflete düşmüyordu.

“Arkadaşıma ayıp olur…-“

“Hiç ayıp olmaz, yalnız kalmam. Abim de burada,” dediğinde hala yüzünde güneş gözlükleriyle uyuyan Gurur’a baktım. Yeniden Yiğit’e döndüğümde bana kaşlarını kaldırmış hevesle onaylamamı bekliyordu. Onaylamak istemesem de bugün kimseye hayır demek istemiyordum. Hem… Ne olur sanki?

Onu onaylamak için gülümserken “Yiğit,” sesiyle üçümüz de uyuduğunu düşündüğümüz Gurur’a döndük. Şezlongundan kalkarken güneş gözlüklerini indirmiş, çatılmış kaşlarının altından bize bakarken “O kız benim kardeşim gibi. Ayıp olur,” derken gözlerindeki pırıltıda farklı bir ima vardı. “Anladın mı? Aklından ne geçiyorsa ayıp olur,” dedi her hecenin üzerine bastırarak.

“Gurur, beni biliyorsun kardeşim…”

“Biliyorum, merak etme. O yüzden diyorum ya o kız benim kardeşim gibi, izin vermem,” dediğinde gözlerimi devirdim.

Ellerini teslim olurcasına iki yanına kaldırırken “Sen ne diyorsan öyle olsun, kardeşim,” dediğinde Gurur’un üst dudağının köşesi seğirdi.

“Ben senin kardeşin değilim,”

“Gurur…”

“Bunu sen değil, ben tanıyorum ve inan bana hiç de senin kalıbın bir adam değil. İpsiz sapsız herifin teki,” derken Yiğit’in yüzüne bakıyordu.

“Buna ne zamandan beri sen karar veriyorsun?”

“Tanıştığımız ilk günden bu yana!”

“Süper,” diye homurdanarak şezlongun üzerindeki çantamı, elbisemi ve telefonumu alarak bir hışımla plajın çıkışına yöneldim. Hangisinin daha çok canımı sıktığına emin değildim, üzerine basa basa kardeşi gibi olduğumu söylemesine mi yoksa bir an için hevesli olduğum flörtümü bozmasına mı? Annemin baskılarından kurtulduğumu düşünürken bir de aşırı korumacı çakma bir abinin baskılarına mı maruz kalacaktım?

Hem de abi olarak görmek istemediğim birinin…

Ayakkabılarımı geride bırakmak umurumda değildi, ahşap patikalar üzerinde suyla ıslanmış desenler ayaklarıma batarken topuklarım sertçe çarpıp gürlüyordu. Ben Gurur’un kardeşi olmaktan kaçtıkça o üzerine basa basa kardeş olduğumuzu vurguluyordu. Sanki… Sanki bu döngüyü bozmamak için elinden geleni yapıyor gibiydi. Biliyor muydu? Ona karşı olan hislerimin farkındaydı da beni kendinden uzaklaştırmaya mı çalışıyordu?

Evet, kesinlikle duygularımın farkındaydı, Buse’ye aşıktı ve beni kırmadan, incitmeden kendi usulünde uzaklaştırıyordu.

Afra bile fark etmişken o nasıl fark etmeyecekti?

Aptal!

Aptal! Aptal!

APTAL! APTAL! APTAL!

“Patates!” diye seslendiğinde adımlarımı daha da hızlandırarak otoparka doğru uzanan patikayı takip ettim. Koşmadan kaçmaya çalışmak zordu, hele ki vücudumu saran sıcaklığın sebebi artık utanç duygusu olduğu için düzensiz nefesler alıyordum ve bu vücudumu daha da yakıyordu. “Patates!”

Neden her şey bir anda olmuştu? Neden Afra fark ettikten sonra… Aslında bir bakıma gözlerimin önündeki perde kalkmıştı. Bugüne kadar Gurur’da beni cezbeden ne varsa aslında hepsini bir abi olarak yapmıştı ve ben… Ben bunların hepsini yanlış yorumlamıştım.

Ona kızgındım çünkü… Artık o günü hatırlamak istemiyordum. Aklı başında olması gereken bir yaştaydım, doktor olmuştum. Hayatın bozuk yollarında yürümek istiyordum ancak ne annem ne de o buna izin vermeden beni kapana sıkıştırıyorlardı.

“Lema,” diyerek kolumu tutup beni kendine çevirdiğinde sendeleyerek arkamdaki arabadan destek almış, hızını ayarlayamadığı için arabayla onun arasında sıkışmıştım. İkimiz de nefes nefese birbirimize bakarken kaşları çatılmış, her rengini ezbere bildiğim mavi gözleri yüzümde dolaşıyordu. “İyi misin?”

“Sana ne?”

“Ne demek sana ne? Annen seni bana emanet etti, nasıl olduğunu bilmek zorundayım,” dediğinde çırpınarak kolumu ellerinden kurtarmaya çalışsam da beni bırakmaya niyetli değildi.

“Bırak beni,” diye çırpınırken beni vücuduyla araba arasına daha da sıkıştırdı. Çantam, havlum ve elbisemin üzerinden vücuduma baskı yapıyordu.

“Dinle, o adamı tanıyorum. Ondan duygusal bir şeyler isteyeceksin ancak o adam böyle biri değil, seni sadece zevkleri için kullanacak. Kaldı ki sana göre biri de değil, serserinin teki. Seni hak etmiyor,”

“Adamla konuşalı daha birkaç dakika oldu! Selam verir vermez nasıl biri olduğunu anlayamam, kaldı ki ben artık yetişkin bir yetişkinim. Özünde ben bir bireyim.”

