Hayır! Vereceğim tek yanlış karar onunla aramdaki ilişkiyi sonsuza dek bozardı. Onu öpmek, bir zincir kırmak demekti ve bu zincir ikimizin de hedefleri doğrultusunda sarsıcı bir adım olurdu. Bir ilişki başlatmak, hele ki gerçekten tanımadığın bir adamla bunu yapmaya çalışmak, yüzme bilmeden denize atlamayı andırıyordu. Onu öptüğümde bunun ortak yıkım olacağı açıktı, geri dönülemez bir yolun eşiğindeydik ve dudaklarım dudaklarına değene kadar vazgeçmem mümkündü. Kendini minderlerin üzerine bırakırken aramızdaki mesafeyi sadece iki santim daha açmıştım; yıkıcı, yakıcı ve sarsıcı etkisi hala üzerimde dolaşırken “Bu kadar ders yeter bence,” derken arkasına geçtiğim bariyerlere saygı duyarak kendini geri çektiğinde vazgeçmek istiyordum, bıraktığı bileklerimi ellerine teslim etmek, sıcak kollarının arasına yeniden sokulmak ve nefesinin dudaklarımın üzerinden kayıp gitmesini istiyordum. Amansız bir çelişkinin ortasındaydım ve sabırla irademi korumaktan başka çarem yoktu. Aksi takdirde Korateş’in yakıp kül ettiklerinden başka bir şey olmayacaktım. Benim daha fazlasına ihtiyacım vardı. Dizlerimin üzerine otururken mümkün olduğunca onunla göz göze gelmemeye çalışırken “Bugün biraz erken çıksam olur mu? Akşama yemeğe davetlisin malum, hazırlıklar için alışverişe gitmem gerekiyor,” derken çoktan ayaklanmıştım. “Tabi,” dediğinde onu arkamda bırakarak halatların altından sıyrılıp aşağı atladım ve hızlıca, arkamdan gelip gelmediğine bile bakmadan kendimi odama attım. Çok yakındım. Öylesine yakındım ki kalbim beni boğmak istercesine boğazıma taşınmış, yutkunuşlarımı kısıtlayarak boğazımda takılı kalmıştı Parmaklarımı sıkıştıran eldivenleri hızlıca çıkarıp çekmeceye attıktan sonra bilgisayarımı kapattım. Telefonumu, çantamı alarak odamdan çıkarken Saygın ringden soyunma odasına doğru adımlıyordu. O an o kadar gergindim ki yüzüne bile bakmadan “Akşam yemekte görüşürüz,” diyerek hızla salondan çıkmıştım. Tüm bu duygular gerçek miydi? Gerçekten kalbimdeki heyecana yenik düşmek üzereydim ve beni durduran şey irademdi. Onu öpmeyi istemek benim içi sürpriz değildi, son zamanlarda beni etkiliyordu ancak duygusal bir şeyler hissediyor muydum ona karşı? Hayır, sadece onun yanında eğleniyordum ve bazen bu iyi his öylesine kuvvetli çöküyordu ki içime onun yanından ayrılmak, uzaklaşmak istemiyordum. Hayır, ona büyük hisler besleyemezdim. O da ben de ilk aşk hakkımızı kullanmıştık. Bizim, kendimizden başkasına taşacak sevgimiz kalmamıştı ancak birbirimize arkadaşlık edebilirdik ve bu arkadaşlığı bir öpücüğe, birkaç dakikalık nefes nefese tere teslim etmek ancak aptallık olurdu. Bariyerlerin arkası Gurur’un yenilgisine kadar güvenliydi. Sınırlar çizilmişti, bu saatten sonra yapılması gereken tek şey o görünmez bariyerlerin ardında çizgiyi zorlamadan sınırlarını bilmekten geçiyordu. Bana yaptıklarının bedelini, suratıma savurduğu o beyzbol sopasının intikamını ondan tüm arzuladığı her şeyi kaybetmesini sağlayarak alacaktım. Ne o kemeri ne namağlup unvanı ne de Korateş’in sahip olduğu herhangi bir şeyi alamayacaktı. Yanacak… Kül olacak… Savrulacaktı. Savrulduğunda her şey onun için normale dönerdi. Sanki dışarıda kaldığım her an Saygın’la karşılacak ve irademin duvarlarını