İçeriğe geç

KORATEŞ

Bölüm 39 · 13 dk okuma

KORATEŞ

Bölüm 39

🔥 39

Aksi mümkünse canın yanar. Fiziksel olarak yaralanmam kolaydı, Gurur’un ona göre küçük bir darbesiyle dizlerim ve ellerim parçalanmış, kazayla suratıma inen dirseği beni yere düşürüp kafamı çarpmama sebep olmuştu. Saygın’ın tam da bahsettiği şekildeydim; zayıf, güçsüz ve paniktim. Bunu ne kadar dışarıya yansıtmıyor ve kendim de öyle olduğumu düşünsem de gergin anlarda doğru kararlar veremiyordum. Doğru karar verebilseydim ikisinin arasına girmezdim, ilk ihtimal onların öfkesini daha da katlayacağıydı ve ikincisi de iki profesyonel sporcunun; iki boksörün kaza ara suratıma inen bir yumruğunda dünyamın kararacağıydı. İki ihtimal de olmuştu. Nefesimi vererek gözlerimi açtığımda hemen önümde oturan Saygın’ın karanlık arabanın içinde koyulaşan siyah gözleriyle çarpıştım. Çatılmış kaşlarının, sert bakışlarının altında bir yanım ona koşulsuz şartsız güvenirken bunu yalanlayan tarafımın savunması Buse’nin karnındaki bebekti. O bebeğin Saygın’dan olduğunu söylüyor, reddetmiyordu ve Gurur da bunun farkındaydı. Saygın reddetmişti. Kim olduğumu bilerek mi yahut bilmeden mi reddettiğini bilmiyordum ancak samimiydi. Kendinden emindi ve ben ona inanmaya daha yakındım ancak bir kuşku tohumu içimde filizleniyordu. Her konuda içimdeki kaosun gürültüsünü bastırabilirken bir türlü bunu bastıramıyordum. Mümkündü ve ben yeniden bunu Saygun’a sormaya cesaret edemiyordum. Evimize uzanan, Saygın’ın beni sürekli bıraktığı köşeyi dönerken “Bu tarz bir olayın tadımızı kaçırmasına izin vermeyelim,” derken koltukta öne doğru uzanırken diğer tarafından kendine destek olması için babamı dürtmüştü. “En azından bu ayıbı güzel yemeklerimle telafi edebilirim.” “Çok teşekkür ederim lakin…-“ “Bahane kabul etmiyorum, Saygıncığım. Lütfen, kırma. Kendimizi affettirmemize izin ver,” dedikten sonra dudaklarını birbirine bastırdı. “Gerçi sana kendimizi affettirmemiz güç ancak denememize izin ver,” derken yeniden aynada Saygın’la göz göze geldim. Gelmesini isterdim. Annemle aynı düşünüyordum, bir yemek her şeyi çözmezdi ancak en azında kocaman bir yaraya küçük bir dikiş atılması gibi başlangıcı imgelerdi. “Pekala,” dediğinde gülümsedim. Birlikte arabadan inerken Saygın benim için kapımı tutmuştu. Diğer taraftan bize yaklaşan annemin anlaşılmaz fısıltılarını duyabiliyordum, ona destek olmadığı için babamı azarlaması tahmini güç olmayan bir gerçekti. Arabanın arkasından çıktıklarında ikisi de gülümsedi ve bahçeye doğru yürüdüler. Annemin devrilmiş saksılarının toprağına karışmış baklava kutusu parçalanmış, çiçekler onların ayakları altında ezilip kirlenmişti. Minderleri alınmış, tüm yazı üzerinde gezdirdiğimiz hasır sandalyeler parçalanmış, masanın kırıkları etrafa saçılmıştı. Babam yerdeki ezilmiş gül buketlerini alırken annem “Bırak olduğu gibi kalsın, şu an hiçbir şeye dokunmak bile istemiyorum,” derken sesi durgun, hayal kırıklığı dolu çıkıyordu. Saygın “Bahçeniz adına özür dilerim,” derken devrilen, hala üzerinde kan izimin olduğu saksıya bakıyordu. Annem “Senin suçun değil,” dedi ve başını iki yana sallayarak silkinip sıyrılırken hızlı adımlarla