Yapamadım. Çıkan yangında Saygın’ın da yanmasını göze alamadığım için sustum. Saygın cevabımdan sonra hiçbir şey için uğraşmamış, bir daha soru sormamıştı. Kahvaltıya oturmayı reddederek gelen çekiciyle birlikte çok sevdiği arabasını araca bindirip peşinden kendisi de yola çıkmıştı. Bana söylediği tek şey spor salonuna gitmeyeceği için benim de gitmeme gerek olmadığıydı. Ağzında bir kelime daha çıkmasını, bana başka bir şey daha söylemesini beklesem de o sınırı geçip hiçbir şey isteyemedim. Tüm gün yatakta kıvranıp kendime acı çekme konusunda izin vererek bir şekilde geçmişti, güçsüz bir şekilde fikrimin arkasındaydım ancak her an vazgeçmeye meyilliydim. Gurur’a olan öfkem gözümün önünü buğulandırıyor, hırslanmama ve daha fazla canının yanması için her şeyi yapmayı göze almama sebep oluyordu. Her seferinde onu tanıdığımı kendime hatırlatıyordum. Bilerek yapıyordu. Saygın’ın ona saldırmasını, onunla aramdaki ilişkinin mahvolmasını istiyordu. Bu çöküşün asıl sebebi olamaya yemin etse de kendi elleriyle olduğunu kimseye göstermezdi. Kenara geçip başıma bela ettiği şeyleri izlerken katlettiği gerçeğimle pislenen ellerini güzel eldivenlerinin arkasına saklayıp bana kucak açarak her zaman onun için beklediğini düşünmeme sebep olacaktı. İçimde kök salan hisleri bir anda yok etmemin imkanı yoktu ancak ondan uzakta kaldığım her gün önümü daha berrak görüyordum. Artık onun suçlarının üzerini örtüp ona bahaneler üretmek yerine onu yargılayabiliyordum. Onu bir başkasının gözüyle görebiliyordum. Yine de kalbim sızlıyordu. Tüm günün zor olduğu yetmiyormuş gibi daha zoru da işe gitmek zorunda kaldığım gündü. Saygın’a karşı çenemi kapalı tutmak, ileride Gurur’la olan ilişkim ileride sırtımdan saplanacak hançerler halini almıştı. Birisi, bir gün çıkacaktı ve herkesin bildiği şeyleri bağırarak dillendirecekti. O zaman gözlerimin arayacağı ilk insan Saygın olacaktı. Bilmesini, her şeyin farkında olarak benimle çalıştığını… Her şeyi bilerek bana güldüğünü umut etmekten başka çarem yoktu. Belki de dürüst davranmalıydım. Evet, Gurur’u tanıyordum. Bunu istiyordu lakin atladığım bir nokta daha vardı. Saygın da Gurur’u tanıyordu. Onun neler yapabileceğini, kendini kızıştıracağını fark etmiş olabilir miydi? Akıllı bir adamdı ancak öfkesini kontrol edebiliyor muydu? Dün bana öfkelenmemiş, öyle olsa bile bunu bana yansıtmamıştı. Bağırmamış, istediği cevabı alamadığında küçük bir çocuk gibi etrafı yıkıp huzursuzluk çıkarmamıştı. Sakin tavrını korumayı sürdürmüştü. Ne kadar sinirlenirse sinirlensin çizgisini bozmamıştı. Beni bıraktığı için babama teşekkür ederek arabadan inerken ben salona girene kadar arkamdan uzun uzadıya bakmıştı. Girişteki Korateş maketini görmezden gelerek kartımı okutup içeri girdiğimde sabahın erken saatleri olduğu için içerisi sakindi. Sporcular yeniden parkura gideceğimiz için giriş saati konusunda daha esnek davranıyorlardı. Kolumun altındaki büyük çantama sıkı sıkıya tutunarak boş salonu arşınlayıp muayene odama yönelirken kapısının açık olduğunu gördüm. Ben kapıları