kıracak gibi bir hisle neredeyse koşar adımlarla eve girdim. Hızlı adımlarla üst kata çıktığımda üzerime sinen Saygın’ın kokusundan arınmak için kıyafetlerimi çıkardığımda bu yeterli değildi; sanki dokunduğu yanağımda, sıkı sıkıya tutunduğu bileklerimde kokusunun izleri kalmıştı. Kendimi doğruca banyoya atsam da suyun altına girmek istemedim. Saygın’ın dokunduğu yerlerde izi silinsin, kokusu gitsin istemiyordum. Bu hissin içimde yaşadığı karmaşayı bastırmak adına yeniden odama dönüp üzerime temiz kıyafetler giyerek alt kata indiğimde ev sessizdi. Ayakkabıları kapıda olduğu için ikisinin de evde olduğunu biliyordum ancak etrafta görünmüyorlardı. “Anne!” diye seslendim. “Market listesi nerede?” diye sorarken gözlerim buzdolabının üzerinde hızlıca karalanmış listeyi yakaladı. Yapacağı yemekleri ve ihtiyacı olan malzemeleri nereden alacağına dair sıralamıştı. Saygın’ı davet ettiği yemek için heyecanlıydı öyle ki üç gündür yaklaşık sekiz kez etrafın tozunu almış, zaten düzgün olan masa örtüsünü tek bir kırışıklık kalmayacak şekilde yeniden ve yeniden ütüleyip masaya sermişti. “Buldum!” diyerek mutfaktan çıkarken duyduğum iç geçirme sesiyle anlık bir hisle duraksadım ve hemen arkasından kendime hiçbir şey düşünmemeyi emrederek koşar adımlarla evden çıkıp arabaya bindim. Annem ve babam arayı mı düzeltti? Düşünmemek için nereye kaçsam daha büyük bir düşünce kütlesi beni buluyordu. En uzak toptan marketinin yolunu tuttum, annem alacağı her şeyi lokasyonlarına göre ayırsa da akşam yemeğine fazla kalmamıştı ve ben bir yemek için bu kadar dolaşmayı mantıklı bulmuyordum, manavdan alınan domatesle A marketinden alınan domates arasında fark olamazdı, hepsi aynı topancıyla alışveriş yapıyor, aynı halden çıkıyordu. Anneme bunu sesli bir şekilde söylesem herhalde bana on beş dakika boyunca nefes almadan üretim çeşitlerini anlatıp “Aynı toptancı satsa da emekleri farklı,” diyerek cümleyi bitirirdi. Annemin listesindeki peynirleri, sebzeleri, içkileri tamamladıktan sonra alışveriş yapmayı bilmediğim için tamamen sıralamadan bağımsız sosların arasında soluğu almıştım. Markalar arasında tercih yapmaya çalışırken bir yandan da içindeki hayvansal katkı maddesi olup olmadığını inceliyordum. Üzerimde hissettiğim bakışla kafamı kaldırdığımda reyonun başında, önündeki alışveriş arabasıyla dikilen Buse’yi gördüğümde tepeden tırnağa ürperme hissi vücudumda dolandı. Parmaklarım alışveriş arabasının siyah kollarını sıkı sıkıya kavrarken onu görmezden gelmek için başımı çevirsem de Buse doğrudan gözlerini üzerine dikmiş, bana doğru geliyordu. Arkamda durduğunda ona sırtımı dönerek sos reyonuna gözlerimi diktim “Nasılsın, Lema? İyi gördüm seni,” derken dişlerimi sımsıkı birbirine kenetledim. Açıkçası bir yanım onu muhatap almak dahi istemese de yine de dişlerimi sıkarak, söyleyeceği şeyin merakı içinde ona döndüm. Bana kızgın olması gereken oydu. Öfkesini katlayıp aramıza mesafe koyması gereken, benden uzak durup yoksayması gereken oydu ancak tam tersi davranıyordu. “Hal hatır mı soracaksın?” diye çıkıştığımda hafif ve daha olgun bir gülümsemeyle bana baktı. Daha şimdiden karnı büyümeden anne rolü yapmaya başlamıştı. “Tatsız bir olay yaşadık ancak birbirimizi affedebiliriz,” derken