Saygın’ın kapısının önünde dikilirken buraya neden geldiğimi sorguluyordum. Eve bile uğramadan, son kırmızı ışıkta triko elbisemi üzerime geçirerek sitenin güvenliğinden adımı vererek geçmiş, şimdi onun kapısının önünde dikiliyordum. Özel bir sebebi yoktu aslında, sadece… Biraz canım yanıyordu ve düşünerek daha fazla canımı yakmak yerine çalışarak kafamı dağıtmak istiyordum.
Zile bastığımda kafamdaki tüm sesler susmuştu. Çenemi yukarı kaldırıp dudaklarımı düz bir çizgi halinde bırakarak ciddi ifademi takındım. İkinci kez zile basmak için uzanırken sarı saçlı bir kadın kapıyı açtı. Kısa boyluydu ve üzerinde ona bol gelen gri bir tişört vardı.
Geri çekilip kapı numarasına ardından da mesajdaki kapı numarasına baktıktan sonra “Bir yanlışlık oldu sanırım,” diye mırıldandım.
“Lema olmalısın,” dediğinde ona gözlerimi kısarak baktım. “Saygın duşta, erken gelmeni beklemiyorduk. Geç,” diyerek kapıyı açtığında gülümseyerek içeri girdim. Beni beraberinde salona götürürken tezahürat sesleri evin duvarlarında yankılanıyordu. Gürültünün içinde “İçecek bir şeyler istersen kendin için al, benim acelem olduğu için seninle ilgilenemeyeceğim. Kusura bakma,” diyerek vestiyerde bırakıp kendisi merdivenleri hızlıca tırmanarak gözden kaybolmuştu.
Ev beklediğimden daha büyüktü. Bir rezidansın en üst katından ne bekliyorsam her şeyin fazlası da vardı. Terasta kendine ait bir yüzme havuzu görünüyordu, odanın etrafında mermerden yontulma heykeller, beyaz bir piyano vardı. Lise sona kadar annemin isteği üzerine piyano dersleri aldığım için uzanıp birkaç tuşa dokunmak istesem de piyanoyu görmezden gelerek büyük beyaz koltuğa oturup bir bacağımı diğerinin üzerine atarken önümde viski şişesi ve dibinde kehribar izleri duran bir bardak vardı.
Vücuduna iyi bakan bir adamın içki içmesine olanak vermiyordum ancak eğer ağrıları fazlaysa bastırmak için içmiş olabilirdi.
“Ve İtfa, Korateş’in nağmalup lakabını alarak altın kemerin sahibi oluyor! Yıllardır koltuğundan inmeyen Korateş, sürüklenip yerlerde çiğnendi. İtfa, ateş parçasını tükürdü!” tezahüratıyla gözlerimi kaldırdığımda ringi tepeden gösteriyorlardı. Hakem, Gurur’un elini kaldırmış etrafında konfetiler patlarken Saygın, etrafındaki kanlı birikinti, olması gerektiğinden daha bozuk bir açıyla duran ayağıyla yerde boylu boyunca serilmiş yatarken etrafındaki insanlar ona doğru koşuyordu. Kameralar bir yandan Gurur’un zaferini, altın kemerini takışını çekerken araya sanki biraz tuz katar gibi Saygın’ın sedyeye taşınmasını, menajerinin onu uyandırmaya çalışmasını yakın çekimde gösteriyorlardı.
Kutlama tezahüratları sürerken maçın kritik anları yeniden ekranda belirmeye başlamıştı. İlk rauntta acımadan Gurur’un yüzüne indirdiği yumrukları ağır çekimde gösterirken koltuğun üzerindeki kumandayı kapıp televizyonu kapattım.
Bugüne kadar Gurur’u İtfa haliyle görmemiştim ve görmeye de niyetim yoktu.
Gözlerimi ışıl ışıl şehir manzarasına çevirirken camın yansımasından merdivenleri inen Saygın’ı gördüğümde ona döndüm. Gözleri yarı kapalı ağır ağır merdivenleri inerken üzerinde sadece iç çamaşırı vardı. Sanki biraz önce suyun altından çıkmış, kurulanmadan iç çamaşırını giyip çıkmış gibi görünüyordu.
“Geç kaldın,” diye homurdandı bana doğru yürürken.
“Daha erken gelmemi de istemezdin,”
“Bir şey bölmezdin,”
“O kadar kısa sürüyor ha?” dediğimde gözleri parladı.
Dişlerini göstererek gülümserken “Misafire her zaman yediğimizden ikram ederiz,” derken bana doğru adımlamayı sürdürüyordu. “Kalk.”
“Neden?”
“Kalk,” dediğinde ona dik dik bakarak oturduğum koltuktan kalktım. Koltuğun üzerindeki temiz, beyaz yastıkları yere attıktan sonra kendini yüzüstü geniş koltuğun üzerine bıraktı “Başla.”
“Masaj mı istiyorsun?”
