Durgun bir gündü, öğlen kısa molamda başvuru yaptığım hastanelerden birinde yüzyüze görüşmeye gitmiş, bunun için annemden arabasını almam gerekmişti. Babam, uzun zamandır görüşmediğimiz babaannemi görmek için Edirne’ye gittiği için annem her zamanki melankolik haline geri dönmüştü. Babaannem, annemi sevmese de beni severdi ancak o gün, mahkemede “Annesinin kızı,” olmakla itham edilip istenmeyen torun haline gelmiştim. Bir kez bile birbirimizi aramışlığımız yahut görmüşlüğümüz olmamıştı. İlk yılımda Edirne’de okumuş olmama, onun sokaklarında dolaşmama rağmen hiç görüşmedik.
Ben kindar değildim, sadece onunla yüzleşecek cesarete sahip değildim.
Ben, babamın bizi bırakıp gitmesinden en az annem kadar korkmuştum. Annemin yalanlarına destek çıkmıştım. Mahkeme günü geldiğinde yapmam gereken tek şey babamın hali hazırda doğru olan tüm gerçeklerini hakim önünde doğrulayarak artık evliliklerinin bittiklerini, sürekli kavga ettiklerini ve benim nafakam karşılığında boşanmaları için doğru olanı söylemem gerekiyordu ancak yapamamıştım. Babam hep uzaklardaydı ancak bu kez boşandıklarında bizden tamamen kopacağı fikrine öylesine inanmıştım ki mahkemede annem ve babamın hala birbirlerine aşık olduklarını, kavgalarının şiddetli olmaktan ziyade olması gerektiği ölçüde olduğunu söylemiştim. Alenen, o zamanlar başka bir kadınla annemi aldatmasına rağmen aldatma olayı hiç olmamış gibi davranmış, mahkemenin boşanma kararını ertelemesini sağlamıştım.
O gün annemin tarafını tutarken babamın bana bakan gözlerindeki acıyı gördüğümde aramızdaki tüm iplerin koptuğuna inanmıştım. Anneme ceza niyetine onu burada bırakıp boşanma davalarının düşmesine sebep olacak kadar uzun süre ortada görünmemişti. O günden sonra pek sık konuşmazdık. Şimdi kızgın görünmüyordu ancak neden yaptığımı da sormuyordu.
Belki de o zamanlar onu kaybetmekten ne kadar çok korktuğumu artık anlayabiliyordu.
Babasız kalmaktan korkup yine babasız kalmıştım. O gün mahkemede babamın tarafını da tutsaydım bir şey değişmezdi. Babam gitmek istediyse giderdi.
Öğleden sonra sondan bir önceki randevum iptal olduğu için odamda oturmuş bir sonraki hastamın gelmesini beklerken göz kapaklarım ağırlaşıyordu. O günden bu yana üç gündür doğru düzgün uyuyamamıştım. Her seferinde rüyamda o adamları görüyordum, bir köşede dikilen Gurur sigarasını içerken beni görmüyor, bana yardım etmiyordu.
Koltuğunda tüm sağlıklı pozisyonların aksine ayaklarımı uzatıp telefonumda dizi izlerken gelen aramayla doğrulup telefonu yanıtladım. Gündelik hal hatır sorma seansının ardından “Bu akşam boş musun?” diye sordu doğrudan.
“Neden?”
“Parti var. Son zamanlarda çok durgunsun Lema, biraz havan değişsin istiyorum. Babanın gelmesi senin kötü etkilemiş gibi,” dediğinde gözlerimi tavana dikerek derin nefes aldım. Aslında babamın gelmesinden ziyade her şey için kaygılı ve endişeliydim. Gençtim ve artık hayatımı yoluna koyacak o yaşlara gelmeme rağmen kararsızdım. Her şey konusunda kararsız ve belirsiz davranıyordum ki bu da beni daha büyük bir buhrana sürüklüyordu.
Onu reddetmek için ağzımı açtım ancak sözler ağzımdan dökülmedi. Normalde Lema ikinci kez sorulmasını bekler, ısrar edilmesini isterdi ve her zaman eli boş kalırdı. Afra ile nereye olursa olsun gitmeye istekliydim.
“Olur,”
“Plajda takılacağız, senin için de…- Ne? Geliyor musun?”
“Evet,”
Kısa bir sessizliğin ardından “Tamam, Gurur’un her zaman takıldığı koyu biliyorsun, orada olacak. Kalabalık ama eğleniriz. Geçerken beni al,” dese de sanki bir şey söylememi bekliyor gibiydi.