sıkılı dişlerimi gevşeterek gülümsedim. “Sen aptallık ettin, ben Gurur’a hiçbir şey anlatmayacaktım,” dediğimde gözlerinden belli belirsiz bir telaş geçti. “Açıkçası bebeğini Saygın’a itelemen benim işime gelirdi.” Midem burkuldu, kendimi her an kusacak gibi hissediyordum. Bebeğin Saygın’dan olma ihtimali beni daha da rahatsız ediyordu. “Bebeği Saygın’a itelemedim, bebek zaten Saygın’dan,” dediğide boğazıma oturan yumruk aşağı kaymak için yeniden direnmeye, boğazımı yırtmaya ve sesimi soluğumu kesmeye başlamıştı. “Neden Gurur’a bebeğin ondan olduğunu söyledin?” diye sorarken bir umut bir noktada yalan söylemesini istiyordum ancak yüzü hiçbir şeyi ele vermiyordu. “Gurur, bebeğin kimden olmasını isterse ondan olur,” dediğinde sinirlerimi iyice germişti. “Dalga mı geçiyorsun sen benimle? Umumi tuvalet gibi herkese bacaklarını açmışsın bir de bununla övünüyor musun?” diye çıkışırken üzerine doğru bir adım attığında aynı sert adımı o da benim üzerime doğru atmıştı. “Bana mı anlatıyorsun bunu? Sen sanki benden çok farklısın?” “Sözlerine dikkat et,” “Ne olur? Haksız mıyım? Gurur şimdi öpse seni bacakların ikiye ayrılır, Saygın’ı elinin tersiyle itersin ama Gurur biraz uzaklaşsın senden sırf onu kızıştırmak için Saygın’a koşarsın,” “Saçma sapan konuşuyorsun,” “Saçma sapan mı? Doğruları duymak canını mı yaktı? Tertemiz, masum Lema olarak kendini duymayınca moralin mi bozuldu?” diyerek önümü kestiğinde başka bir taraftan geçmek için hareketlendiğimde yeniden önümü kesti. “Ne istiyorsun benden?” diye sordum en nihayetinde hiçbir yere kıpırdamama izin vermediğinde. Tıpkı Gurur gibi yanaklarının içini dişlerken kaşları derinlemesine çatılmıştı “Saygın’la arana mesafe koy,” dediğinde ne dediğini iyice anlamak için kulağımı ona doğru uzattım. Bana Saygın’dan uzak durmamı mı söylüyordu? Kendisi Gurur’la birlikteyken hem de… Elimde olmadan sesli bir kahkaha atarken “Gurur demek istedin herhalde, dilin sürçtü. Gurur’dan tamamen uzağım, için rahat ols…-“ “Doğru duydun. Saygın, dedim,” diyerek lafımı kestiğinde ona aralık bir ağızla bakıyordum. Gurur’la birlikteydi, çocuğunun ondan olduğunu söylüyordu ancak buna rağmen dert ettiği şey benim Saygın’dan uzak kalmam mıydı? Güldüm. Verebileceğim aklı selim tek tepki buydu. Gözlerinin içine bakarak, dişlerimi gösterip sırıtarak sesli bir şekilde güldüm. “Biz Saygın’la çocukluğumuzdan bu yana birlikteyiz, nereden baksan bu senin yaşın kadar bir süreye tekamül ediyor. Bu süre içinde defalarca kez ayrıldık, hayatlarımıza başkaları girdi çıktı ancak en sonunda biz yine birbirimize geri döndük. Bu kez de öyle olacak, çok bağlanmasan iyi edersin,” derken gülümsemem yüzümde donmuştu. “Tanıdık bir hikaye, değil mi? Sen ve Gurur’un arasındaki ilişkiye benziyor.” “Benzemiyor,” dediğim aralık dudaklarımı kapatmadan önce. “Ben, benim canımı yakmayan kimseye ihanet etmedim. Canımı yakana da geri dönmeye niyetim yok. Sen, geri döneceğini umut edebilirsin ancak inan bana bu umurumda değil. Tek istediğim benden uzak dur,” “Sen inatla beni anlamayı reddediyorsun, Lema. Akıllı biri olduğunu düşünmüştüm,” “Anlamayı reddetmiyorum, açıkça söylemek gerekirse benim dilimden konuşmuyorsun. Söylediğin sözler mavradan ibaret. Yaşadığın