Her şey saniyeler içinde olmuştu. Bahçe kapısı gıcırdayarak kapanırken üçümüzün arasında esen soğuk rüzgar hiddetlenmiş, kasırgaya dönüşüyordu. Saygın’ın attığı her adımda yanaklarını daha da kuvvetle ısıran Gurur’un şakaklarındaki damar belirginleşmiş, yumruklarını sıkıp gevşetmeye başlamıştı. Olduğu yerde gözlerini Saygın’a dikmiş parlak cilalı siyah botlarının ucu olduğu yerde Saygın’a doğru dönerken gözleri dehşetle parlamıştı. Gurur çocukluğumda benim için kötü biri olmamıştı. Tatillere gittiğimizde kaybolmamam için elimi tutan, yağmur yağdığında ceketiyle üzerimizi örten, üşüdüğümde sarılan, korktuğumda cesaretiyle umut veren, üzüldüğümde gözyaşlarımı silen oydu. O benim dünya üzerinde sevdiğim tek kişiydi. Annemin baskılarından kaçıp ona sığınır, babamın eksikliğini hissettiğimde onun kolunun altına girerdim. O benim ailemdi. Edirne’ye gittiğimde bir şey olmuştu. Aramıza mesafe koymak istemiştim ve bu, başarılı sayılamayacak bir kaosa sebebiyet vermişti. Aramızda eldivenleri, yumrukları, maçları daha güçlü varoluyordu. Başka kadınlar, zafer kutlamaları, yakın arkadaşlar derken etrafında ona yaklaşmak isteyen onlarca insan aramıza girmiş ve onun etrafında kalın bir et tabakası oluşturmuştu. O günden sonra onun için ara sıra hatırladığı eski dostu olmaktan ileriye gidememiştim. Çıktığı uzun tatillerden döndüğünde “Aa, sen de mi buradaydın?” bakışlarını umursamadan onu kucaklardım ve her seferinde beni koruyacağını söylediği o çocukluk günümde olduğu gibi sıcak hissettirirdi. Ona sarıldığımda kolları beni sıkıca sarar, iyice kucaklardı. Aslında o Korateş’le olan mücadelesini kazanana kadar her şey normaldi, bizim için tekdüze giden hayat onun kazandığı zaferle yoldan çıkmıştı. Saygın’ın bahçede bize doğru attığı içinci adımda Gurur ona doğru bir adım atmıştı. Arkamdan kapıyı kapatarak onun uzun bacaklarıyla attığı seri adımlara koşarak yetişmeye çalışırken aklımda hiçbir şey yoktu. Onların arasına girmenin kavgayı daha da körükleyeceğini o an mantıklı düşüncelerim arasında bulamıyorum. Nefes nefese ikisinin arasındaki boşluğa girdiğimde ellerimi sıkıca, bariyer görevi görmesi adına Gurur’un göğsüne bastırdığımda gücü arkamda dikilen Saygın’a çarpmama neden olmuştu. Sırtım onun sert göğsüne yaslanmış, yanlışlıkla ayaklarına basacak, bacaklarını bacaklarımın arkasında hissedecek kadar kuvvetli bir çarpışmaydı. Gurur her zaman sapından kopmuş bir balta gibi olmuştu; kime yarar vereceği bilinmezdi. Sivri dilini bir kez ağzının içinden çıkardı mı kışkırtmadan, haksız ve suçlu olmasına rağmen kendini haklı ve suçsuz hale getirmeden susmazdı. Sokak lambasının sarı ışığına rağmen havanın soğuğuyla birleşip daha da grileşen mavi gözlerini üzerime diktiğinde buz gibi esen esintiyle zaten yakın olduğum Saygın’ın vücuduna iyice sokuldum ancak ellerimi göğsünden çekmedim. Kalın kapüşonlusunun üzerinden öfkeyle çarpan kalbini, öfkeyle ısınan vücudunun sıcaklığını hissedebiliyordum. Sessizliğimin bir gün patlayacağını biliyordum ancak bu kadar yakın olacağını beklemiyordum. Bir gün Gurur’un ortaya çıkacağını, aramızdaki her şeyi ortaya sereceğini ve halihazırda bunu bildiği iyice açık edilmiş Saygın’a yeniden, ikimizin da susmasına bahane vermeden ortaya çıkacağını biliyordum ve korkuyordum. Korkuyordum çünkü Saygın’la aramıza herhangi bir şeyin