“Kaç gibi?”
“Altı senin için de uyar mı?”
“Son randevum erken biterse daha da erken olabilir,”
“Tamam,” derken sesli harfleri uzatmıştı. “Lema sen iyi misin?”
İç geçirdim “Bunaldım, Afra. Sadece bunaldım,” dedikten sonra haberleşmek üzere sözleşip telefonu kapattık. Tam da beklediğim gibi son seansım erken bitmişti. Eve döndüğümde annem evde yoktu ve muhtemelen hemen yan apartmandaki en yakın arkadaşının yanına gitmişti. Saçlarımı toplayıp boynumdan aşağısını yıkadıktan sonra üzerime ekru bikiniyi ve aynı renkte birkaç farklı örgü modeliyle işlenmiş triko elbiseyi geçirip hasır çantam ve sandaletlerimle evden çıktım.
Anneme sormadan arabasını aldığım için Afra’yı beklerken aramış, dakikalarca arabayı neden aldığımı açıklamıştım. Bana güvendiğinin altını defalarca çizerek dikkatli olmam gerektiğini ve Gurur’un yanından ayrılmamam gerektiğini söylemişti. Elbette bana güvendiği için değil aksine bir hata yapmama için baştan uyarıyordu.
Yolun yarısında yine annemin öğütlerini dinledikten sonra telefonu açık tutmam karşılığında içinin rahat edeceğini söylemişti. İçi rahat etmeyecekti. Beni düşündüğü için değil, benim yapacağım herhangi bir şeyin başkalarının ağzında dolanacağı endişesiyle içi rahat etmeyecekti ancak hayatımın en büyük rezilliğini de yine bu korkuyla o bana yaşatmıştı.
Gündelik dedikodular ve biraz Buse’yi çekiştirdikten sonra koya inmiştik. Hava akşam üzeri olmasına rağmen hala sıcaktı ve tatlı bir meltem esiyordu. Afra’nın adıyla plaja girmiş, doğrudan ilk önce Gurur’un yanına yönelmiştik.
Ben annem tarafından ne kadar sıkıştırılıyorsam çeyreği kadar da Afra abisi tarafından sıkıştırılıyordu.
Bense annem yüzünde, Gurur tarafından olması gerekenin sekiz katı sıkıştırılıyordum.
“Patates, sen gelir miydin buralara?” derken Buse lakabıma karşılık gülmüştü. Her zaman yaptığı gibi üstü çıplaktı ve bir an olsun kontrolünü kaybetmeden formda tuttuğu vücudunu görücüye çıkarmış, ne olduğunun farkında egosunu şişiriyordu.
Onu duymazlıktan gelerek bara yönelerek Afra ile bize birer cin tonik sipariş verdim.
Dirseğini bara yaslarken gözlerimi ona çevirdim, dudağının köşesinde Buse’nin parlatıcısının izi varken onunla konuşmak istemiyordum.
Uzanıp parmaklarının tersiyle saçlarımı geri itti: “Pişt, patates.”
“L, E, M, A. Lema. Neymiş benim adım? Lema. Le-ma,”
Dudaklarındaki gülümseme genişlerken benim kaşlarım daha da derin çatılıyordu. Dudaklarını birbirine bastırıp gülümsemesini söndürmeye çalışırken “Sana patates diyorum diye kızıyor musun sen bana?” derken bastıramadığı gülümsemesi dişlerini açığa çıkarmıştı.
“Beyfendi adamlar benim karşımda ceketlerini ilikliyorlar,”
Güldü, dirseğini bara yaslarken “Ama ben beyfendi değilim,” dedi bununla gurur duyarak.
“Biliyorum,” diye mırıldandım. Ne beyfendiydi ne centilmendi. O, barbardı.
Gözlerini gözlerimden çekmeden bana bakarken gözlerinin rengini ezbere biliyordum. Yüzünün her yanını ezberlemiştim, ona masaj yaparken elimin altındaki her kasının nasıl sıkışıp gevşediğini biliyordum. Kızdığında kaldırdığı kaşını, yumruklarını sıkmamak için parmaklarını birbirine geçirip sık sık esnettiğini… Gerçekten sevdiği şeyler söz konusu olduğunda gözlerini dikip bir an olsun kirpiklerini kırpmadan baktığını biliyordum.
Beni, hiçbir zaman benim onu sevdiğim gibi sevmeyeceğini biliyordum. Hiçbir zaman diğer kadınlara baktığı gibi bana bakmayacak, beni istediğim gibi sevmeyecekti. Ben onun kız kardeşi gibi olmuştum, Afra neyse aynısıydım ve biraz daha fazlası olabilmek için tüm hayatımızı feda etmeye hazırdım. Sadece beni sevmesini istiyordum.