açık bırakmazdım, kapıya doğru yürürken jaluzilerin arkasında baktığımda Saygın ve karşısında iyi giyimli bir adam oturuyordu. Üzerinde bej ve kahverengi tonlarında ekoseli süveter, bej pantolon ve beyaz gömlekle saçları düzgünce sağ tarafına doğru yatırılmıştı. Kaşlarımı çatarak içeri girerken “Günaydın,” dedim. İkisi de gözlerini bana çevirirken “Günaydın,” dedi. Adam ayağa kalkıp bana elini uzatırken “Avukat Aydın Demir,” diyerek bana elini uzattığında kafamdaki soru işaretleriyle birlikte elini sıktım. “Lema Eronat,” diyerek kendimi tanıttım. Masanın etrafında dolaşıp sandalyeme otururken gözlerimi Saygın’a dikmiş bana bir cevap vermesini beklerken ifadesiz, duygusuz gözlerle bana bakıyordu. Dün bana bir şey olup olmadığını merak eden, sıkıca sarılan adam gitmiş yerini tamamen cansız, alev alev yanan gözlerle Korateş almıştı. Avukat üzeriyle uyumlu kahverengi deri dosya çantasından kağıtları çıkarırken “Yasal takiple süreci uzatmamak adına şahsi bir anlaşmanın iki taraf için verimli olduğu aşikar,” derken kağıtları önüme koydu. Ne olduğunu anlamak için Saygın’ın yüzüne baktığımda hiçbir şey açık etmeme konusunda kararlıydı. Parmaklarımın arasına aldığım kağıtları kurcalarken çıkarılan faturayı anlamaya çalışırken arabanın hasar tutanağını, fotoğraflarını gördüğümde hissettiğim tek şey şaşkınlıktı. O kadar şaşkındım ki kendi kafamın içinde sürekli düşünüp duran, düşündükçe konuşan sesi duyamıyordum bile. bile. “Sana arabamın kıymetli olduğunu söylemiştim.” Gözlerimi elimde tamamen maddi değer taşıyan sözleşmeden kaldırıp ona çevirdiğimde paranın umurunda olmadığı açıktı. Arabası kıymetliydi ancak söz konusu olan araba değildi. Adının hakkını verircesine birer ateş parçasıymış gibi parlayan gözlerine bakarken bunun maddi bir ceza olmadığını gözlerinden okuyabiliyordum. Beni sınıyor, yavaşça tırnaklarını derime geçirerek beni sıkıştırıyordu. Yüzü sakindi, duygularını açık eden tek yer gözleriydi. Bana karşı bu denli öfkeli olmasının sebebini anlamaya çalışmak istemiyordum. Bildiği şeyleri duymak, parçalamaya hazır dişlerinin arasına onun adını vermemi bekliyordu. “Ben arabamı sana emanet ettim, sen de ona zarar verdin,” derken itiraz etmek için ağzımı açtığımda duvar gibi elini kaldırarak beni susturdu. “Sen değilsen, kim olduğunu söyle.” Dişlerimi birbirine bastırarak önümdeki dosyaya baktım. Birikmiş paramı ve üstüne babamın aldığı arabayı koysam bile çıkarılan masrafları ödememin imkanı yoktu. Annemi bu kadar yüklü bir miktarı ödemeye mecbur bırakamazdım, eczanenin gelirleri ancak bize yetiyordu. Böyle bir miktarda para ancak babamdan çıkardı ve ben ondan tek kuruş istemiyordum. “Ne yapacaksın?” diye sordum doğrudan zehirli yeşil gözlerinin derinliklerine bakarken. Gözlerini benden alıp doğrudan karşısında oturan avukatına çevirirken “Aydın bey, kafeteryanın kahveleri güzeldir, benim adıma bir bardak kahve için,” dediğinde adam güç de olsa odadan çıkması gerektiğini anlayarak telefonunu alıp kapıyı arkasından kapatarak odadan çıktığında Saygın gözlerini