girmesini… Herhangi bir şeyin onu benden uzaklaştırması fikri sadece endişeye yol açıyordu. Biliyordu, en azından benim birleştirdiğim parçalardan onun benim kim olduğumu, Gurur’la yakın olduğumu bildiğini düşünüyordum ve bunun sadece düşüncede kalmasını arzuluyordum. Saygın’la arama Gurur’un girmesi, ondan uzaklaşma fikrini körüklediği için korkuyordum. Doğrudan Saygın’a bakarken “Senin burada ne işin var?” diye sordu. Sanki gördüklerinin aksine bir şey duymayı bekliyordu. Sırtımı yasladığım Saygın’ın sert göğsünden destek alarak onu iterken sanki bana ihtiyacım olan gücü vermek istiyor gibi arkamda sendelemeden duruyordu. “O, benim misafirim!” diye adeta hırladım sıkılı dişlerimin arasından. Aralarına girmemin yanlış olduğunu hissediyordum, bu ancak ikisinin arasında çakan kıvılcımları körükleyecekti. Onları kendi haline bırakmam gerekiyordu ancak cesaret edemiyordum. Bir anlık öfkeyle verilmiş yanlış bir kararın Saygın’ın spor kariyerini mahvetmesine, cezalandırılmasına ve kemerini sonsuza dek Gurur’a kaptırma ihtimaline cesaretim yoktu. Kazanmalıydı. Kazanmalı ve Gurur’a haddini bildirmeliydi. Gri gözlerini bana çevirirken gözlerindeki damarlar öfkeden belirmiş, gözlerinin beyaz kısımlarını pembeleştirmişti. “Sen çekil aradan,” diyerek onunla Saygın arasında bariyer görevi gören bileğimi yakalamaya çalıştığında Saygın hızlı davranarak, Gurur’un parmaklarının ucu tenime değmeden, elinin tersiyle onu itti. Saygın’ın bu hareketi karşısında Gurur’un otokontrolü iyice yıkılmıştı, kollarımın direncini yıkarak bir adım daha yaklaşarak “Sen kimsin lan? Kimsin de benim olana dokunmamı engelliyorsun?” diye bağırırken sesi kulağımda çınlayacak kadar yakındı. Saygın gül buketlerini tutan eliyle kolunu belime dolayıp beni yavaşça aradan sıyırırken “Şimdi mi kıymete bindi?” diye sordu. Gurur dişlerini sıkarken yanaklarını kuvvetle ısırdığını biliyordum, dudaklarının iç kısımlarında yanaklarından akan kanın pembe izler bıraktığını görebiliyordum. Kendiyle mücadele ediyordu. Daha önce onu defalarca kez öfkeli görmüştüm ancak hiçbirinde kendini sınırlama etme zahmetine girmemiş, kontrolünü bu kadar kaybetmemişti. Yanaklarını ısırmaktan pembeleşen dişlerini göstererek sesli bir şekilde gülerken yavaşça geri çekilerek gözleri Saygın’ın belime dolanan kolunun üzerinde dolaştığında bakışlarından yeni bir öfke bulutu geçti ancak kahkahasını dindirmedi. Küçük bir çocuğa yaklaşır gibi ellerini bacaklarına yaslayarak bana doğru eğildiğinde korkutucu görünüyordu. “Haklıydım. Sen gözlerimin içine baka baka bana yalan söyledin; bana kucak açtın, beni öptün.” Beklediği şey reddetmememdi çünkü kafamın nasıl karıştığının farkındaydı. O zaman ondan neden kaçıp babamın yanına gittiğimi, beni her öptüğünde fikirlerimin ve düşüncelerimin nasıl bulandığını biliyordu ancak şimdi sadece ortalığı daha fazla yakmak için bunu ortaya atıyordu. Bana karşı ne hissediyorsa şu an bunların bir önemi yoktu. Amacı sadece can yakmaktı. Reddetmedim “Evet,” dedim içimdeki tüm öfkeyi kazıyıp büyük bir katman oluşturarak çenemi havaya kaldırırken. “Sana defalarca kez gelmeye çalıştım ancak sen her seferinde beni elinin tersiyle ittin,” dediğimde bu onun da beklemediği bir cevaptı. Onun Lema’dan beklediği şey sessiz kalması, gözlerinin dolması ve kalbinin kırılmasıydı. Beni dinlemeden, sadece Buse’nin