eve doğru yürüdü. Babam yerde, Saygın’ın getirdiği ancak şimdi çöp halini almış gül buketlerini ve baklava torbasını çöpe atmak için bahçeden çıkarken Saygın’a baktım. Ben Gurur’u ne kadar tanıyorsam o da bir o kadar ona aşinaydı. Ona bir kez yenildikten sonra ikinci kez yenilecek kadar aptal olamazdı. Ona yenilmesi bile gerçek olamazken bu akşam onunla yumruk yumruğa kavga etmişti, daha ilk hamlesinde onun göğsüne vurup onu durdurabilecekken ancak en sonunda buna karar vermişti. Neden en başında bunu yapmamıştı? Aklından neler geçiyordu? Aklından nelerin geçtiği öylesine derin bir soruydu ki bunun üzerine günlerce ve hatta aylarca düşünebilirdim. Onu tanıdıkça da bu düşünceler derinleşmeye devam ediyordu. Göz göze geldiğimizde çabucak önüme dönerek annemin peşinden adımlarken attığım her adımda sadece bir saat önce yaşanan karmaşa gözümün önünde beliriyor, dizlerim ve avuçlarım sızlıyordu. Aralık kapıdan Saygın’ın önünden girerken annem eve geldiği için derin bir iç geçirmişti. O salona giderken ben üzerimi değiştirmek adına odama çıkmıştım. Daha birkaç saat önce aynanın önünde özenli bir şekilde saçlarımı düzeltmiş, makyajımı yapmış ve kendime uzun uzun bakıp memnuniyetle kendimi onaylamıştım ancak şimdi karşımda gördüğüm küçük, elleri ve dizleri yaralanmış yalnız bir kız çocuğuydu. Onu ayakta tutacak ne annesi ne babası ne de Gurur’u vardı. Her biri zamanla kendi kendini yok etmiş, iyi anıların her birini parçalayıp içimi kanatmış ve sonunda beni olduğumdan daha yalnız bir halde bırakmışlardı. Yalnızdım. Sanki sonsuza dek yakın arkadaşım onlar olacakmış gibi Gurur ve Afra’dan başka kimseye yaklaşmamış, yaklaşmaya çalıştıklarımda Gurur önümde dikilmişti. Şimdi kendimi açıp ağlayacağım, beni gerçekten teselli edecek tek bir kişi dahi yoktu hayatımda. Aynaya bakmak benim için her zaman kırılmayı ifade ederdi, bedenen ne kadar çıplaksam zihnimin içinde aynada kendime bakarken bin katı çıplak ve kirliydim. Zihnimin içinde yankılanan aksimde aynaya bakmaktan kaçan yanım beni acımasızca eleştiriyordu. Kendi eleştirilerime karşı zayıftım. Derin derin nefes almaya çalışırken kapımın vurulmasıyla burnumu sertçe çekip kapıya doğru adımladım. Kapıyı sertçe ve boylu boyunca açtığımda karşımda bulduğum Saygın’la afallamıştım. Açtığım gibi hızla kapıyı neredeyse sadece gözlerim gözünecek kadar kapatırken Saygın olduğu yerde, düz ifadesini bozmadan gözlerimin içine bakıyordu. Ne hikmetse bugün iç çamaşırı çekmecemin derinlerinde, aldığım günden bu yana bir kez olsun giymediğim kırmızı iç çamaşırlarımı giymeye karar vermiş ve onlarla da kapıyı açmıştım. Evimde olmasına rağmen karşımda Saygın’ı bulmayı beklemiyordum çünkü birincisi neden yukarıda olsun? İkincisi ise Saygın asla kapı çalmazdı. “Kapıya vurdum, beni suçlayamazsın,” derken gözlerimin altına kadar kapının arkasına saklanmıştım. “Aşağıdaki banyoda havlu kalmamış, beni annen gönderdi,” diye kendini açıkladı. Parmağımla karşımdaki kapıyı işaret ederken “Banyo orası, kapının arkasındaki dolapta havlular,” derken gözleri yüzümde ağlamak için çabalarken kızanan gözlerimde ve dudaklarımın üzerinde dolaşırken beni dinliyor ancak duymuyor