“Evet,”
“Masör çağırsaydın o zaman,” diye homurdandım kollarımı göğsümün altında birleştirirken.
“Çağırdım zaten,” derken gözlerim merdivenleri inen kadına döndü.
“Paran biterse bana bu şekilde ödeme teklif etme,” dediğimde merdivenleri inen kadın beni duymuş olacak ki bana imayla bakarak gülümsedi.
“Saygın ben çıkıyorum, ararsın,” dediğinde herhangi bir tepki vermeden yatmayı sürdürürken ben kadının sanki kendi eviymiş gibi rahat bir şekilde çıkarken arkasından bakıyordum. Ona samimi bir şekilde adıyla sesleniyordu, aralarındaki tüm mesafeleri kırıp atmıştı.
“Bütün gün seni mi bekleyeceğim?” diye homurdandı.
“Ben masör değilim,”
Zehirli yeşil gözlerini üzerime çevirdiğinde öfkesinin hiddetini sadece çatılmış kaşlarından bile anlayabiliyordum. “Naz yapacaksan niye böyle apar topar koşarak geldin yanıma?” dediğinde kendime tepeden bakmaya ihtiyacım yoktu. Kumsalda giydiğim triko elbisem ve altından belli olan bikinimle, ayakkabılarımı Gurur’un elinde bırakıp çıplak ayaklarla ona gelmiştim. İkimiz de birbirimize hiddetle bakarken “Başlayacak mısın?” diye sordu.
Dişlerimi sıkarak başımı salladım “Başlayacağım,” dedim kendimden emin bir şekilde.
Saygın “Kasti canımı yakarsan iki katı canını yakarım,” derken parmaklarımı birbirinin arasına geçirmiş esnetiyordum.
“Ben sadık biriyim, Saygın bey. Özellikle de yeminlerime.”
Buraya gelme amacım bizzat kafa dağıtmaktı, eğer eve dönseydim annem beni uyku saatime kadar sorguya çekecek, ben yorganın altında sessizce ağlamaya çalışırken bir şekilde beni duyup daha fazla neyim olduğunu soracaktı. Annem, Gurur’u benim abim olarak gördüğü için ona güveniyordu ve eğer ona, Gurur’a aşık olduğumu söylersem tepkisi Afra’nın abisine aşık olduğumu söylediğimde vereceği tepkiyle aynı olacaktı.
Şimdi de Korateş’in yanındaydım.
Aslında… Buraya geliş amacım içten içe bu değildi, ona Gurur’un bunu tüm rakiplerine yaptığını ve sevgilisine bir şans daha verip onu elde edebileceğini söylemek için arabada onlarca prova yapmıştım ancak hiçbiri mantıklı değildi.
Korateş affetmezdi, bu yüzden lakabı buydu. Ne alev alevdi ne de kül. İçten içe yanan sinsi bir ateşti.
Yakardı, affetmezdi.
Belki de lakabının tersi bir adamdı ancak lakabı ve şanı aksi olabileceğinin ihtimalini bile vermiyordu.
Gurur onunla çalışmaya başladığında henüz ringlerde yeni yeni yükselişe geçen genç bir yıldızdı. On dokuzunda birçoğundan daha fazla yol katetmiş, Gurur’un gözünde ilahlaşmıştı. Akşam yemeklerinde, kutlama yemeklerinde, yolda yürürken, masa oyunlarından birini oynarken dilinde her zaman Korateş ve başarıları vardı. Ne kadar hızlı koştuğu, yükseğe zıplayabildiği, kaç kilo kaldırdığı, yumruklarının ne kadar şiddetli olduğu, rakibine göre değişen oyun tarzıyla Gurur’un gözünde hayalindeki abi, baba yahut en iyi isimle bir Tanrı gibiydi.
İnsan kendi Tanrısını yenmeye çalışır mıydı?
“Yağ ya da krem gibi bir şey var mı derini kayganlaştırmak için?” diye sorduğunda iç geçirdi.
“Vestiyerde ilk dolabı aç, kargo poşetinde,” dediğinde sakince vestiyere yürüdüm. Tarif ettiği dolapta, orta rafta henüz açılmamış kargo poşetini aldım. Yeniden yüzüstü uzanan Saygın’a doğru yürürken poşeti yırtıp kutunun içinden kremin kas gevşetme vaadi olan masaj yağını çıkardım. Çöpleri ortadaki beyaz sehpanın üzerine bırakıp sadece ellerimin altındaki derisini kayganlaştırması için sırtına damlattığımda sıcak derisi serin masaj yağının damlalarıyla gerilmişti.
Parmaklarımı sıcak derisinde gezdirip masaj yağını iyice yaydıktan sonra omurgasından başlayarak yavaş yavaş omzunun kürek kemiğine kadar ulaştım. Kürek kemiğini belirginleştirip parmaklarımı C şeklinde sırtında gezdirirken tuttuğu nefesini inleyerek verdiğinde çabucak dikkatim dağılmıştı. Onun gibi güçlü bir adamın benim gibi birinin ellerinin arasında sadece küçük ve zararsız dokunuşlarla gevşeyip o sesi çıkarması karnımın ağrımasına sebep olmuştu.