sözleriyle suratıma kapıyı çarptıkları akşam benim kalbim kırılmıştı. Ettiğim sözler döneceğim yahut bozup tövbe edeceğim yeminlerden ibaret değildi. Bunun sonunda sinirim yatıştığında koşarak Gurur’a dönmeyecek, onun kollarında sakinleşmeyecek yahut üç beş gün sonra bu yaptığı için ona kızarken onunla aynı masada oturmayacaktım. Bu, o yerin dibine girdikten sonra tepesinde alay ederek bana yaptıklarını hatırlattığımda dinecek bir öfkeydi. Beni elinin tersiyle itişlerinin, görmezden gelişinin, nefesimi kestiği her anın bedeli olacaktı. Dişlerinin arasından ıslık çalarak tıslarken “Çekil aradan,” dedi. “Ben sizin aranızda değilim, Gurur. Senin karşındayım,” dediğimde artık öfkesi iyice bastırılamaz bir hale gelmişti. Kontrolünü kaybetmeye ramak kalmıştı ve bunun için sadece biraz daha damarına basılması gerekiyordu. “Önce altın kemer, sonra sevgilisi… Şimdi de bebeğini mi çalıyorsun?” diye sorduğumda gözlerinden kısa bir sorgulama dalgası geçti. Bebek Gurur’dan değildi. O da biliyordu. Onun ezbere bildiğim bakışları bunu nereden bildiğimi sorgularken yakaladığım o küçük pırıltıda kesinleşmişti. Bebek Saygın’dandı. Gurur beni görmezden gelerek Saygın’a döndü “Onurlu, gururlu ve saygıdeğer Saygın Ragıyf, ahlak timsali Korateş… Sözlerinin arkasında duramıyor musun? Küçük bir kışkırtmada bu hale mi geldin?” derken Saygın sessizliğini korumayı sürdürüyordu. Aslında ne kadar sessiz kalırsa kalsın sırtımda hissettiğim sıcak göğsü, koruyup kollar gibi belime dolanan kollarıyla onun kanatları altında kendimi daha cesur hissetmiştim. En sonunda sessizliğini kıkırtıyla bozdu “Gurur, senlik bir şey yok ortada. Şımarık çocuklar gibi yaygara yapıp ilgiyi üzerine toplama hevesin hiç düzelmemiş,” derken sözleri tanıdıktı. Sadece bir kez Gurur’u Saygın’la maç yaparken görmüştüm ve o zamanlar da lisedeydim. O gün de ona böyle söylemişti: “Şımarık velet, köşede ağlayıp durma da erkek gibi dövüş benimle!” O gün kışkırttığı adamla şimdiki adam arasındaki tek fark artık arkadaş olmamalarıydı. Gurur güldü; iğneleyici, agresif ve tutucu bir gülüştü. “Sözlerin hala aynı ama yumrukların biraz zayıflamış, ringden sedyeyle indirildiğini unutuyor musun?” diye sorarken sıcaklığını hissettiğim vücudu kasılmış ve sertleşmişti. “Bunlar hep boş laf.” Saygın’ın gülüşü tüm vücudumda gezerken bana doğru eğildi, dudaklarını kulağıma belli belirsiz değdirirken tüm vücudum dokunuşlarıyla serilmişti. “Eve gir,” dediğinde gözlerimi öfkeyle parlayan Gurur’un gözlerinden ona çevirdiğimde yüzü sakin, biraz alaycı görünüyordu. Onu reddetmek isterken başını sallayarak onayladığında tüm ipler o anda kopmuştu. Gurur, dirseğimin üzerinden kolumu kavrayarak beni Saygın’ın güvenli kolunun altından çekerek havaya salladığı yumruğunun yanımdan geçtiğini görebiliyordum. Bahçe kapısından eve doğru uzanan, yazları annemin aralarından fışkıran çimleri her hafta kısalttığı parke taşlarından oluşma yola dizlerimin üzerine düştüğümde bacaklarımda güç kalmamış, kendimi ayağa kaldırmak şuraya dursun, düştüğüm yerde oturur konum bile alamamıştım. Ellerim, düşmenin etkisiyle soyulmuş, dizlerim dermansız kalmıştı. Pantolonumun yırtıldığını, sıyrılan derime sürten taşların soğuk dokusunu, içine işleyen toprağı hissedebiliyordum. Ayağa kalkmak için çabalarken bacaklarım karanlık bir odada hapsolmuş gibi