Unutmak hiç kimse için kolay değildi hele ki unutmaya çalıştığım kişi yirmi yıla yakın bir süredir bana dostluk yapan, birbirimize destek olduğumuz arkadaşım ve her zaman kalbimin bir köşesinde ona karşı sevgi beslediğim adam olduğunda kalbimin ve aklımın derinlerine kazınmış isminin üzerini kapatmak kolay değildi. Kendi evimde, baktığım her köşede onun izleri vardı. Sokakta attığım her adımda onun izi vardı. Her zaman kahve aldığım köşe dükkanda; eve dönerken uğradığım bakkalda, markette; evimizin bahçesindeki çatlak saksıda, hasır koltuklarda; annemin yüzünde onun izi vardı. Gözümün değdiği her noktada ona dair bir iz görüyordum. Bahçemden dışarıya attığım ilk adımda daha birkaç gece öncesinde bana vurmaya çalıştığı o anı hatırlıyordum. Her zaman öfkeli ve hiddetli bir adamdı ancak hiçbir zaman bu öfkeyi bana yahut bize kustuğunu bilmezdim. Boksa başlamasının sebebi de bizzat bu öfkeydi, öfkesini doğru yere aktararak başarıyı getirmekti. Başarılı da olmuştu. Neredeyse… O günden sonra ailelerimi bir akşam yemeğinde buluşmuş ancak babam daha da öfkeden köpürerek eve dönmüştü. Annem ona nazaran daha sakin olsa da tartışmaları başladığında kulaklığımı takarak uyumayı tercih etmiştim. İkisinin arasındaki ilişki öylesine hastalıklıydı ki virüs gibi bana da bulaşacağından endişe ediyordum. Hayatım boyunca babam gibi bir adamla olmaktan korkmuştum, ne kadar kibar görünürse görünsün hayatına aldığı kadını ailesi olarak görmekten aciz, tek başına yaşamaya alışmış ve sözde özgürlüğü uğuruna her şeyi yapabilecek bir adamdı. Her zaman elinin altında, döndüğünde açık bulacağını bildiği kapı da annemin kapısıydı. Boşanma evresi ne kadar hiddetli olursa olsun, annem ne kadar öfkelenirse öfkelensin, ona ne yaparsa yapsın kapıyı açacağını, ona gülümseyeceğini ve yeniden aile hayatını yaşayıp sıkıldığında gidebileceğini biliyordu. Beni annem yetiştirmişti ancak hiçbir zaman onun tavırlarının güzellemesiyle büyümemiştim. Hiçbir zaman onun bu uysal tavırlarını beğenmemiştim. Ev kedisi gibi sahibinin koluna tutunup tırmalıyor, birkaç dakika sonra da biraz ilgi için bacaklarına sürtünüyordu. Annemin tanımı buydu ve ben böyle bir kadın olmayacaktım. Hala Gurur’a karşı içimde bir şeyler vardı ve onu gördüğümde, onu hatırladığımda göğsümün içinde cam kırıkları çalkalanıyor gibi bir hisse sebep oluyordu. Nasıl onu birkaç günde unutabilirdim ki? Yaptığı her şeyin farkında olmama rağmen neredeyse yirmi yıldır benim yanımdaydı, her anımda bana destek olmuştu. Ona hayran olduğum binlerce an vardı ve her biri beni yansıtan aynalarla dolu bir odayı. O beyzbol sopasını bana doğru savurduğunda içimdeki aynalı odada her şeyi paramparça etmişti. Yeniden, tek başıma aynaları çıplak ellerle temizleyip karanlığı çağırmam, onu hayatımdan çıkarmam acı vericiydi. Neyse ki bir işim vardı, Saygın’la çalışıyordum. Cam kırıklarını süpürürken farkında olmasa da kanayan ellerimi görmezden gelmeme yardımcı olan tek kişi oydu. Saygın’la çalışmanın artılarından biri esnek çalışma saatleriydi, onun çıktığı zaman dilimlerinde erkenden çıkabiliyordum ancak kötü yanı da esnek çalışma saatleriydi. Belli bir düzenimiz olsa da o pazar günü spor salonuna gelmek istediğinde ben de onunla birlikte orada olmak zorundaydım. Bu bir yandan iyiydi çünkü zaman