gibiydi. “Bahçeyi çok mu seviyordun?” diye sorduğunda dudaklarımı birbirine bastırdım. Bahçe bana kafesimden çıkıyor gibi hissettirdiği için severdim. Anıları olduğu için daha çok severdim. Evime ait, yeşil ve cennet gibi bir köşe olduğu için severdim… Bahçeyi sevmek için pek çok sebebim vardı. Nefret etmek için de birçok anım… Omuzlarımı kaldırırken gözlerimin yeniden yaşardığını hissedebiliyordum. Suratına kapıyı kapatırken özür dilemedim aksi takdirde birkaç saniye daha onunla göz göze gelseydim akan gözyaşlarımı görmesine sebep olacaktım. Artık tamamen yalnız olduğum için kendimi teselli etmeyi öğrenmem gerekiyordu. Elimi yüzümü düzeltip üzerimi değiştirerek aşağı indiğimde babam anneme yardım etmek içim mutfaktaydı. Saygın salonda, pek de fazla olmayan kitaplarımın önünde dikilmiş, başını yana yatırarak kitapların isimlerini okurken içeri girdiğimde gözlerini bana çevirdi. Boğazımı temizledim “Biraz karışıktır o raflar,” dediğimde parmağının üzerinde olduğu kitabı çekerek mavi elbiseli kadınla beyaz gömlekli adamın dans ediyormuş gibi görünen kahverengi kapaklı Serserim Benim kitabına bakarken gülümsedi. “Karışık,” diye bastırdım çünkü hemen yanında bacakla ilgili tıbbi bir kitabım ve altındaki rafta komple kaslarla ilgili kitaplar vardı. Hiçbir zaman odamda tek başıma ders çalışmaz, annem koltuğunda otururken ben de yemek masasında ders çalışır, sıkıldığımda onunla sohbet ederdim, bu yüzden kitaplığım salondaydı. Kitabı yeniden yerine iterken “Tarihi kurguları seviyorsun sanırım,” dedi gözleri en üst rafta onlarcasının arka arkaya dizili olduğu seksen basım Beyaz Dizinin üzerinde gezdirirken. “Romantizmi seviyorum,” diyerek kendimi savundum. “Görebiliyorum,” derken babam ve annem mutfaktan çıktmıştı. Babam anneme göz kırparak onu güldürürken önüne döndüğünde ikisi de benim yüzümü gördüğü anda huzurlu ifadelerini yüzlerinden sildi. Annemle aramda iyi geçen zamanlarım bambaşka anlarda, babamla olan anılarım bambaşka anlardaydı. Hala onlara hastanede benimle ilgilenmeyip Saygın’a kızmakla meşgul oldukları için kızgındım ve bu öfke geçene dek onlarında mutlu oldukları bir an istemiyordum. Birlikte masaya otururken sessizdik. Annem çorbaları doldururken babam içecekleri servis etmiş, Saygın ve ben de ellerimiz kucaklarımızda küçük çocuklar gibi onların hareketlerini izlemiştik. Hiçbir şey yapmaya halim kalmamıştı; kolumu kaldırmaya, kaşığı tutmaya, yemek yemeye, konuşmaya… Tüm enerjim bir anda çekilmiş gibi kendimi soğuk ve her an uykuya dalacakmış gibi yorgun hissediyordum. Soğuması için çorbayı karıştırırken annem gözlerini yanımda oturan Saygın’a diktiğinde onunla aynı yere baktım. Elinde kaşık çorbadan yeniden bir lokma daha ağzına götürürken kaşları hayret ifadesiyle havalanmış; yüzüne renk, gözlerine ışıltı gelmişti. Annem “Mercimek çorbası sever misin?” diye sordu. Saygın başını sallarken “Çok severim,” dedikten sonra dindiremediği gülümsemesini serbest bıraktı. Özlem dolu, tereddütlü ancak yine de pişman olmadığı bir ifadeydi. Gözlerini çorbadan alıp anneme çevirirken “Annemin yaptığı çorbaya çok benziyor,” dedi. Annem gururlu bir gülümsemeyle bakarken “Demek ki