yeniden üzerime çevirdi. “Beş yaşında çocuk değilim, mantıklı kararlar verebilecek olgunluktayım,” dediğinde ona gülümsedim. Elbette. Babam da ellisinin ortasında olmasına rağmen aynı şeyleri söyleyebilir ama değil. Dirseklerimi masaya yaslayıp parmaklarımı çenemin altında birleştirirken “Seni tanımıyorum bu yüzden senin beni ikna edebilmen gerek,” dediğimde kararlıydı. Beni ikna etmekten ziyade mecbur bırakmaya hevesliydi. “Gözümü üç beş kuruşla korkutman açıkçası senin olgun biri olduğunu desteklemiyor,” dediğimde gözlerini kısarak bana baktı. Dudakları gülümseme ifadesiyle dalgalanırken alaycılıkla parlayan gözleri onu destekliyordu. “Sadece sana pazarlık sunuyorum, Lema. Eğer sen bana kim olduğunu söylersen bu masraf dosyası doğrudan onun önüne gidecek,” derken bana sunduğu alternatifte cevabı bildiği açıktı. Masraftan kastı tıpkı benim gibi maddi mi olacaktı yoksa tam aksine yumruklarının ödeyeceği bir bedel miydi bilmiyordum ancak ikincisi daha yakındı. “Bu kadar mı?” “Evet,” dediğinde güldüm. Sayfaların altına adımı yazıp imzamı atarken “Üzgünüm, seni tam olarak tanımıyorum. Şiddetle davranıp kariyerini mahvetmene izin veremem,” derken sessizdi. Son sayfaya imza attıktan sonra dosyayı ona uzatırken “Bu yıl geri alacak bir şanın var,” diyerek kararlılığımın altını çizdim. “Sen Korateş’sin. Kimsenin bunu elinden almasına izin vermeyeceğim.” Alayla gülümseyerek elimdeki dosyayı alırken huzursuz, aceleci yahut şüpheci değildi. “Aptal yerine konulmaktan pek hoşlanmam, Lema,” derken ayağa kalkmış, ellerini masanın ortasında ikiye açarak üzerime doğru eğilirken “Başlangıçta seninle anlaşabileceğimi düşünmüştüm çünkü kendine güveniyorsun. Kendine güvendiğin için de karşındaki insanla dürüst bir şekilde iletişim kurabiliyorsun,” derken bu kez gözlerini kısıp onu izleme sırası bendeydi. “Sana güvenebileceğimi düşünmüştüm, belli etik değerlerin vardı ancak… Sen bana ihanet ediyorsun.” “Sana ihanet etmiyorum,” diyerek kendimi savundum. “İhanetin tanımı nedir? Yalan söylemek de ihanet sayılmaz mı? Gerçeği saklamak? Aldatmanın sadece tensel bir şey olduğunu mu düşünüyordun? Her şey sözlerde biter… Güven hissinde…” derken sözleri kızılcık sopası gibi havada çınlayıp tenimde şaklıyordu. “Ama unutuyorsun, Lema. Her zaman unutuyorsun. Seni, ben seçtim.” Boğazımda koca bir düğüm oluşmuştu. Biliyor muydu? Biliyor olması beni niçin şaşırtıyordu ki? En başından bu yana zaten bunun farkındaydım. Her zaman bir ihtimal vardı. Her zaman beni tanıdığına, kim olduğumu bildiğine dair bir his… Hayır. His değil, bariz bir gerçek vardı. “Neden beni seçtin?” diye sorduğumda gülümsedi. Geriye çekilirken “Güvenmek için,” dediğinde bu beklemediğim bir cevaptı. Beklemediğim ve aynı zamanda konuyu saptırıp dikkatimi dağıtacak da bir cevaptı. Benim kim olduğumu bilmesine rağmen sözlerinden bunu çıkarmak mümkün değildi. Doğruyu cam fanusun içinde görebileceğim bir yere koymuş, uzanmamı yasaklamış gibiydi. Parmaklarını kağıtların arasında dolaştırıp ikiye ayırdıktan sonra bana ait olan kısmı önüme