geçtikçe içimdeki kırıkları toplamak daha da güç hale geliyordu. Normalde sporcuların belli bir dinlenme günü yoktu ancak iki haftalık bir parkur sürecinden sonra hepsi dinlenme günü olarak spor salonuna geri döndüğümüz pazar gününü seçmişti. Her zaman kalabalık ve gürültülü olan salonda duymaya alıştığın nefes alışveriş sesleri, eldivenlerin kum torbalarıyla çarpışma gürültüsü, minderlerin gürültüsü, koşu bantlarının gıcırtısı ve terle karışmış deodorant kokusu yoktu. Beyaz sabun kokan salon tamamen sessizliğe gömülmüş, sabah dokuz buçuk olmasına rağmen şaşırtıcı şekilde sessizdi. Her biri usta boksörler olmak için çabalıyorlardı. Her biri birbirleriyle rekabet ederken aynı zamanda dost oluyorlardı tıpkı Gurur ve Saygın gibi. Bir zamanlar onlar da toplu bir şekilde antrenmandan kaçan, birbirlerine omuz verip aynı zamanda birbirlerine rakip olan iki kişiydi. Gurur’un toz konduramadığı öğretmeni ne olmuştu da rakibi haline gelmişti? Birbirlerine söz verdiklerini düşünmüyordum, sahaya çıktıklarında ezeli rakibe dönüşecekleri açıktı ancak… O maçta bir şey olmuştu. Gurur bilerek ve isteyerek Saygın’ı yaralamıştı ancak Saygın, Gurur’un kaburgalarının arasında dinmeyen yarasını bilmesine rağmen ona karşı kullanmamıştı. Gerçekten tek taraflı bir ihanet miydi yoksa Korateş cezasını kabul mu etmişti? O maçın ardından Saygın’la tanışana kadar bunlar hiç umurumda olmamıştı lakin şimdi o maçı izlemek için geçerli bir sebep arıyordum. Sadece ihanetinin sebebini merak ediyordum. Neden? Gurur neden bunu yaptı? Neden Saygın aynı şekilde karşılık vermedi? Saygın omzunda spor çantasıyla salona girerken “Hiç şaşırtmıyorlar beni,” diye homurdandığında duvar dibinde bacaklarımı birbirine bağlamış, sırtımı duvara vermiş oturan beni sonradan fark etmişti. “Günaydın, doktorum. Bugün nasılsın?” diye sorarken karşımda dikiliyordu. Siyah ceketinin omuzları sabah düşen çiğ tanelerinden ıslanmıştı. Biraz olsun uzayan saçları alnına yeni yeni dökülmeye başlayacaktı ki yeniden kesmiş, üç numarada kısa kalmıştı. Kirli sakallı, sert mizaçlı tavrını biraz olsun bozmuyordu. Ona dışarıdan baktığımda gördüğüm şey Korateş’ti ancak o özünde Saygın’dı. İkisi birbirinden çok farklıydı. Ona gülümserken “İyiyim, sen nasılsın hastam?” diye sordum. “Hastam? Sana mı?” dediğinde ona gözlerimi kocaman açarak başımı geriye atıp kahkahalarla güldüm. Saygın’ın tarzı da buydu: flörtöz, şakacı ve eğlenceli. “Genel,” dediğimde gülümserken dudaklarını büktü. “Tüh,” derken ikimiz de birbirimize gülümsüyorduk. Bakışmamız yanaklarımın yeniden ısınmasına sebep olurken “Hepsi ekmiş bugün seni,” dediğimde dudaklarını birbirine bastırarak boş salona döndü. “Yiğit de mi gelmemiş?” diye sorduğunda başımı sallayarak onayladım. Ellerini beline koymuş yanaklarını havayla şişirmiş dışarı üflerken gendi etrafında yarım tur atarak boş salonun tamamına göz gezdirdi “Olmadı bu işte,” diye mırıldanırken gözleri etrafta dolaşmayı sürdürüyordu “Nasıl yapsak? Bugün benim de antrenman yapmam lazım, en azından öylene kadar,” derken hiç arayışa girmeden gözlerini üzerime dikmişti. “Bana eşlik edecek birine ihtiyacım var,” derken bahsettiği kişinin olduğum gayet açıktı: Ben. İçimden geçen bu sessiz düşünce kahkahalarla gülmeme sebep olacak kadar kuvvetliydi. Benimle dalga