ikimizin gizli malzemesi aynı,” dediğinde Saygın’la birbirlerine bakarken ikisi de genişçe gülümsedi. Annelik hisleri dediği şeyler annemin damarlarında dolaşırken gözlerini Saygın’ın üzerine dikmiş, gülümsemesi yavaş yavaş silinirken onun çorbadan bir yudum daha almasını izliyordu. “Çok uzun zamandır görüşmüyorsunuz herhalde,” dedi. “En son sekiz yıl kadar önce görüştük,” “Vefasız bir çocuk olduğunu düşünmezdim,” derken anlayışlı, meraklı ve kırmamaya dikkat ederek şaşırtıcı şekilde özenli bir tonlamayla konuşuyordu. “Değilim. Annem beni görmek istemiyor, ben de onun kararına saygı duyarak onunla görüşmüyorum,” derken annemin gözleri yavaşça kısılmıştı. “Neden?” İç geçirerek arkasına yaslanırken kaşığını tabağın kenarına bırakmıştı: “Mesleğim yüzünde. O, boksör olmamı hiçbir zaman istemedi.” “Kendince haklı,” dedikten sonra kaşığını alırken Saygın’a gülümsedi. “Soğutma yemeğini.” Ana yemeklerimizi yerken babam “Boksör olmak nereden geldi aklına?” diye sorduğunda Saygın gözlerini kaldırarak babama bakarken dudaklarını büktü. Ağzını sildikten sonra “Ben, asker bir babamın çocuğuyum. Doğdumuz andan bu yana beşimiz de dahil olmak üzere savaşmak üzere yetiştirildik. Boks, benim saklı yeteneğimdi. Kendimi bildim bileli zaten bunun içindeyim,” derken babam başını yavaş yavaş sallıyordu. “Asker… Bilindik biri mi?” “Yarbay Mustafa Galip Ragıyf,” dediğinde babam hafızasını yoklarken başını yavaş yavaş aşağı yukarı sallayarak onaylarken anımsadığı ilk anıyla gözleri büyüyüdü. “Evinde, oğluyla birlikte suikaste uğrayıp ölen Yarbay’dan mı bahsediyorsun?” derken Saygın gözlerini babamın üzerine dikmiş başını onaylar anlamda sallıyordu. “Memleketin en acı kayıplarından, cenazesine katılmıştım. Nasıl kalabalıktı anlatamam,” derken gözlerimin önünde, kucağında babasının fotoğrafıyla, üzerinde asker üniformasıyla ağlamamak için kendini tutan Saygın’ın görüntüsü belirdiğinde çiğnediğim lokma boğazımdan aşağı inmemek için direniyordu. “Kardeşlerin neler yapıyor?” “Onlar babamın izinden gittileri, ağabeylerim askeri kuvvetlerde ablam savcı olarak çalışıyor,” diye geçiştirdi. “Sen neden asker olmadın?” “Onlar babamın göğsünden çıkarılan üç kurşunu paylaştı, ben de babamın yumruklarını aldım. Ben onun soyadını dünyaya duyururken varsın kardeşlerim onun intikamının peşinde koşsun,” derken gözleri sözlerinin aksine parlıyordu. İçindeki kor ateşlenmiş, alev olmuştu… Yangın olmuştu… Annem Saygın’a gülümsedi. “Herkes kendi yolunu bir şekilde çizer. Herkesi hayattan intikam alma yöntemi farklıdır,” derken ona tek kaşımı kaldırarak bakıyordum. Babam, annemin elini tutarak mutlu aile tablosun güçlendirip birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmaya çalışırken “Sevgilini aradın mı?” diye sorduğumda babam gözlerini üzerime dikmişti. “Diğer kadını,” derken annemin kaşları çatıldı. “Pardon ya, diğer kadın annemdi,” dedikten sonra küçük bir kahkaha atarak çatalımı artık devam etmeyeceğimi ima edercesine yemeğin içine bıraktım. Annem, Saygın’a “Kusura bakma,” dediğinde gözlerimi ona çevirdim. Yanıma otururken “Kusura bakmaz o, aynı şeyler onda da var. Buse, Saygın’dan hamile. Karmaşık ilişkiler