bıraktı. “Yarım saate antrenman için parkura doğru yola çıkarız,” dedikten sonra arkasından kapıyı kapatarak odadan çıktı. Ne sorduğum sorunun cevabını alabilmiştim ne de kendim bir cevap verebilmiştim. Kendimi koltuğuma bırakırken tuttuğum nefesimi sakince dudaklarımın arasından verdim. Gerçekten biliyor olsa eminim ki bir noktada bunu açık ederdi lakin o sessizliğini korumayı sürdürüyordu. Beni köşeye sıkıştırıyor ancak kendisi, hiçbir şeyi açık etmiyordu. Bu, onun gerçekten bir şeyler bildiği kısmını saklıyordu. Gerçekten kim olduğumu bilse bile bunu dillendirmiyordu. Kafamı karıştırıyordu. Ne istiyordu? Bildiği şeyleri benden duymak mı istiyordu yoksa sadece şüphelerden ibaret miydi? Kafamı dağıtmak adına imzaladığım belgeleri yeniden havaya kaldırdığım göz gezdirdiğim satırlar gözlerimin kocaman açılmasına sebep olmuştu. Arabanın aldığı hasar tutanağında ne kadar zararı olduğunu görmüş ancak bununla ilgili düşünmemiştim. Tüm faturayı bana kesmişti ancak şanslıyım ki on iki ay vadeye bölmüş ve masraflara faiz işlememişti. Bir taksit benim maaşımın on dört katıydı! ON DÖRT! Saçlarımı çekiştirerek arkama yaslanırken kendime derin nefes almayı telkin ettim. İlk taksit bu ay sonunda başlıyordu ve onu birikmiş paramın neredeyse tamamın yatırarak geçebilirdim ancak kalan on bir taksiti yatıramazdım. Öfkeyle kağıtları yumruğumun arasında sıkıştırıp ayaklanırken kapıya doğru ancak bir adım atabilmiştim. Ne olacaktı? Ödemelerin karşılığından benden Gurur’un adını isteyecekti ve ben de ona vermeyecektim. Gurur’un adını duyduğunda ne tepki vereceğini, nasıl davranacağını bilsem belki işler benim için daha kolay olurdu. Bana gösterdiği tarafı her zaman pasif agresif tutum içindeydi ancak Gurur’a ne yapardı? Çenemi kapattım ve koltuğuma oturdum. Ona henüz kim olduğunu söyleyemezdim, bu fevri davranıp gerçek hayatta birebir hesaplaşma ihtimali taşıyordu. Gerçek hayatta Saygın’ın Gurur’a saldırması federasyonun onu sadece bir maçtan değil tüm maçlarda men etmesi demekti. Belki ringde onun karşısına çıkarken kim olduğunu söylerdim ancak bugün ona kim olduğunu söylemeyecektim. Ağzımdan kim olduğunu duymayı beklerken bunu dillendiren ben olmayacaktım. Sessizliği kabullendim. Lakin sessizliğim beraberinde getirdiği bir ağırlık da vardı. O günden sonra Saygın’la olan iletişimim iyice zayıflamıştı. Selamlaşmaktan öteye tek konuşmamız neresine masaj isteyip egzersizleri hakkındaydı. Sağlığı hakkında konuşmaktan daha fazlasını yapmıyorduk. O gün anlaşmayı imzalayarak sessizlik gömleğini giydiğimden bu yana Saygın bana karşı eskisi gibi değildi. Daha uzak… Mesafeliydi. Ona sataşmalarıma karşılık vermiyor, benimle sohbet etmiyor, nasıl olduğumu sormuyor yahut bana doktorum diye seslenmiyordu. Jaluzilerin arkasından ne zaman ona baksam ringin ortasında ya birini çalıştırıyordu ya da biriyle birebir antrenman yapıyordu. Akşamları vedalaşmadan birbirimizden ayrılıyor, kimi zaman ne zaman çıktığını bile bilmiyordum. Bir keresinde tüm gün ağrıları için yanıma uğramamış, onu egzersizleri