geçiyor olmalıydı aksi takdirde onun dengi olmak şuraya dursun boksla uzaktan yakından tek alakam masaj yapmaktan ibaretti, bu ona yeterli olmazdı. Güçsüzdüm, kelimenin tam anlamıyla çünkü sporsal hiçbir faaliyette bulunmadığım için kaslarım çalışmayı bile unutmuş, vücudumdan taşınmış olabilirdi. Kendi kendime gülümsememi durdurmaya çalışarak başımı iki yana salladığımda aklımdan geçenleri okumuş gibi başını aşağı yukarı salladı. Ben ne kadar kuvvetli bir şekilde başımı iki yana sallarsam o da aynı şekilde başını onaylar anlamda aşağı yukarı sallıyordu. Başımı iki yana sallarken “Hayır,” dedim sesli harfleri uzatarak. Başını onaylar anlamda sallarken “Evet, yavrum. Evet,” dediğinde başımı iki yana sallarken o sihirli kelimeyle duraksayıp vücudumda zerk eden elektriği bastırmaya çalışırken bana kendini beğenmiş bir gülümseme atmıştı. “Hani çok güçsüzdüm,” “Bunu düzeltebiliriz,” derken bana doğru bir adım daha yaklaştığında bacaklarımı kendime doğru çekerek büküldüm. “Karşılığında ne alacağım?” Gülümsedi “Sana sıkı yumruk atmayı öğreteceğim,” derken dudaklarımı büktüm. “Üzerim uygun değil,” Beni baştan aşağı süzdükten sonra “Eşofman, Crocs, tişört… Çok uygunsun bence,” dediğinde ona dişlerimi sıkarak gülümsemeyi sürdürdüm. Pazar günü olduğu için biraz rahat davranmış ve spor giyinmeye karar vermiştim. Scrubs giymek yerine de sadece önlüğümü üzerime aldığım için derin bir pişmanlık içindeydim. “Terliklerle olmaz,” diyerek son bahaneme sıkı sıkıya tutundum. “Çıplak ayaklarla çalışırız. İki dakikaya geliyorum, sen de çalışmaya hevesliymiş gibi görün de ısınalım önce,” dediğinde itiraz etmek için ağzımı açıp peşinden koşmaya çalışsam da beni duymazlıktan gelerek çenesini kaldırıp doğrudan soyunma odasına girmişti. İki dakika bile sürmeden üzerindeki ceketini ve sırt çantasını soyunma odasında bırakıp siyah tişörtü ve şortuyla birlikte soyunma odasından çıkarken gözlerini üzerime dikmişti. Hala olduğum yerde oturup onunla çalışmayacağımı belli ederken bana gözlerini kıstığında ona gözlerimi büyüterek baktım. Aslında kendimi savunma konusunda ihtiyacım vardı, haklıydı lakin ben şiddet içeren şeyleri sevmiyordum. Spor yapmayı da sevmiyordum. “Beni reddetmeye devam edersen seni oturduğun yerden kazırım,” diye beni tehdit ederken ciddi görünmeye çalışsa da kahvemin pipetini dudaklarımın arasında sıkıştırıp uzun bir yudum boğazımdan aşağı kayarken kaşlarımı reddedercesine kaldırıyordum. Gözleri dudaklarımın üzerinde dolaşırken kendi kendine gülümsedi. Gülümsemesine karşılık gülümserken gözleri parlatıcımın bulaştığı pipeti izlerken kahve bardağını hemen yanıma bırakmıştım. “Sana ne yaparsam yapayım bana kızmaya hakkın yok,” diyerek bana doğru adımlarken sanki başarılı olabilecek gibi sırtımı iyice duvara yaslayarak kendimi yapıştırmak istesem de ondan sakındığım bileğimi yakalayarak beni kendine çekerken ayaklarımı yere sabitleyerek direndim. “Ya yanlışlıkla suratıma vurursan?” diye sorarken bacaklarını iki yana açmış, iki elimden beni sıkıca tutarken salıncak gibi kalmış, inatla ayağa kalkmayı ve hareket etmeyi reddediyordum. “Beş yaşında davranan kim şimdi? Otokontrolüm iyi. Vurmayacağım,” dediğinde ellerimi çekmek istediğimde gerçek kuvvetini kullanarak beni tek seferde ayağa kaldırdığında bu kez de ayakta