ilişki ya da yaşamayı planladığın ilişki beni ilgilendirmez, bana bulaşmadığın sürece senin hiçbir şeyinle ilgilenmiyorum,” Alayla beni açık seçik küçümseyerek “Yalan söylüyorsun,” dediğinde histerik bir kahkaha attım. “Damarıma basma,” diye uyardım onu. Üzerine doğru bir adım attığımda kararlığım onun bir adım geri çekilmesine sebep olmuştu. “Hep tatlı Lema’yı gördünüz, diğeriyle tanışmamaya çalış,” diyerek onu arkamda bırakıp market arabasına sıkı sıkıya tutunurken arkamdan yaydığı rahatsız edici öfkeyi hissedebiliyordum. Beni annem yetiştirmişti, onun tarafından her zaman başkalarının ne söyleyeceğini kafaya takarak iyiyi ve güzeli oynasam da Gurur’un birçok suçunu görmezden gelmiş, insanların bana yakıştırmayacağı her şeyi halının altına süpürüp kendimi iyi göstermeyi başarmıştım. Öfkemi kontrol edebiliyor olsam da işler yolundan çıktığında hiçbir şey için kimseye garanti veremezdim. Kendime bile. “Saygın senin kim olduğunu biliyor,” dediğinde henüz üç adım uzaklaşabilmiştim. Omzumun üzerinden ona bakarken “Bilmemesi aptallık olurdu,” dediğimde burnundan derin bir nefes aldı. “Seni kullanıyor,” dediğinde umurumda değilmiş gibi omuz silkerek yürümeye devam ettiğimde rahatsız edici his etrafımı sarmıştı. Saygın’ın her şeye vakıf olduğunun farkındaydım sadece bunu elimden geldiğince reddetmenin peşindeydim. Bilmesi neyi değiştirirdi? Ben, Gurur’u yenmesi için onu kullanmıyor muydum zaten? Sırf Gurur’u alt etsin diye onunla çalışmayı kabul etmemiş miydim? Bu, karşılıklı bilinen şeylerin susulmasıyla imzalanmış sessiz bir anlaşmaydı. Reyonlar arasındaki koridoru dönerken “Sen Saygın için amaç değilsin, araçsın,” derken onu duymazlıktan gelerek hızlıca kasaya doğru yürüdüm. Şanslıydım ki peşimden gelmemiş, ısrarcı tutumunu sürdürmemişti. Buse’nin sözleri aklımı bulandırmamıştı, başlarda beni tanıyıp tanımadığına dair şüphelerim olsa da spor salonunda işe başladıktan sonra üzerime çevrilen bakışlardan, son olayda Saygın’ın inatla ağzımdan Gurur’un adını almaya çalıştıktan sonra neredeyse açık ettiğim sözlere susmasıyla bildiğini kanıtlamıştı. Bu, ikimiz için de sürpriz değildi. Gittiği yere kadar ikimiz de Gurur’un adını anmayacak, sessizliğimizi koruyacaktık. Söylemek istemiyordum. Sanki söylediğimde aramızdaki iletişimin rengi değişecek gibi hissediyordum. Birbirinden haberdar olmayan bir hasta ve doktor ilişkisi olarak iyiydik, eğer ikimizin de bildiği gerçekler çingene bohçası gibi etrafa saçılırsa boğulacak gibi hissediyordum ve belli ki Saygın da aynı hisler içindeydi ki bana zaten hali hazırda bilinen şeyleri tekrar etmiyordu. Bu, bizim iletişimimizdi. Bizim aramızdaydı. Ama bir gün tüm bunları konuşmamız gerekecekti ve o gün de çok uzakta değildi. Eşyaları güç bela taşıyıp eve döndüğümde annem alışveriş torbaları için beni karşılamıştı. Belli ki babamla bir şeyler yolunda gitmişti çünkü solgun yanaklarına renk gelmiş, küçümseyici bir ifade takındığı dudakları ilk defa gerçekten gülümseyerek kıvrılıyordu. Birlikte malzemeleri mutfağa taşıdıktan sonra küçük mutfakta üçümüz, sanki gerçekten bir aileymiş gibi yemek hazırlarken birbirlerine küçük pembe kalpli bakışlar atıyor, yeni flörtleşen çiftler gibi kaçamak dokunuşlarla temas