komutlarımdan habersizdi. Arkamdan gelen kırılma, öfkeyle alınan soluklarını duyabiliyordum. Yerimden kalkmaya çalışırken omzumun üzerinden geriye döndüğümde Saygın’ın elindeki çiçekler ve yere düşmüş, baklavalarla birlikte ezilip birbirine karışmıştı. Annemin yazın bahçeyi cennete çeviren çiçeklerinin saksıları devrilmiş, kırılmış ve içindeki çiçekleri ikisinin ayakları altında ezilmişti. Bahçenin ortasında, yaz kış yeşil duran çimleri, altındaki toprağı ortaya çıkarıp kanla kirleterek birbirlerine yumruk sallarken çığlık atmak istiyordum. Burası benim evimdi. Annemin bana verdiği tek cennetti ve Gurur yine bunu mahvediyordu. İkisi ayakta, Saygın’ın dudağının kenarında kanla yumrukları havada Gurur’a bakarken üzerindeki paltonun omuzları şişen kollarıyla sökülmüştü. Elinin tersiyle kanlı burnunu silen Gurur, Saygın’a saldırdığında hızlı bir hamleyle kolunun altında sıyrılmış, taktığı çelmeyle Gurur’u düşürdüğünde başı hasır sandalyelerle çevrelenen, neredeyse beş yazdır etrafında oturup sohbet ettiğimiz masanın cam yüzeyine çarparak paramparça ettiğinde onunla ilgili bir anım daha kırılmış, bir daha baktığımda yerinde bulamayacağım hale gelmişti. Gurur başını iki yana sallayarak doğrulurken saçlarının arasıdan cam parçaları etrafa saçılmıştı. Gurur’a toparlanma fırsatı veren Saygın, dizinin arkasına vurarak kolunu boynuna dolayıp onu dizlerinin üzerine düşürdüğünde hala yazdan kalma masanın köşesindelerdi. Saygın’ın boynuna doladığı kolundan sıyrılmaya çalışan Gurur en nihayetinde bunu yapamayacağını anladığında Saygın’ı ensesinden iki eliyle sıkıca yakalayıp tepesinden takla atarak savurduğunda zaten camları kırık masanın kalan hasır iskeletini ve sağlamlığıyla nam salmış hasır koltukları kırarak devirdiğinde ayağa kalkmayı başarmıştım. Gurur, masanın diğer tarafında derin soluklar alarak doğrulurken masanın diğer tarafında yıkılan ve parçalanan hasırların arasında Saygın, üzerinde ona ayak bağı olan kaşe kabanını çıkararak doğruluyordu. İkisi de korkunç bir güce sahipti ve onları durduramazdım. Onları durduracak hiçbir şey yoktu. En başından yaptığım şey hataydı. Sanki tüm hayatımı ahlaklı geçirmiş gibi yeminime sadık kalma sorumluluğuyla Saygın’la çalışmayı kabul etmeseydim, hastaneden çıktıktan sonra beni ilk çağırışında tatlı diline kanmak yerine ona “Hayır,” diyebilme cesaretinde bulunsaydım bugün burada ikisi yüzleşiyor olmazdı. Dizlerimin sızısıyla onlara doğru bir adım atarken “Durun,” dedim ancak acıdan sesim kuvvetli çıkamamıştı. “Durun! Evimi mahvediyorsunuz, durun!” diye bağırdığımda Saygın’la göz göze gelsem de Gurur aralarındaki yarısı kırılmış iskeleti iterek camların üzerinden aşıp Saygın’a bir yumruk daha salladı. Onlar birbirinin en zayıf noktalarını bilecek kadar uzun zamandır birbirlerini tanıyorlardı. Saygın, Gurur’un yumruğundan sıyrılır sıyrılmaz kaburgalarının ortasına, göğüs kafesine vurduğunda Gurur acıyla sendeledi. Boksa başladığı ilk yıllarda aldığı darbeden bu yana geçmek bilmeyen göğüs ağrıları vardı. Yıllar boyunca göğsünün ortasından aldığı darbe yüzünden oluşan çatlak ne iyileşmiş ne de sızısı geçmişti. Saygın bunu biliyordu, o maçta bunu kullanabilirdi ancak buna rağmen kullanmamıştı. Bugün, aralarındaki kuralsız maçta göğsüne vurmuştu. Gurur göğsünü tutarak sağlam hasır sandalyeden destek alırken Saygın’ın gözleri