kalmayı reddediyordum. Beni ayakta tutmaya çalışırken iyice sinirlenmiş, yüzündeki keyifli tavır kaybolmuş ve kaşları derinlemesine çatılmıştı. Tok, erkeksi ve neredeyse hırıltılı tonlamasıyla “Lema,” diye uyardı. “Ne yapayım? Sen yavrum, deyince böyle oldu,” dediğimde aniden yüzünde porselenden yapılma ciddiyet maskesi gülümsemenin çarpıcı etkisiyle paramparça olmuştu. Beni ayakta tutmak için asıldığım kollarındaki kaslar gerilmiş, başını geriye atarak sesli bir kahkaha atarken ona sırıtarak aşağıdan bakıyordum. Eğer korkmasaydım, Gurur’un antrenmanlarına katılsaydım ve onunla tanışsaydık bugün nasıl olurduk diye merak etmekten kendimi alamıyordum. Onu tanısaydım belki içimde Gurur’un bu kadar çok anısı olmazdı ve ben onları toplamaya çalışırken bu kadar yaralanmazdım. Onun sahip olduğu tüm anılara belki de en başından Saygın sahip olurdu… Ancak Buse onun çocukluğundan bu yana hayatındaydı, belki de onun hayatına dahil olsaydım Gurur’dan daha fazla zarar verirdi bana. Olduğu halde dizlerinin üzerine çökerken yüzünde hala gülümseme vardı, gözlerindeki yeşillik huzurlu bir dağın eteklerinde dolaşmayı andırıyordu. Sanki temiz hava tüm duyularımı açmış gibi kendisiyle istila ederken ellerimi bırakmamıştı, ellerimi tek avucuna koyup diğeriyle nasihat verir gibi üzerine usulca dokunurken parmaklarının ucunu bileğimde hissedebiliyordum. Dokunduğu parmaklarının altında hızlanan nabzımı hissedecek olma korkusuyla ellerimi çekmek istediğimde büyük eli iki bileğimi aynı anda yakalarken kolunu dizlerimin altından geçirip beni omzuna alarak ayağa kalktığında şokla küçük bir çığlık atmıştım. Çığlığım onun kahkahasını daha da körüklerken kendimi rahatsız hissetmiyordum aksine içimde çocukken oynadığım oyunlardaki yakalanma hissini uyandırmıştı. “İstemiyorum, diyorum sana neden anlamıyorsun,” diye homurdanırken gülerek bana döndü. “Ben istemediğim sürece bana hayır, cevabı veremezsin, Lema,” “Benimle iddialaşma,” diye uyardım onu. Alaycı, yüksek ve kesinlikle beni bir gram ciddiye almadığını belli eden bir tonda yüksek bir kahkaha atarken “Ne yaparsın, yumuşak terliklerinle ağzıma mı vurursun?” diye sorduğunda dudaklarımı birbirine bastırarak kollarının arasında çırpındığımda bana alaycı bir yan bakış attı. “Tamam,” diyerek pes ettim. Şiddete meyilli değildim ancak beni o adamların elinden kurtardıktan sonra söyledikleri aklımdaydı. Güçlü değildim, kendimi savunma konusunda başarlı olduğumu düşünürken abisinin burnuna attığım tekme sadece burnuna geldiği için sızlamasına sebep olmuştu. Daha iyisini yapmam gerekiyordu, bir daha hayatımda taciz edilme ihtimalim herhangi birinin beni kurtarma ihtimalinde daha yüksekti. Her seferinde gelen Saygın olmayacaktı. Her zaman şansım dönmeyecekti bunun farkındaydım. Bir tacizciden kurtulmaktan ziyade içimde öğrenme hevesini körükleyen bir ateş daha vardı: Gurur’a vurmak istiyordum. Bana vurmaya cesaret etmesine karşılık ona sıkı bir yumruk indirmek, kanamasına sebep olmak istiyordum böylelikle belki de ondan dökülecek bir damla kana sebep olduğum için benden aldığı yirmi yılın karşılığı sayılabilirdi. Beni yere bıraktığında tek kaşı havada bana bakıyordu, ayağımdaki terliği çıkarırken dudakları keyifle büküldü: “İyice ısıtalım seni,” dedi. Sözleri sadece bedenen ve spor