Ondan başkasını sevmeye çalışmış, uzaklaşmak ve kaçmak istemiştim ancak yine ve yeniden benim yolum ona çıkıyordu. Ondan kaçmaya, uzaklaşmaya ve ona olan sevgimi tüketmeye çalıştıkça o zehirli sarmaşıklar gibi kırık kalbimi daha sıkı sarıyordu. Belki de onun sevgisi kalbimi bu kadar sarmasa kırık bir kalple bu kadar yaşayamazdım.
Buse kolunu Gurur’un beline dolayarak ona sarılırken gözlerini benden çekip dişlerini göstererek genişçe gülümsemesiyle ona döndü. Buse kolunun altına sıkışırken parmaklarının ucunda yükseldi “Dondurma yemeye kıyının diğer ucuna gidecektik hani,” derken dudakları dudaklarının üzerindeydi.
“Gideceğiz, yavrum,” diyerek yanağını kavrayıp dili dudaklarının arasından süzülerek onu öptüğünde onlara sırtımı dönerek Afra’nın yanına yürüdüm.
Ben ona doğru yürürken dudaklarını bükmüş, tiksintiyle abisi ve Buse’ye bakıyordu. Ayağa kalkarken “Gel şezlonglara gidelim, güneşin batmasına az kaldı o zamana kadar biraz denize gireriz,” dediğinde onu onaylayarak birlikte yürüdük.
Güzel bir şezlong bulmak adına kıyı boyunca ıslak kumların üzerinde adımlarken iç geçirdi “Sen Gurur’dan mı hoşlanıyorsun?” diye sorduğunda ağzım açık bir halde ona döndüm.
“Ne?”
“Lema, biz çok uzun zamandır arkadaşız. Buse’yle ona bakarken… Biraz tuhafsın.”
“Hayır, Afra. Gurur benim abim gibi,” derken boğazıma oturan yumruğu yutmaya çalışıyordum. Aslında ona çok uzun zamandır aşıktım ve Afra’nın bunu yeni fark ediyor olması… Belki de sandığım kadar kötü bir oyuncu değildim, hislerimi gizleme konusunda başarılıydım. Öyle ki yıllardır arkadaşım olan Afra bunu yeni görüyordu. Bana kaşlarını kaldırmış bakarken “Hayır,” diye yeniledim.
Bunca yıl fark etmediyse ve bugün soruyorsa sadece ihtimallerden ibaret olmalıydı. Bilmesi bir şey değiştirmez, aksine onu sinirlendirirdi. Biz kardeş gibi büyümüştük, hiçbir zaman Gurur’u kardeşim gibi görmesem de Afra bunu hoş karşılamazdı. Onu tanıyordum. Kendi kırmızı çizgileri vardı; en yakın erkek arkadaşıyla, arkadaşlarının abileriyle çıkılmazdı.
Beni deniyor olsa bile buna kanmayacaktım.
“Ama rahatsız oluyorsun,”
“Rahatsızlık değil aslında…” derken iç geçirdim “Ona acıyorum. Ganimet olmasına rağmen kendini nimetten sanıyor,” dediğimde omuz silkti.
Gözlerini, dondurmacıya doğru yürüyen Buse ve Gurur’a çevirirken “Sanki bu kez farklı gibi…” dediğinde vücudum ağır ağır donuyordu. Gurur, daha önce ganimet niyetine topladığı kadınları aileleriyle tanıştırmaz, aynı ortama sokmazdı ama herkes onu aldığını bilirdi lakin Buse farklıydı. Adım attığı her yere birlikte gidiyorlar, her şeyi birlikte yapıyorlardı. Öyle ki ailesiyle tanıştırmak şuraya dursun benim evime bile sokmuştu onu. Annem o kızı benim odama sokup makyaj malzemelerimi, parfümümü kullanmasına izin vermişti.
Gerçi o günden sonra elinin değme ihtimali olan her şeyi atıp yerine yenilerini almış, parfüm kokumu bile değiştirmiştim.
Parmaklarımın ucuna kadar donma hissi artarken her harfi boğazıma dizilen o sözler dudaklarından döküldü: “Sanırım ona aşık oldu,” dediğinde kalbimin etrafını saran sarmaşıklar gevşemiş ve kalbim çatırdamıştı. Gurur, gerçekten bir kadına aşık olmuştu ve o kadın ben değildim.
Ben değildim.
Neden ben değildim?