üzerimde dolaştı. Başımı ellerimin arasına almış, kendimi ağlamamak için güç bela tutarken gözleri yaralı avuçlarımda, yırtılmış pantolonumun altında kanayan dizlerimde dolaşırken yüzünden hoşnutsuz bir ifade geçmişti. Ben hiçbir zaman kavga insanı olmamıştım. Çocukluğumda annemle babam arasındaki kavgalar hep ikisinin de birbirine uyguladığı itişmeli, iki taraf için de fiziksel zararların söz konusu olduğu kavgalardı. Babamın anneme şiddet uygulaması, annemin de buna şiddetle karşılık vermesi benim için normal bir durum halini almıştı, duyarsızlaşmıştım. Ondan kaçtığımda Gurur’u tıpkı babam gibi görmek istememiş ancak onu da durduramamıştım. Şimdi kimin kavga ettiği fark etmeksizin sadece korkuyordum. Her şey sadece birkaç saniyede, belki de bir dakikadan daha kısa sürede olup bitmişti. Tüm kavga, hararet ve öfke patlaması sadece birkaç saniyede yaşanmış, annemle gölgesinde oturduğumuz kamelyadaki hasır bahçe takımı iki koca adamın öfkesiyle sadece birkaç saniyede paramparça olmuştu. Korku, sadece birkaç saniyede damarlarımın içinde dolaşmış, kalbimi bulmuştu. Babam “Kapımda ne bok yiyorsunuz siz lan?” diye hiddetle parlayarak evden çıkarken Saygın gözlerini üzerime dikmiş, bir an olsun gözünü kırpmadan bana doğru yürürken Gurur göğsünü tutarak derin bir soluk alıp Saygın arkasında belirmişti. Onu uyarmak için sesim yeterince hızlı değildi, ona doğru koşmaya çalıştığımda Saygın gözlerimi takip etmiş ve Gurur’un yumruğundan kaçacak kadar hızlı bir şekilde yakalayıp kolundan tutarak savurmuştu. Ayaklarımın dibine düşen Gurur’un pes etmek gibi bir niyeti yoktu ancak yerden kalkarken göğsündeki sızıyla hırıltılı aldığı nefesleri duyabiliyordum. Eğer Gurur’a bir şey olursa… Ona bir şey olursa Saygın suçlu olurdu. Babam “Gurur!” diye bağırarak annemi sağlam saksılarının üzerinden atlayıp aralarına girmeye çalışırken annem kapının önünde donmuştu. Ellerini başının arasına almış saksılarına bakarken “Çiçeklerim… Bahçem…” diye yakınıyordu. Babam Saygın’ı göğsünden iterek onu uzaklaştırırken Gurur nefesini güçlükle çeviriyordu. Saygın’ın üzerine doğru attığı her adımda parmaklarını nasıl sıktığını görebiliyordum. Öfkeden hızlı soluyor, soludukça nefesi hırıltıyla yükseliyordu. Babam “Gurur,” diyerek ona döndüğünde Saygın doğrudan gözlerinin içine bakıyordu. Kasılan parmaklarından kolunun kalkacağını, Saygın’a zarar vereceğini biliyordum. Kolunu yakalamak için ona doğru atıldığımda benim reflekslerim onun kadar hızlı değildi, havaya kaldırdığı kolunu geriye çekerken dirseği, tıpkı yumruğu gibi kuvvetli bir şekilde gözüme çarptığında geriye doğru sendeledim. Yere düşerken dengem tamamen kaybolmuştu. Kalkmaya çalışırken sol yanımda hissettiğim acıyla doğrulmaya çalıştım. Gurur’un gözüme çarpan dirseğinden dolayı kafamın sol yanının ağrıdığını düşünerek parmaklarımı şakağıma götürürken annemin çığlığı evin boş koridorlarında, darmadağın bahçede, yüksek apartmanların duvarlarında ve sokakta yankılandı. Omuzlarıma kırık saksılar bakarken yaralı avuçlarıma parmaklarımın ucundaki kan bulaşmıştı. Gözlerimi kaldırdığımda Gurur’un hala Saygın’a saldırma telaşı içindeyken babam ikisinin arasından çekilmiş, Saygın onu tamamen görmezlikten gelerek bana yöneldiğinde ancak hedefi ona olan ilgisizliğini kaybettiği için bana dönmüştü. Bana vurduğunun, düşürdüğünün yahut