faaliyetleri için bir ısınma egzersizi kastında olsa da ben onun kapıdan girdiğini gördüğüm ilk andan bu yana sıcaktım. Onun ısınmak için yaptığı egzersizler gözümün önünde belirdiğinde “Herkes kendi yöntemiyle ısınsın,” diyerek ellerimi göğüs hizamda havaya kaldırdım. Bana gözlerini kısarak bakarken “Senin ısınma turun benim yıllık egzersizim,” dediğimde tavrını bozmadı. “Sen Fizyoterapi Uzmanısın, böyle şeylere yatkın olman gerek,” “Doktor olmam gerekiyordu, puanım bu alana yetti,” dediğimde ikimizde güldük. “En azından ısınma konusunda beni özgür irademe bırak,” dediğimde teslim olurcasına ellerini göğüs hizasında kaldırıp koşu bantlarına doğru yürürken omzunun üzerinden bana bakmış, suratımdaki sert ifadeyi korumaya çalışarak ona kaşlarımı çattığımda bana gülümseyerek önüne dönmüştü. O koşu bandında on beş dakikalık hafif tempolu yürüyüşten koşuya geçen bir ısınmanı ardından bandın kenarında hazırda bekleyen temiz, beyaz havluyu alarak ensesine atıp yüzündeki terleri sildiğinde ben rutin, ilkokuldan kalma esneme hareketleriyle zaman öldürmüştüm. Ona göre daha sakin bir şekilde kaslarımı hazırladığım için bu durum onu memnun etmese de benim profesyonel bir sporcu olmadığımı hatırladığında laf atmak için açtığı ağzını kapatıp malzeme odasına doğru yürüdü. Soyunma odasında geçirdiğinden daha fazla zaman geçirdi, çıktığında elinde iki çift parmaksız eldiven vardı. Kendi eldivenlerini parmaklarına geçirirken uslu bir çocuk gibi ringin kenarında onun gelmesini beklemiştim. Bana eldivenleri uzatırken “Boks bandajı takmayacak mıyım?” diye sorduğumda bana kaşlarının altından baktı. “Sen önce yürümeyi öğren,” dediğinde ona gözlerimi kısarak baktım. Eldivenleri elime geçirirken “Bana kibar davran, ben senin öğrencin değilim doktorunum,” dediğimde sesli bir kahkaha attı. Uzanıp cırtını yeni kapattığım eldivenli elimi alarak daha sıkı kapatırken “Şu an öğrencimsin,” dedi ve uzanıp diğerini de aynı sıkılıkta kapattı. “Sen bilirsin, bu eldivenleri çıkardığımda sen de benim hastam olacaksın,” dediğimde dudaklarındaki hafif tebessüm iyice genişlerken büyük elleri belimi kavrayarak ringin kenarlarındaki mindere oturttuğunda parmaklarının belimi sarması, başparmaklarının karnıma baskısıyla sesim kesilmişti. Kesinlikle birçok kişinin beğeneceği bir adamdı ve birçok kişiyi olduğu gibi beni de etkileyecek birçok haline şahitlik ettiğim için dokunuşlarından artık bariz bir şekilde etkilenmeye başlamıştım ancak buna bir sınır koymalıydım. Aramızda görünmez bir bariyer vardı ve bunu aşamazdım. O, Korateş’ti. O bariyerin arkasında kalmam için daha geçerli bir sebep olamazdı. İrademi kontrol altında tutmalıydım. Yapacağım tek bir yanlış hamle ikimizin arasındaki dinamikleri sonsuza dek yok ederdi ve bu yok oluş Gurur’un zaferini kapımın önüne bırakırdı. Gurur’un kazanmasını istemiyordum. Gurur’un kazanmasını ikimiz de istemiyorduk, tek ortak noktamız buydu. Saygın ellerini ringin yumuşak minderlerine yaslayarak kendini yukarı çekerken halatların altından yuvarlanıp kendini diğer tarafa attığımda o her zaman yaptığı gibi halatların arasından geçmişti. Yuvarlandığım yerde kalıp kollarımı iki yana açtığımda adımlamayı bırakıp ringin ortasında bana döndü. “Çok yoruldum,” dedim yumuşak minderlerin üzerinde kendime uyuyacak