için aradığımda telefonunu bile açmamıştı. Başta aynı hisler içinde ona kızgın olduğum için aynı tavrı koruyor olsam da günler geçtikçe bu rahatsızlık beni tedirgin etmeye başlamıştı. Sürekli onunla sessiz kalmak, huzursuz havanın nerede olursak olalım buz gibi tenimi kaplıyor olması beni rahatsız hissettiriyordu. Onun derdi sadece araba değildi, belki de araba bile değildi. Onun derdi Gurur’un adını benim ağzımdan duymaktı ve ben bunu henüz yapmayacaktım. Sessizlik içinde gözlerimi camdan dışarıya çevirmiş yeşile dönen ormanı izlerken onun da karşılık vereceği bir sohbet konusu açmaya çalışıyordum. Bir şekilde yeniden konuşmaya başlamamız, açılan aramızı kapatmamız gerekiyordu. Ben onunla yakın olmak istiyordum. Arabanın içini dolduran telefon gürültüsüyle gözlerimi radyoya çevirdiğimde tanıdık telefon numarasıyla gözlerim kısıldı. Saygın’la aynı şekilde merak duygusuyla gözlerimiz kısıldığında aklımdan geçen tek şey Saygın’ın numarasını nereden bulduğuydu. “Saygıncığım, merhaba. Ben Lema’nın annesi Gamze. Numaranı Lema’dan aldım,” derken Saygın yeşil gözlerini bana çevirdiğinde başımı iki yana sallayarak reddettim. Almadı. Kesin telefonumu kurcalayıp numaranı çalmıştır. “Merhaba, Gamze hanım. Nasılsınız?” diyerek tam da annemin hoşlanacağı türde onunla kibar bir şekilde konuşurken annemin abartılı ilgilisi ve nezaketiyle iyice omuzlarımı kendime doğru çekerek deri koltuğun içinde kaybolmak için buruştum. “Çok tatsız bir olay yaşadık, inan Lema o günden bu yana kendini çok kötü hissediyor. Sürekli bana ne yapacağını soruyor. Sanırım aranız bozuk,” dediğinde annemin sözlerine karşılık hayret ifadesiyle gözlerimi kocaman açarken yeniden Saygın’ın çatılmış kaşlarının altından sert bakışlarıyla çarpıştığımda başımı iki yana sallayarak onu ikna etmeye çalışsam da tepkisizliğine karşılık gözlerimi camdan dışarı çevirdim. Abart anne. Biraz daha abart. “Aramız kötü değil,” dediğinde alayla başımı salladım. Aynen öyle, eminim. “Ama benim içim rahat değil. O sabah moralin bozuk olduğu için kahvaltı da yapmadın bizimle. Parçası olduğumuz sorundan dolayı ailecek çok üzgünüz. Elbette telafisi olmaz ancak pazar akşamı senin için de uygunsa seni bekliyoruz,” derken arabanın içinde sessizlik hakimdi. Sessizlik öylesine uzayıp gitmişti ki annem burada olup olmadığını kontrol etmek için birkaç kez daha seslenmek zorunda kalmıştı. Saygın’ın sessizliğine karşılık ona döndüğümde sanki beni bekliyormuş gibi yüzüme bakıyordu. “Kaç gibi?” diye sordu. “Akşam üzeri altı gibi,” diye karşılık verdi annem. “Geleceğim,” dediğinde düğümlenen midemi kollarımın arasında sıkıştırarak gözlerimi camdan dışarıya çevirdim. Annem neden Saygın’ı yemeğe çağırıyordu? Bu, sadece basit bir affettirme yemeği değildi. Aklında bir şey vardı. Ben onunla Saygın konusunu konuşmamış, sırf moralimin bozuk olduğunu fark etmesinler diye yorgunluğumu bahane edip odama çekilmiştim. En sonunda annemin söylediği yalanlar tenime diken gibi batarken gözlerimi, yanımızdan akıp giden ağaçların oluşturduğu koridordan