yaraladığının farkında değildi. Bana yaptığı hiçbir şeyin farkında değildi ve bu acımı ikiye katlamıştı. *** Bayılmayı çok isterdim. Kafama aldığım darbeyle gözlerimi kararmasını, tüm o kargaşada annemin gözyaşlarıyla bezeli öfkesini, babamın sinir küpü halini görmektense bayılıp onlar sakinleşene kadar baygın kalmayı isterdim ancak bayılamamıştım. Hastane yolu boyunca Saygın arabayı kullanırken annem ve babamın birbirini suçlamasını, bağırmasını ve kavgalarının hararetlenmesini izlemek zorunda kalmıştım. Aldığım darbe yüzünden halihazırda zaten şakaklarımdan vuran başım daha da şiddetle ağrımaya başlamıştı. Hastaneye geldiğimizde hızlıca acil servisten giriş yapmış, düzgün pansumanın ardından üç dikiş atılmıştı. Beklediğim kadar büyük bir yara değildi, dikiş atılırken canım yanmamıştı ancak ben sedyede tedavi olurken annem ve babamın bana sırtını dönüp Saygın’ı suçlaması canımı yakmıştı. Benim yanımda olmaları, elimi tutmaları gerekirken onlar suçlu arayıp bulmanın derdinde etrafındaki insanları rahatsız edip etmediklerini umursamadan onu yargılıyorlardı. Saygın en sonunda bunalıp gözlerini kaldırdığında göz göze gelene kadar o bile annem ve babamın suçlamalarından fırsat bulup ne halde olduğumu görememişti. Kaşları derinlemesine çatılırken azarlarcasına anne ve babama dönmüştü. Çenesini havaya kaldırırken “Şu an tek derdiniz kızınızın iyi olması, değil mi?” dediğinde annem olan bitenin idrakına varmış gibi bana döndü. Doktorun verdiği talimatları başımı sallayarak dinlemiş, destek bulamamıştım ve annem tüm bunları yeni fark etmişti. “Doktor ne dedi?” diye sorarken onu duymamazlıktan gelerek tomografi çekmek için tabelaları takip ederek asansöre yönelirken arkamdan beni takip eden ayak seslerini duyabiliyordum. “Lema!” Olduğum yerde sertçe döndüğümde ikisi de bıçak gibi kesilmiş adımlarla durdu. Öyle ya da böyle birbirlerine benziyorlardı ve bu dünyada hak ettikleri yine kendileriydi. Birbirlerinin dünyalarını cehenneme çevirip bundan mutluymuş gibi rol yapmalarına sonsuza dek mahkum kalmalarını arzuluyordum. “Size ihtiyacım yok,” dedim onlardan geriye doğru attığım bir adımla uzaklaşırken. Annem itiraz etmek için ağzını açtığında “İhtiyacım yok, dedim!” diye bağırdım. Diğer insanları rahatsız etmenin verdiği mahcubiyetle etrafımı yokladıktan sonra gözlerimi Saygın’a çevirdim. Ve tuhaf bir şekilde beni anladı. Yıllardır arkadaşım olan Afra’nın, Gurur’un anlamasını beklediğim tarzda o bakıştan anne ve babamdan kurtulmak istediğimi, onlara kırgın olduğumu anlayarak aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapatıp kolunu belime sararken “Ben buradayım,” dediğinde onlara sırtımı dönerek Saygın’la birlikte asansörlere yöneldim. Tomografi sırası bana gelene kadar sessizdik. Üzerimdeki takıları ve hırkamı çıkarıp ona bırakırken de bu sessizliği korumuştuk. Sinir bozucu sessizlikte ikinci bir talimat gelene kadar uzanırken tüm gece sessizliğin açtığı kapıdan içeri süzülmüştü. Her şey tam da beklediğim gibi olmuştu. Saygın’ın sakin kalacağına ne kadar güvensem de karşısındaki Gurur’du. İnsanın sabrını sınama, damarına basma konusunda ondan daha iyisi yoktu. Hele ki birbirlerini tanıdıkları düşünülürse daha da acımasızlaşıyordu. Saygın’ın Gurur karşısında sakin kalması mümkün değildi çünkü iş tam da korktuğum gibi şiddet boyutuna