sıcak bir köşe yaratmaya çalışırken. Büyük kollarını göğsünde birleştirip bana çatılmış kaşlarının altından bakarken tek bir şey söylemiyordu. Gülümsedim. Tepkisiz kaldı. Olduğum yerde tıpkı bir yıldız gibi kollarım ve bacaklarım açık uzanırken küçük bir çocuk gibi debelendim ancak tek bir tepki vermedi. Evet, komik olma kısmını ringin halatlarının diğer tarafında bıraktığımız için tüm ciddiyetimi sırtlanarak ayağa kalktığımda başını hafifçe sallayarak bana bakıyordu. Gerçekten otokontrolü iyiydi. Çatılmış kaşlarıyla duygusuz bakışı o kadar sinirlerimi bozmuştu ki yumruklarımı iyice sıktım. Bunu fark etmiş olacak ki göğsünde bağladığı kollarını çözerken “Vur bana,” dedi. “Neden?” “Yumruklarının tadına bakmak istiyorum,” dediğinde ona kaşlarımı kaldırarak baktım. Bu cümleye ciddi olma ihtimali vermesem de son derece ciddi bir şekilde bana bakıyordu. “Atabileceğin en sıkı yumruk olsun çünkü ikinci olmayacak.” Parmaklarımı esneterek kasılan kaslarımı gevşetirken gözleri ellerime kaydı, halihazırda ruhsuz olan ifadesi parmaklarımı gördüğünde gözlerindeki ışıltıyı söndürmüştü. Bu hareketi hatırlıyordu, Gurur öfkesinden gözü döndüğünde kendini sakinleştirmek için aynısını yapardı. Bu hareketi ona Gurur’u hatırlatması içi yapmamıştım, gözlerini ellerime çevirene kadar ne yaptığımın farkında bile değildim. Dalgın gözlerini fırsata çevirerek yumruklarımı açıp kapatırken hızla çenesine doğru yumruğu salladığımda bileğimi göğüs hizasında yakaladı. Suratına yaklaşamamıştım bile… “Yüzüme vurmak yok,” dedi bileğimden tutarak elimi indirirken. Tek kaşımı imalı bir şekilde kaldırdım “Güzelliğin mi bozulur?” diye sordum alayla. “Eh artık bekar bir adam olduğumuza göre piyasada yerimiz de var,” derken en az benim kadar alaycı görünmesine rağmen başka kadınlarla tek gecelik takılma ihtimali aniden huzurumu kaçırmıştı. Bileğimi parmaklarının arasından çekerken “Senin bu tür bir adam olabileceğini bilmiyorum,” dediğimde güldü. “Ben de bilmiyordum,” dediğinde onun çocukluktan gelen ilişkileri gözümün önünde belirdi. Biz Gurur’la ne kadar eskiysek Buse ile onun arasındaki ilişki de o kadar eskiydi. Birbirlerinin birçok ilklerine, en derin arzularına, en yasak anlarına ve en tehlikeli sırlarına sahip olan iki arkadaşlardı. Eğer göründüğü kadar sadıksa belki de hayatında Buse’den başka kimse olmamıştı. Kalbinde Buse’den başka bir kadına yer vermemişti. Şimdi ona karşı olan tavrının sebebi tamamen gururu ve incinen egosuydu, eğer şartlar farklı olsaydı ona kollarını açardı. “O senin ilk sevgilin miydi?” diye sorduğumda yavaşça başını onaylar anlamda sallarken güç bir yutkunuş adem elmasını hareketlendirmişti. Cevap vermek yerine yumruklarımı kaldırmamı işaret ettiğinde ona itaat ederek sıkılı yumruklarımı kaldırıp yeniden ona saldırmaya hazırlandım. “İlkleri unutmak zordur, hele de senin gibi çocukluktan gelecek kadar uzun süreliyse,” dediğimde güldü. Etrafımda yarım tur atıp omuzlarımı geriye çekerken “Birçok konuda ilkimdi, benim ömrüm onunla geçti,” derken ona omzumun üzerinden baktım. Ringe çıkmadan önce ayakkabılarını çıkardığı için çıplak ayakları ayaklarımı iterek bacaklarımı aralarken beni kendine doğru çektiğinde sırtım sert göğsüne değdi. Karşıma geçerken “İnsanlar bir kere aşık olur, sen de benim gibi hakkını