ediyorlardı. Hazırladığım salatadan arta kalan kıvırcıkların ortasındaki açık yeşil, daha taze küçük yaprakları kemirirken gözlerimi ikisine dikmiştim. Annem elini yakmış, babam annemin parmaklarını üflerken birbirlerine gülümsüyorlardı. Babamla göz göze geldiğimizde “Kusacak mısın?” diye sordu. “Hayır, öyle mi bakıyorum?” diye sorduğumda ikisi de bana dönmüştü. “Evet,” dedi annem. Elimde biten kıvırcık koçanını çöpe atarken “Midemi bulandırdığınız içindir,” diyerek onlarla daha fazla muhatap olmayı reddederek mutfaktan çıktığımda ikisi de sözlerim karşısında dumura uğramıştı. Sağlıklı bir ilişkileri yoktu. Babamın annemden boşanmış gibi geçirdiği neredeyse on yıllık bir süre vardı ve bu sürenin ardından zaten başka biriyle ilişkisi varken gelip annemle arayı düzeltmiş ve muhtemelen bugün çılgın bir birliktelikle birbirlerine olan özlemlerini gidermişlerdi. Onların boşanmış olmaları gerekiyordu ancak aralarında benim gibi bir kızları olduğu için kendilerini mecbur hissediyorlardı. Hissetmelerine gerek yoktu, kazık kadar olmuştum ve şu an kendi evime çıkamıyor olmamın tek sebebi maaşımın giderlerime yetmeyecek olmasıydı. Eh, bir de annemin baskıları vardı. Ben artık onlardan bağımsız bir bireydim lakin onlar birbirine dönmek için beni bahane etmekten çekinmiyorlardı. Şahit olduğum tek bir düzgün ilişki yoktu. Kısa bir duşun ardından kumaş pantolon, ip askılı bluz ve tüm siyahlığı kırması için üzerime beyaz bir örgü hırka geçirerek saçlarımı iki taraftan örüp gözlerimin altını kapatıp yanaklarımı renklendirip aşağı indiğimde beni fark eden annem ve babam birbirleriyle arasını açmıştı. Saygın dakika bir adamdı, gelmesine on dakikada az kalmıştı. Yemek masası hazır, yemekler sıcak ve her şey annemin elinden çıktığı için kusursuzdu. Evdeki tek kusur ikisinin yaşadığı ilişkiydi. Boşanma evresindeyken onların barışmalarını istediğim zamanı düşündüğümde kendime kızıyordum, hastalıklı bir ilişkileri vardı ve bir an önce bitmeleri gerekiyordu. Babam en sonunda evdeki sessizliği bozarak “Lema…-“ diye söze başladığında zilin sesiyle onları arkamda bırakıp doğrudan kapıya yöneldim. Kapının diğer tarafında Saygın’ın olacağını bilmek kalbimin çarpmasına, yanaklarımın ısınmasına sebep oluyordu. Ayaklarım yere değmeden kapıyı açtığımda gördüğüm ilk şey kırmızı güllerdi. Ardından da onun yüzü. Gurur. Elinde tuttuğu devasa gül buketiyle doğrudan, tek bir mimik yapmaksızın yüzüme bakarken göğsümdeki cam kırıklarının eriyip öfkeden bir yanardağ oluşturduğunu ve neredeyse patlamak üzere gri dumanlar saldığını görebiliyordum. Gri duman içimdeki tüm iyi şeyleri zehirlerken parmaklarımı çelik kapının gövdesine, sanki tırnaklarımla koparıp atabilecek gibi sıkıştırdım. “Sabah sevgilin şimdi de sen, el birliğiyle ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diye sorduğumda gözleri kısılmış ve yanaklarını yeniden dişlerinin arasına çekmişti. “Olanlar için özür dilemeye geldim, Lema,” “Bu kez güller seni affettirmeyecek,” “Özür dilerim,” “Özür dileme! Sen beni öldürmeye çalıştın,” diye çıkıştığımda kucağında sıkı sıkıya tuttuğu buketi yavaşça aşağı doğru sarkmıştı. Bana doğru bir adım yaklaştığında gözlerimde ona cesaret verecek tek bir kırıntı yoktu. Hala içimde