ulaşmıştı. Bilindiği halde saklamamın sebebi de bizzat buydu. Aslında en başından bu yana Saygın gerçekten de biliyordu, bunu sözlü olarak dile getirmediği için hala aksi olması söz konusuydu ancak parçaları birleştirdiğimde ortaya çıkan resim buydu. Onu evime davet etmek zaten hataların en büyüğüydü ancak o gece olanlardan sonra Gurur’un kapıma dayanacağını tahmin etmemiştim. Arabayla sokağımda görmüş olmama rağmen bu kadarını yapması benim uçuk kaçık beklentilerim için bile fazlaydı. Bu işin ucu bucağı nereye gidecekti şimdi tahmin bile edemiyordum. Annemle Saygın beni arabaya götürürken babam Gurur’u yaka paça dışarı savurmuş, tehditler ve küfürlerle onu geride bırakıp arabaya binmişti. Arkamda bıraktığım Gurur’un ne yapacağını bilmiyordum. Saygın’ı suçlar mıydı? Darp raporu alıp işi hukuki boyuta taşıyarak maçlarda önüne çıkmasını engellemeye cesaret edebilir miydi? Tüm ailem aksine şahitken bunu yapabilir miydi? Hayır, bu riski almazdı. Bu kez gayet iyi farkındaydı, ben onun arkasında değildim. Kafamdaki Gurur’a ait soru işareti çabucak çözülmüştü ancak asıl büyük istila onun tarafından değil, Saygın tarafından mevcuttu. Eğer gerçekten bana kızgın olsaydı gülümsemezdi. Gurur’la olan kavgasının benimle bir alakası olduğunu düşünmüyordum, bu ikisinin birbirine karşı yarışından ibaret bir mücadeleydi ancak nihayet aramızda, ikimizin de dillendirmediği yahut Saygın’ın bilmeme ihtimalinin olduğu o gerçek ortaya çıkmıştı. Gurur’la karşılaşmıştı. Asıl şimdi ne olacaktı? Gerçekten bilmiyorsa da şimdi öğrenmişti, biliyorsa da artık resmi olarak çingene bohçası gibi etrafa saçılmıştı. İç çamaşırımı üzerime geçirip odadan çıktığımda Saygın duvar dibindeki bekleme sandalyelerine oturmuştu. Beni gördüğüde yavaşça oturduğu yerden kalktı. Paltosu çıkardıkları kavga sırasında şişen kolları ve attığı yumrukların hiddetiyle parçalanmış, bahçenin bir köşesinde kalmıştı. Kanayan dudağını silmiş, elmacık kemiğinin üzerindeki bere dışında kavga etmemiş gibi görünüyordu. Sadece bir dirsek darbesi yiyen ben ondan daha fazla dayak yemiş gibiydim. Gurur’un dirseğinin isabet ettiği gözüm şişmiş, morarmaya doğru giden kızarıklığı oluşmuş, gözümün içini kan toplamıştı. Görmemde herhangi bir sorun yoktu ancak fiziksel olarak yaralı olduğum bin kilometre öteden belli olacak haldeydim. Küpelerimi kulağıma takmaya çalışırken parmaklarım titriyordu. Hemen karşımda duran Saygın uzanıp parmaklarını parmaklarımın üzerinden sararak kontrolü eline alıp küpemi kulağıma takarken fazlasıyla dikkatliydi. Kolunu başımın etrafından sararak bana yaklaşıp başını eğerek tamamen konsantre halde küpeleri takarken sıcaklığı gerilen vücudumu gevşetmiş, yüklenen tüm elektriği sırtlanmış gibiydi. İki kulağıma dört küpeyi taktıktan sonra gözleri küçük bir pansumanla kapatılmış yaranın üzerinde kaldı. Alt dudağımın içini dişlerken doğrudan gözlerinin içine bakıyordum, gözlerini bana çevirip doğrulurken onunla konuşmak istedim. Evet, öyleydi. Ne yapalım, yolumuza bakacağız, demek istiyordum ancak kaşları çatılmış ifadesini korurken devam edemiyordum. En sonunda boğazımı temizledim “Geleceğini… Geleceğini tahmin etmemiştim. Biz uzun bir süredir görüşmüyorduk,” derken üzerime diktiği donuk gözleri yüzünden duraksayıp her kelimemde onu ikna etme gereği duymama sebep oluyordu. Sözlerime rağmen hiçbir tepki