ziyan etmişsin,” dediğimde hafifçe gülümseyerek yumruklarını kaldırırken aniden Korateş gülümsemesiyle yumruklarının arkasından bana bakarken dizlerimin titrediğini hissediyordum. Kırmızı başlıklı kızın kurtla karşılaşması gibi bana yumruklarının arkasından bakarken biçimli kaşları gözlerinin üzerine düşmüş, yeşil gözleri ışığı daha az aldığı için koyulaşmış ve gözbebekleri büyümüştü. Hem kırmızı görmüş bir boğa gibiydi hem de kurt gibiydi. O an ona bakarken kuzu postunun altındaki kurt mu yoksa kurt postu altındaki kuzu mu olduğunu kestiremiyordum. Yüzünde, gözlerinde av ve avcının mücadelesini okuyabileceğim derin bir ateş vardı. “Hiçbir şey ziyan olmadı, sadece zamanını bekliyor,” dediğinde güldüm. “Buse’nin geri dönmesini mi bekliyorsun?” dediğimde güldü. “Hayır, hayır… Boş ver.” Beni tanıma ihtimaline karşılık boğazımı temizledim, birbirimize buğulu bir camın arkasından şeffaftır “Dişe diş bir adam mısın?” diye sorduğumda bana tepeden alaycı bir bakış attı. “Şunu unutma, ben hiçbir zaman bire bir almam, Lema. Bire bin alırım.” Onun lakabının Korateş olması tesadüfi değildi, bir anda bulunmuş havalı bir isimden öte gözlerine bakarken neden bu lakabı aldığını anlıyordum. Kendisi içten içe yanan bir ateşti ve ona dokunan herkesi kül etmekte ustaydı. Bana defalarca kez ona vurmamı söylese de her birini engellemiş, benimle alay etmiş ve hiçbir şey bilmediğimi kabul ettiğim halde benimle dalga geçerek içimdeki hırs duygusunu körüklemişti. Yaptığımız şeyin bana yumruk atmayı öğretmesi gerekirken onun alaycılıklarıyla kovalamaca oyununa dönmüştü. Yumruklarım iki yanımda sıkılı, ringin ortasında nefes nefese Saygına’a bakarken “Ne yapıyorsun sen? Dalga mı geçiyorsun benimle?” diye bağırdığımda başını geriye doğru atarak yükse sesli bir kahkaha attı. Sırtımı dikleştirip burnumdan derin nefesler alırken “Bana yumruk atmayı öğretecektin hani?” diye sordum. “Önce beni yakala, sonra yumruk kısmını öğrenirsin,” “Biraz yavaş hareket et o zaman,” diye çıkıştığımda kibirli gülümsemesiyle karşılık verdi. “Ben senin dengin değilim, sadece normal biriyim.” “İlk dersimiz şerefine,” diyerek bana yaklaştığında ona gülümsedim. Ona masaj yaparken, esneme egzersizleri sırasında kendi maçlarını izlerken hepsinde yaptığı bir hareket vardı. Son final vuruşundan önce rakibinin dizinin arkasına diziyle vuruyor, onu dizlerinin ve ellerinin üzerine yalvarırcasına düşürdüğünde zaten tüm saha onun öldürücü darbeyi vuracağını bildiği için zafer çığlıklarıyla rakibini dibe çekip onun ateşini körüklüyorlardı. Temelde basit bir hamleydi, iki köpeğin boğuşması gibi birbirlerine yakın duruyorken Saygın adamı savurmadan önde diziyle dizinin arkasına vuruyordu, bu darbe dengesini bozduğu için adam dizlerinin üzerine düşüyordu. Adil değildi ancak Korateş bunu yaparken zaten zaferi almış oluyordu. “Biraz da tam tersini deneyelim, nasıl olur? Sen bana saldır,” dediğimde gözleri kısıldı. “Canına mı susadın, yavrum?” dediğinde ona kaşlarımı kaldırarak gülümsediğimde kaşlarını kaldırarak gülümsedi. Bu bakışın anlamı basitti: Yavrum mu? Yavrum. “Farz et ki susadım, beni bundan mahrum mu bıracaksın yavrum?” dedim son kelimenin üzerine özellikle vurgu yaparak. İç geçirdi “Merak ediyorum gerçekten ne yapacaksın?” diyerek yeniden saldırı