kenara atamadığım, yılların kazıdığı hislerim vardı lakin bunlardan hiçbiri benim yaşamımdan daha önemli değildi. Hiçbir şey beni yeniden Gurur’a yakınlaştıramaz, onu affetmemi sağlayamazdı; ne güller ne de pahalı hediyeler. “Aklım yerinde değildi, sarhoştum,” “Aaa, gerçekten mi? Tüh ya, bir daha ki sefere biraz daha az iç de kafamı iyi nişan al!” diye bağırdığımda yanaklarını dişlerinin arasında sıkıca eziyordu. Gerçekten pişman olduğu ve öfkesine yenik düştüğü açıktı lakin bu bahane olmayacaktı. Bugün bana bunu yapmaya cesaret ediyorsa eğer yarın yapacağı şeylerin haddi hesabı yoktu. Son zamanlarda onda sevdiğim her şeyi mahvedip içindeki canavarı ortaya çıkardığından bu yana aramızdaki hiçbir şeyin kıymeti yoktu. Bu saatten sonra önemli olan tek şey içimde ona dair tüm hisleri kazıyıp dışarı atmaktı. “Evimin önünü terk et yoksa bu kez gerçekten seni polise veririm,” dediğimde sözlerimin onun üzerinde hiçbir etkisi yokmuş gibi üzerime doğru bir adım attığında ona inatla karşılık verdim. “Lütfen… Bunca yılın hatırına müsaade et, bana sadece beş dakika ver konuşalım,” dediğinde içimden soğuk bir his geçti. Bu, tüm hatalarından sonra beni kendi tesirine almak için yaptığı manipülasyonlardan biriydi. Konuşalım. Kendimi açıklamama müsaade et. Bunların hiçbiri ben değilim. Önemsediğim tek kişi sensin. Konu sen olduğunda aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Her şeyi öfkeyle yaptım. Hep aynı şeyler… “Hayır,” derken bahçe kapısının ardından Saygın’ın siyah Mercedes cipinin geçtiğini gördüğümde gözlerim onu takip ediyordu. Kaçtığım, bilindiği halde sakladığım gerçekle yüzleşme vaktimin geleceğini ve bunun yakın olacağını biliyordum ancak hiç bu kadar yakın olacağını düşünmemiştim. Gurur’un gözleri baktığım yeri takip ederek arkasını döndüğünde Saygın’ın arabasının arka kırmızı fren lambalarını görebiliyordu. Işıkların kızıl halelerinin söndüğünü, kapının açılıp kapanma sesini dinlerken içimde patlayan yanardağdan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Gözlerimi bahçe kapısına dikmiş, kurumuş sarmaşıkların arasından Saygın’ın gölgesini izlerken “Bunca yıllık dostluğumuzu ona mı değişiyorsun?” diye sorarken onu duyuyordum ancak tepki vermek içimden gelmiyordu. Merak ettiğim tek şey Saygın’ın ne yapacağıydı. Gurur’un saldırgan havası pus gibi etrafına çökerken elindeki gül buketini kenara atmış, vücudunu tamamen bahçe kapısına çevirmişti. “Evet,” diye soludum. “Bizimle ilgili tüm iyi ve kötü anları ona değişiyorum.” Saygın’ın gölgesi kurumuş sarmaşıkların arasından sıyrılıp bahçe kapısında belirdiğinde doğrudan göz göze geldik. Üzerinde kumaş pantolon, gri kazak ve paltosuyla özenliydi, elinde iki küçük buket çiçek ve meşhur bir baklavacının karton torbası vardı. Doğrudan göz göze geldiğimizde yüzündeki porselen maskesini kırarak bana gülümserken bu ancak bahçe kapısını açana kadar sürdü. Kapıyı arkasından kapatıp yeniden döndüğünde artık gülümsemiyor, öfkeyle parlayan gözlerini Gurur’a dikmiş saldırgan bir kurt gibi neredeyse hırlayacak bir öfkeyle bize yaklaşıyordu. Saygın’a güveniyordum, öfkesini dizginleyebilirdi ancak Gurur aynı hissettirmiyordu.
Bölüm 37
🔥 37
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.