çekmeden “Üzgün falan değilim, seni ikna edebilmek için vicdanına oynadı,” dedim. “Yani… Sonuçta hastamsın. Neden umurumda olsun ki? Aramızdaki hangi iletişim benim üzülmeme sebep olabilir?” diye homurdanırken kendimi fazla açık ettiğimi fark ederek dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırarak sesimi kestim. “Anneler yalan söylemez,” dediğinde ona ters bir bakış attım. Konuyu dağıtmak için “Tüm gün hava yağmurlu olacak,” dediğimde sessizdi. Bilerek ve isteyerek konuyu dağıtmamı, sohbeti başka yere çekmemi ya da belki de konuşmamı istemiyordu. Elbette antrenmanı dışarıda yapacakları için havanın nasıl olduğundan haberi vardı ve benim farklı bir konuda sohbet isteğim gayet açık bir şekilde belliydi. Birbirine kenetlediğim parmaklarımı esnetirken “Soğuk hava sana iyi gelmez,” dedim. Aslında durumla pek alakası yoktu, benimle konuşması için ona sebep vermeye çalışıyordum. Bana kızmasını, gülmesini, annemin yemek daveti dışında herhangi bir konuda, havadan yahut sudan benimle konuşmasını istiyordum. Ağzı kapalıyken gözlerinde okuyamadığım düşünceleri beni soğuk hissettiriyordu. Nihayet bana istediğimi vererek “Bugüne kadar bir şey olmadı,” diye cevap verdiğinde gerilen omuzlarım ferahlamıştı. “Ya sporcularından birisi hasta olursa?” “Kimse hasta olmaya cesaret edemez,” derken hala önüne bakıyor, monoton bir sesle konuşmayı sürdürüyordu. Gözlerim üzerinde dolaştı “Çocuk çocuk tavırlar,” diye homurdandığımda göz ucuyla bana ters bir bakış atmıştı. “Sonra da çocuk değilim ben, diyorsun,” diye onu taklit ettiğimde artık tamamen bana dönmüş, bir yandan yolu takip ederken bir yandan da suratıma dik dik bakıyordu. “Ne bu surat? Alındın mı? Çok üzüldüm.” “Konuşmaya konuşmaya senin ağzının içinde dilin uzamış,” Ona tek kaşımı kaldırırken “Konuştursaydın da uzamasaydı,” diye meydan okuduğumda sinirden gülümseyerek önüne dönerken gözlerimi ona dikmiştim. Bu aslında annem ve babamın yaptığı bir şeydi, sürekli birbirlerine girip ertesi gün yahut bir saat sonra sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi birbirlerine sataşmalarından ibaretti. Sorunları görmezden gelip kenara süpürmek her zaman nefret ettiğim bir çözüm olsa da bu kez buna ihtiyacım vardı. Saygın’la aramdaki soğuk rüzgarlar hoşuma gitmiyordu, ben onun beni yakmasına alışmıştım. Gülümsemesi yüzünden yavaş yavaş silindi “Taksitlerini ödemeyi geciktirme, zaten faiz de ödemiyorsun,” dediğinde ona gözlerimi devirerek önüne döndüm. “Sen endişe etme o konuyu,” diye homurdandım. Tam olarak o anda Feriha’nın abisinin nasıl hissettiğini anlayabiliyordum ancak onu bir kaşık suda boğacak kadar sinirli değildim. Henüz. Olayı tamamen şakaya vurarak sindirmeye çalışırken “Eee, borcunu başka şekilde de ödeyebilirsin, konuşmasını ne zaman yapacaksın?” diye sorduğumda göz ucuyla bana baktı. “Heveslisin bakıyorum,” dedi aynı alaycılığı sürdürerek. Onu iğneleyici bir şekilde baştan aşağı süzerken “Eh, fena da bir tip değilsin. İşime gelir,” dediğimde başını geriye atarak kahkahalarla güldü. Dilini dudaklarının