pozisyonu alırken ben de bana gösterdiği şekilde pozisyon aldım, gözleriyle ayağımı işaret ettiğinde biraz önce öğrettiği şekilde biraz daha geriye kaydırdığımda onay almıştım. Başını sağa sola omuzlarının üzerine yatırırken gözlerindeki ateş etrafa sıçradı ve karnıma doğru yumruğunu savurduğunda onu taklit ederek yumruğunun altından arkasına geçtim. Ağırlığının büyük çoğunluğunu verdiği dizinin arkasına dizimle vurduğumda dengesi şaşmıştı. Dizlerinin üzerine yere düşmesini beklerken beni kolunun altına alıp başımı sıkıştırırken “Tereciye tere satmaya mı çalışıyorsun?” derken dengesini toplamış, ağırlığını üzerime vererek beni kolunun altında sıkıştırırken keyifle gülüyordu. “Dengeni bozdum,” dediğimde daha yüksek sesli bir kahkaha attı. Beni serbest bıraktığı anda kaçmak için hareketlendiğimde bana çelme takıp yere düşürmüştü. Ben yerden kalkmaya çalışırken kahkahalarla gülüyordu. Öğretmen konumunda tamamen bir zorbaydı. Alaycı, ezici ve kesinlikle insana rahatsızlık verecek kadar kibirliydi. Alev alev parlayan gözlerine dişlerimi sıkarak bakarken topuğumu ayağında rahatsızlık yaşadığı tendonuna vurduğumda acıyla dizlerinin üzerime, ayaklarımın önüne düştü. Burnundan soluyarak bana bakarken alaycılığı ve kibiri ortadan kaybolmuştu. İlk kez bu kadar saf bir öfkeyle karşılaşmıştım. Dizlerimin üzerinde emekleyerek kaçmak istediğimde ayak bileğimi tutarak beni kendine doğru çekerken tişörtüm göğüslerimin altına kadar sıyrılmış, belimi iyice açığa çıkarmıştı. Üzerimi düzeltmeye çalışırken Saygın bileklerimi tutarak mindere sabitlediğinde kalbim deli gibi çarpıyordu. Bir dizi bacaklarımın arasında, pençesine aldığı bir kuş gibi sıkışıp kalmış halde kendimi onun merhametine teslim etmiştim. Kalbim boğazımda sıkışmıştı, yutkunmak için uğraşlarım beyhudeydi. Yapacağı şeyin ne olduğunu bilmiyordum ancak henüz birkaç hafta öncesine kadar abisi yaralı kolunu sıkıp onu zorladı diye delicesine bir cesaretle önüne atlarken şimdi hırsıma yenik düşerek onun yaralı bacağına vurmuştum. Öfkesinde, yapacağı her şeyde haklıydı ve ben buna razıydım. Sıkı sıkıya kapattığım gözlerimi araladığımda yüzü yüzümün üzerindeydi, gözleri gözlerimde, yanaklarımda dolaşırken öfkeyle kükremediğini beklediğim ağzı gülümsemeyle kıvrıldı “Yanakların çok güzel pembeleşti,” derken gözlerini gözlerime çevirmişti. Boştaki sıcak eli yanağıma dokunduğunda daha da ısınmıştım. Teninden yayılan ateş, en derinlerimde yankılanırken parmakları nadide bir eserin pürüzsüz bir parçasına dokunur gibi varla yok arası yanağımın üzerinde gezerken ona yakındım. Daha da yaklaşmak istiyordum. Sert dudaklarının dudaklarımı ezmesini, aralamasını istiyordum. Onu öpmenin nasıl bir his olduğunu, aralanan dudakları arasında almayı beklediğim tadın neye benzediğini merak ediyordum. Tenim çıplak tenine değdiğinde içimde filizlenen hislerin onda nasıl yankılandığını görmek istiyordum. Aramızdaki bariyeri kırıp o anlarını görmek, içimde yankılanmasına müsaade etmek istiyordum. Sıcak yanağımın üzerinde dolaşan parmakları yanağımı kavrarken ona doğru başımı uzattığımda dudaklarımın üzerinde dolaşan gözleri benimle aynı anda gözlerimi buldu. O an emindim. Korateş’in beni cayır cayır yakmasını istiyordum.
Bölüm 36
🔥 36
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.