vermiyor, kızmıyor yahut aksi bir şey gözlerinden okunmuyordu. Aklından ne geçtiğini okuyamıyordum. “Bildiğini düşünüyordum,” dedim bir tepki vermesi için. En azından doğruysa gözlerindeki bir pırıltıyla onaylamasını değilse de aksini dillendirmesini istiyordum ancak o hiçbir şeyi açık etmiyordu. Tuttuğum nefesimi verirken “Bana kızmakta haklısın…-“ “Sana bir kez sordum, Lema,” dediğinde nihayet ağzını açıp benimle konuşmasına karşılık omularım gerilmişti. Gözleri delici bir etkiyle gözlerime bakarken alt dudağımın içini acı verircesine dişlemeye başlamıştım. “Sen de bana doğru cevabı vermedin. Artık açıkladığın şeylerin bir önemi yok,” dediğinde göğsümden bir ağırlık beni aşağı çekmeye başlamıştı. Benimle burada olması, destek veriyor olması bir şey değiştirmiyordu. Bana kızmıştı “Biliyor muydun?” diye sorduğunda sanki beni hiç duymamış gibi sessiz kalıp suratıma baktı. “Biliyordun.” İtiraz etmediği gibi kabul de etmedi. Başıyla işaret edip asansörlere doğru yürürken peşinden ona yetiştim “Bilmemen mümkün değil, tüm salon benim onun yakın arkadaşı olduğumu biliyordu,” dediğimde omzunun üzerinden bana alaycı bir bakış attı. “Yakın arkadaş mı? İnsanlar yakın arkadaşlarını bu kadar kıskanmazlar,” dediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak omuzlarımı kaldırdığımda duraksayarak topuklarının üzerinde vücudunu bana çevirdi. “Bana ondan bahsettin, çocukluk aşkından…” derken dudaklarımı daha sıkı birbirine bastırarak sessizliğimi mühürledim. “Şimdi bile susmak için kendini zorluyorsun.” Tüm cesaretimi toplayarak açık yüreklilikle “Korkuyorum,” dedim tek nefeste. “Ben, seninle aynı taraftayım ancak bana inanmayıp zarar vermenden korkuyorum.” “Korkuyor musun?” derken sinirden gerilen ifadesiyle dudaklarında histerik bir gülümseme belirmişti. “Korkma. Gurur’a olan öfkem sana zarar vermeyecek,” derken ciddi görünmesine rağmen konuşmasının sonunda küçük bir çocuk gibi hıçkırdığında aramızdaki tüm ciddiyet cam gibi kırılmıştı. Gülümseme ifadesiyle kıvrılan dudaklarımı bastırmaya çalışırken Saygın’ın kaşları daha derinlemesine çatılıyordu. Saatlerin ardından omuzlarıma çöken tüm gerginlik onun çocuksu hıçkırığıyla birlikte yerini büyük bir kahkahaya bırakırken kaşlarımı çatarak bana bakıyordu. Kendimi durdurmaya çalışırken birbirine sıkıca bastırdığı dudaklarının arasından boynunu kasan bir hıçkırık daha duyduğumda kahkaham iyice kuvvetlendi. “Komik mi?” diye homurdanarak bana sırtını dönüp asansörlere doğru yürürken peşinden hızlı adımlarla onu takip ettim. “Senin saklamaya çalışman daha komikti,” dedim dikişlerimi geren kahkahamı bastırmaya çalışırken. Asansörün önünde onunla birlikte beklerken göz ucuyla bana baktığında ona dudaklarımı birbirine bastırmış halde gülümseyerek karşılık verdim. “Özür dilerim, son birkaç saattir çok gergindim ve… Çok iyi geldi.” Dudakları hafif bir tebessümle kıvrılırken “Keyfini yerine getirebildiğime sevindim,” derken sesi gülümsemesine rağmen mesafeliydi. “Saygın,” diye seslendiğimde tüm vücudumu bana çevirerek gözlerini gözlerime dikti. “Ben senin tarafındayım.” Başını sallayarak onayladı. “Aksi mümkün olamaz,” derken aramızdaki boşluğu kapatarak üzerime doğru bir adım attı. Bana tepeden bakarken “Aksi mümkünse canın yanar,” diye uyardı.
Bölüm 38
🔥 38
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.