üzerinde gezdirip gülümsemesini genişletirken dikiz aynasını kontrol etti. Sonunda aramızdaki mesafenin kısaldığını, görmezden gelmenin işe yaradığına tanıklık ediyordum. Sessizliğini gülümsemesiyle kapatırken yeşil ve parlak gözleri yolda dolaşıyordu. “Lema,” diye mırıldanırken hem kızgın hem de sitemkar ancak aynı zamanda sevimli ve içtendi. Gözlerindeki sıcak gülümseme içimi ısıtıyor olsa da saniyeler içinde yangına dönmüştü. Sert bir manevrayla daha bozuk olan, ağaçların arasındaki yola saptığında torpidodan ve aramızdaki kolçaktan destek alarak panik içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kaza yapmamıştık, kontrolünü kaybetmemişti. Düzgünce yoldan sapıp ağaçlarla çevrelenmiş bir bahçenin kapısına kadar sürüklenmiştik. Henüz arabanın motorunu susturmadan, parmaklarım kuvvetle arabanın tüm deri parçalarına saplanmış halde etrafımda neler olup bittiğini anlamaya çalışırken güçlü parmakları uzanıp emniyet kemerini tek hamlede çözdü. Sıcak kolunu belime dolanıp beni kendine çekerken vücudum baştan aşağı kaskatı kesilmişti. Panik dalgası vücudumda gezerken küçük bir çocuk gibi onun kollarının arasında, çırpınamayacağım kadar köşeye sıkışmış bir halde beni kendine doğru çekerken nefes alışımın ritmi bile değişmişti. Tüm vücudum titreme dalgasıyla sarsılırken yapabildiğim en iyi şeyi yaparak elimden geldiğince direndim. Bir dizimi onun dizine yaslamış, diğeriyle aramızdaki konsoldan destek alırken ellerimi omzularına yasladım. Tıpkı bir kedi gibi onunla aramdaki mesafeyi inatla korumayı sürdürürken açıkta bıraktığım saçlarım omuzlarımdan dökülüp onun yüzüne düşüyordu. Saçlarımın oluşturduğu duvarda kontrolsüz nefesim yüzüne çarparken aşağıdan bana bakan gözleri parlaktı. Gözleri yüzümde dolaşırken nefes almak için başımı geriye doğru attım. Saçlarımın ördüğü duvarda onun sıcaklığı, kokusu daha belirgindi. Sıkıca belime doladığı kolları tehditkar değildi ancak ben onun vücuduma temas eden her bir zerresinde titriyordum. Güçlü kolları beni kuvvetle kendine çekerken bluzumun üzerinden hissettiğim avuçlarının sıcaklığı, artırdığı kuvvetiyle dizine yasladığım dizim kayarak bacaklarının arasından koltuğa yaslandığında kuvvetle kendimi ondan uzakta tutmaya çalıştığım kollarım titredi. Bacağı, bacaklarımın arasındaydı. Karnım sert karnına değiyor, sıcak ve sert kolları tıpkı bir yılan gibi etrafımı sararak sıcaklığıyla beni kendine çağırıyordu. Adeta kilit gibi birbirimize kenetlenmiş, tüm zamanlardan daha yakındık. Bir yanım daha da yaklaşmak için can atıyordu. Yeniden yeşil gözlerine baktığımda ateşi göğsümün ortasında hissediyordum. “Saygın,” diye sızlandım kendimi ondan uzaklaştırmaya çalışırken. “Ne oldu, Lema? Hani işine gelirdi?” derken korkuyla kapattığım gözlerimi araladığımda bana yaklaşmıyor aksine kendini bana çekerken alaycılıkla gözleri parlayarak bana bakıyordu. Koltuğunda kıpırdandığında bacağı bacaklarımın arasına değiyordu. Bacaklarımı birbirine bastırma hissi giderek karnımın altındaki krampları kuvvetlendirirken vücudumun her bir zerresi