“Eminim öyledir,” derken sesi alaycıydı. “Sana selam verir vermez kızarmaya başladın, hala çocuk gibisin,”

“Kızarmamın sebebi bana selam vermesi değil, ben…-“ derken duraksadım. Bir yanım kendimi ona açıklamak isterken diğer yanım ondan kaçıyordu. Hala ondan hoşlandığıma dair bir imada bulunmamıştı ancak abi gibi davranmayı sürdürüyordu. “Ben bedenimle barışık değilim, üzerimi düzeltirken bir anda selam verince utandım,” dediğimde dirseğimin üzerinden sıkı sıkıya kavrayan parmakları gevşedi.

“Seni utandırdı mı? Rahatsız mı etti?” diye sorarken kaşları daha da çatılmıştı.

Kolumu gevşeyen parmaklarının arasından kurtararak onu üzerimden ittim “Hayır, Gurur! Kimse beni rahatsız etmedi, ettiklerinde orada bulunmuyorsun zaten! Ne zaman biriyle görüşmeye, kendime düzgünce bir yol çizmeye çalışsam ortaya çıkıyorsun. Ben bir kadınım, esasında da insanım. İlgiden elbette hoşlanacağım ama izin vermiyorsun… Rahat bırak artık beni, kendimi biraz insan gibi hissetmek istiyorum,” derken nefes nefeseydim. İçimdeki çelişki döngüsü yeniden filizlenmişti, onunla on gün yüz yüze gelsem bunun sekiz gününde onun benim duygularımı fark ettiğini, aramıza setler ördüğünü kuruntu eder kendime, kendi kendime yerdim. İhtimallerin arasında açıkça olmasa da niyetimi belli eden cümleler dudaklarımdan döküldü. “Sana, sen yokken ihtiyacım var.”

Her zaman yanımda olmana ihtiyacım var.

“Her zaman yanında olamam, patates,” derken hafif bir gülümseme vardı yüzünde.

“Biliyorum, o yüzden bırak da her zaman yanımda olacak biriyle tanışayım,” dedikten sonra kaşlarını kaldırmış bana bakarken kendimi arabaya atarak çalıştırdım. Otoparktan çıkarken elinde ayakkabılarımla bana, olduğu yerde kaşları havada bakmayı sürdürüyordu.

Ondan vazgeçmeyi defalarca denemiştim. Buradan gitmeyi, başka biriyle birlikte olmayı ve ondan kaçmayı denedikçe yine kendimi onun dibinde bulmuştum.

Onunla olmayacaksam kader beni neden ona itip duruyordu?

Derin nefesler alıp birden başlayarak saymayı sürdürürken radyo telefonuma bağlanmış en son dinlediğim Maneskin’in şarkısı yarısından çalmaya başlamıştı. Koydan çıkıp dağın eteklerine doğru tırmanan yolu arşınlarken müziğin sesini sonuna kadar açarak eşlik etmeye başladım. Sözleri, anlamı umurumda değildi. Göğsümdeki acıyı bastırmak için bağıra bağıra şarkı söylerken artık eskisi kadar başarılı olamıyordum. Bağırdıkça dolan gözyaşlarım şeritleri takip etmemi güçleştiriyordu. Dörtlüleri yakarak arabayı durduğumda deniz ayaklarımın altındaydı. Gurur ve Buse… Oradaydı. Tepeden baktığım koyda birbirlerine sarılıp birbirlerini öpüyorlardı. Görmesem de biliyordum.

Boğazıma düğümlenen çığlık arabadan yükselen müzik sesinin içinde kaybolurdu. Göğsüm, boğazım hissettiğim acıyla sızlarken yanaklarımı ne kadar silsem de yeni damlalar yanaklarımdan dökülüyordu.

Şu hayatta ne annem ne de babam… Kendi paramparça hayatlarında bana sevgi vermelerini beklememiştim. Girdiğim hiçbir ortamda sevilen insan olmayı, yakın arkadaşlarımın en çok beni sevmesini yahut bayramlarda favori çocuk olmayı istememiştim. Kimsenin sevgisine ihtiyacım yoktu… Sadece onun beni sevmesini istemiştim.

Sadece… Sadece Gurur beni sevsin istiyordum.

Sadece Gurur.

Telefonumun çaldığını duyar duymaz burnumu çekip yanaklarımı kurulayarak telefonuma uzandım. Onun arama ihtimali vardı ve ben… Ağladığımı duymasını istemiyordum. Ekranı kaldırıp baktığımda tanımadığım bir numaraydı, meşgule verip arkama yaslanarak bu kez beni aramadığı için biraz daha şiddetli hıçkırmaya başlamıştım.

Beni kardeşi gibi sevdiğini söylese de yeterince sevmiyordu.

Beni sevmiyordu.

Telefon yeniden çalmaya başladığında elimin tersiyle yanaklarımı silip boğazımı temizleyerek ekrandaki kayıtlı olmayan numaraya baktım. Aynı numara ikinci kez arıyorsa önemli bir şey olmalıydı.

Yeniden boğazımı temizleyerek telefonu açtım. Karşı taraf kısa bir sessizliğin ardından “Lema Eronat?” diye sordu.

“Evet, benim,” dedim karşı taraftaki tanıdık sese.

“Ben Saygın, bu akşam müsaitseniz size attığım adrese gelebilir misiniz? Hastaneye gittim ancak çoktan çıktığınız için ancak ulaşabildim, size ihtiyacım var,” dediğinde telefonun ekranına yeniden baktım.

“Üzgünüm ben…”

“Lütfen,” diye soluduğunda tüm itirazlarım havada kalmıştı. “İyiliğime karşılık sadece bir istisna istiyorum, bir saat bile yeter. Bir önceki kadar parayı hesabınıza hemen göndereceğim. Lütfen… Size ihtiyacım var.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.