“Oturur konuma gelebilir misin?” dediğinde beni onaylayarak arkasına yaslanarak oturduğunda koltuk geniş olduğu için onun uzun bacakları koltuktan aşağı sarkmış olsa da benim için fazlasıyla rahatsızdı. Dizlerimi büküp ayaklarımı altıma alarak koltuğa oturup derisini kayganlaştırmak için yeniden yağı omzuna döktüm.
Üst kolunun pazularına masaj yaparken kolu parmaklarımın arasından kaymasın diye bileğini omzuma yasladım. Ben kollarını esnetip parmaklarımla derisini ve kaslarını ovuştururken parmaklarının ucu her hareketimde enseme varla yok arası temas ediyor, ensemdeki tüm tüylerin şaha kalkmasına sebep oluyordu. Bileğini omzumdan kaydırmak, parmaklarının ucunu ensemden uzaklaştırmak istesem de yapacağım kas gevşetme masajını bozduğu için değiştiremiyordum.
Kuruyan dudaklarımı ıslatırken parmaklarımı takip eden gözlerim bir an için yüzüne dönmüştü. Onun uyuduğunu yahut gözleri kapalı dinlendiğini düşünürken gözlerini üzerime dikmiş beni izlerken bulduğumda şaşırmıştım. Boğazımı temizleyip beni izlemesinden rahatsız olduğumu belli edercesine yerimden kıpırdansam da gözümün ucuyla baktığımda hala beni izliyordu.
Kaçacak delik arayışı içinde hızlıca masajımı bitirmeye çalışırken çalan telefonumla istediğim bileti yakalamıştım. Kolunu serbest bırakıp kalkmaya hazırlanırken tenime dokunan parmakları beni ensemden sıkıca sararak kendine çektiğinde dizlerimin üzerinde, düşmemek için bir elimle yağlı kolunu tutmuş, diğeriyle karnından destek alırken yüzümü yüzüne yaklaştırdı.
“Korkuyor musun benden?” diye sordu.
“Hayır,”
“Neden gözlerime bakmıyorsun?” diye sorduğunda sorusunu görmezlikten gelerek gevşek parmaklarının arasından sıyrılıp sehpanın üzerindeki telefonumu alıp ekrana baktım. Gurur’un fotoğrafı ekranda belirmişti, telefon ters durduğu için görmesinin imkanı yoktu ancak kalbim deli gibi atıyordu. Neden bana yeniden bu soruyu soruyordu? Neden ondan korkup korkmadığımı merak ediyordu?
“Neredesin, Patates?” diye sorarken Gurur’un sesi endişeli olmaktan ziyade öfkeliydi. Onların yanından ayrıldığımdan bu yana neredeyse iki buçuk saat geçmişti ve henüz yeni nerede olduğumu sorgulama zahmetine girmişti. “İzini sürdürme bana, neredeysen söyle seni almaya geleceğim.”
“Evdeyim,”
“Kapıdayız, evde kimse yok,”
“Yarım saate evde olacağım,” derken omzumun üzerinden Saygın’a döndüm. Bu istemsiz olarak onay almak için attığım bir bakıştı ve o beni görmezden gelip merdivenlere doğru yürürken gidebileceğimi onaylamıştı.
Çantamı alarak vestiyere doğru yürürken “Neredesin?” diye sordu ısrarla.
“Yoldayım, geliyorum,” derken arkamdan kapıyı kapattığımda aramızdaki sessizlikte bu sesi duymuştu.
“Kimin yanındasın?”
“Bir arkadaşımın yanına uğradım,”
“Kim bu arkadaşın? Geçen akşam seni eve bırakan mı?”
“Asansöre bineceğim, gelince konuşuruz,” diyerek cevap vermesine fırsat tanımadan telefonu suratına kapattığımda göğsüm deli gibi atıyordu. Asansörü beklerken nefesimi düzenlemeye çalışsam da istediğim şey bir an önce eve ulaşmaktı.
Ona açıklama yapmak istemiyordum ancak annem babasız büyürken birisinin bana sahip çıkması için bu görevi Gurur’a vermişti. Görev sorumluluklarının ne olduğunu açıklamak güçtü, hayatımın her evresine burnunu sokmak ve hesap sorma konusunda oldukça başarılıydı. Geri kalan tüm görevlerinde vasat ve belki de vasattan da kötüydü.
Eve döndüğümde hangi manzarayı göreceğimi biliyordum ve bunun için hiç de heyecanlı değildim.
Asansörün aynasında kendime bakarken Buse’yi, hayatıma belirsiz dahil oluşunu kendime zırh belirleyerek tüm anılarımı hatırlayıp silahlarımı kuşanarak arabaya binip gaza yüklendim. Bu kez bana soracağı hesapta ona boyun eğmeyecektim.