onun başlattığı yangınla kül oluyordu. Yumuşak, fısıltıya andıra bir tonda “Sıcak arabanın içinde, sadece sen ve ben, ilk taksit için güzel olmaz mıydı?” dediğinde ona vurmak için elimi kaldırdığımda sıkı kolları ilk kırılmayı yakalayıp vücudunu vücuduma bastırmıştı. Göğsüm göğsüne yaslanmış, ince bluzun altından vücudunun tüm sert dokusunu hissederken karnımın altındaki düğüm can yakıcı bir arzuyla sıkışmış, iyice gerilmişti. Vücudumun her bir zerresi, en ücra köşeleri onun sıkı kollarının arasındaydı. Kendimi savunmak, ağrılarımı ve kıvranışlarımı dindirmek için tek bir kıpırtı yangını kuvvetlendiren fırtına gibi esmekten başka bir şeye yaramıyordu. Gözleri gözlerimi takip ederken arabanın koltuğundan destek alan boştaki elim ona tutunmak, yangını kül etmesi için ona teslim olmak istiyordu. Tüm vücudumla birlikte nefesim titrekçe bedenimi terk ederken yüzlerimiz aynı hizadaydı, gözlerimi kaçırmak isterken yutkunurken oynayan adem elmasını ağır ağır izlemiş, gözlerinden kaçmak isterken sert dudaklarıyla çarpışmıştım. Tıpkı o gece gördüğüm rüyada olduğu gibi birbirimize yakındık, teninin her bir zerresini hissedebiliyor, vücudum onun sıcaklığı ile kollarının arasında git gide daha güçsüz bir hal alıyordu. Kendi nefesime karışan nefesini, bozuk bir oyuncak gibi ritmi bozuk göğsümün onun göğsü ve sıkı kollarıyla ezilmesine müsaade ederken hemen dindirmek lakin aynı zamanda sonsuza dek hissetmek istediğim tuhaf bir yansımaydı. Kendimi geri çekerken kollarını gevşeterek bana sadece birkaç santim müsaade etti. “Değil bir taksit, tüm borç bile bana değer biçemez,” diyerek ona meydan okuduğumda kirpiklerinin gölgesiyle koyulaşmış gözlerine baktım. Alaycı gülümsemesi dağılıp gözlerindeki yangının hiddeti azalırken “Hiç kimse… Hiçbir şey sana paha biçemez, Lema. Bana doğrusunu söylediğinde kıymetin azalmaz, sadece söyle. Bana o ismi ver,” dediğinde yavaşça sıcak vücudundan vücudumu ayırdım. Sıcak ve sıkı kollarının hissini arayacak olsam da kendimi çabucak koltuğuma atarak bacaklarımı sıkıca birbirine bastırarak karnımın altında baş gösteren ağrıyı bastırmaya çalıştım. Emniyet kemerimi titreyen parmaklarımla çekmeye çalışır “Bugün değil… Yarın değil… Onunla karşılaşacağın ilk maçta sana kim olduğunu söyleyeceğim. Öfkelenmen, sinirlenmen ve kontrolünü kaybetmen gereken gün bugün değil. Bana istediğin kadar kız, sinirlen, aramıza set çek umurumda değil. O gün gelene kadar sana kim olduğunu söylemeyeceğim,” derken sürekli çekip bir türlü uzatamadığım emniyet kemerine uzanarak benim yerime yavaşça çekip tokasına taktığında gözlerimi önümden ayırmadan sessizce yutkundum. İnatla ona bakmayı reddederek gö ucuyla ona baktığımda başını iki yana sallayarak önüne dönerken iç geçirdi. Küçük bir çocuğun mızmızlanması gibi somurtkan bir edayla gözlerini kısarken “Her zaman senin istediğin oluyor,” dediğinde tavrına karşılık vücudumdaki tüm ateşe rağmen ılık bir meltem yüzüme çarpmış gibi gülümsedim. “Beni, sen seçtin.”
Bölüm 35
🔥 35
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.