konusunda dertleşebilirsiniz,” derken şaşırtıcı bir şekilde annemden uyarı tekmesi beklerken pot kırmakta usta olan babam ayak bileğime sertçe, yüzümde acıyı saklayamayacağım bir şekilde vurduğunda dişlerimi sıkarak başımı geriye attım. Annem, Saygın’ın kasesini alırken “Sen onun kusuruna bakma, kafasından sert bir darbe aldı,” dediğinde dudaklarındaki alaycı tebessümle bana dönmüştü. “Kızım, Saygın beyi azarlamak için çağırmadık buraya. Neden özel hayatına burnunu sokuyorsun?” derken gözlerini büyüterek bana bakıyordu. Bunları söyleyen annemin elalem ne der kaygısı yüzünden ben ilk gecemde birlikte olduğum adamın kollarının arasından sıyrılıp sürüklenerek bu eve yeniden hapsedilmiştim. “Kendinden emin konuşmuyorsun,” dediğinde tek kaşımı kaldırırken şakağımda derimi gerdiren dikişlerim acıdı. “Son derece eminim,” diyerek ona gülümsedim. Kurnaz gülümsemesi dudaklarında dolaşırken çatalını ve bıçağını aldı. “O halde bildiğin şeyleri yenilemeye, zaten ağzımdan bir kez çıkan sözleri tekrarlamama gerek yok,” diyerek etinde büyük bir parça alıp ağzına atarken midem büküldü. Bana ne zaman cevap vermişti? Sessizliğinden bu durumu kabul ettiği anlamını çıkarmamı istiyorsa zaten kabul etmiştim. Haklıydım. O bebek Saygın’dandı. Ve bu cevap içime hiç sinmiyordu. Annem konuyu değiştirmek için “Bu hafta Amsterdam’a uçuyormuşsunuz? Şu yüzü olduğun marka için…” derken Saygın bana küçük, kendini beğenmiş bir gülümseme atarak anneme dönüp başını salladı. Beni belirsizlik ve beraberinde gelen karmaşanın göbeğinde bırakıyordu. “Dört günlük küçük bir seyahat,” dediğinde annem gözlerini üzerime çevirdi. “Beni kızım biraz yaramazdır, aklında bulunsun. Her an almaması gereken bir şeyi alabilir ya da yanlışlıkla belanın içine dahil olup onu karakoldan toplayabilirsin,” dediğinde güldüm. “Amsterdam’da yasak var mı?” derken annem kaşlarını çatarak bana bakıyordu. Açıkçası Afra ile ortak hayalimizde bir kez olsun Amsterdam’a gidip meşhur kekinden yahut sigarasından deneme hayalimiz vardı lakin bu da onunla birlikte kalmıştı. Yine de o kekin tadını merak ediyordum. Annem bana gözlerini kısarken “Sen bulursun,” dediğinde ona gülümsedim. Bu gülümseme kesinlikle anneme güven vermiyor aksine söylediği her şeyi yapacağımı ona kanıtlıyordu. Ona gülümsememi genişletirken aklından beni bu Amsterdam seyahatine göndermeme fikrinin geçtiğini biliyordum ancak bu geceden sonra sırf Saygın’a kendini affettirmek ve kurmaya çalıştığı hasarlı köprüleri sağlamlaştırmak için bu fikri dillendirmiyordu. Saygın bir anda onun için çok kıymetli olmuştu. Dışarıdan bakıldığında iyi görünüyordu, saygılıydı, başarılı bir kariyeri vardı ve eski ilişkisi göz önünde tutulduğunda ihanet eden taraf değil da sadık kalan tarafta olması şu an mevcut bir bebek tehlikesine rağmen onun annemin gözündeki imajını bozmuyordu. Bir de bu gece sakin tavrıyla Gurur’un tam zıttı görünüp ona ağzının payını vermekten geri durmayarak da büyük bir yıldız almıştı. O annemin gözünde çoktan geçer not almıştı. Yemekten sonra içtiğimiz kahvenin ardından Saygın “Müsaadenizle,” diyerek ayaklandığında hemen arkasından onunla aynı anda ayaklandım. Annem bana gözlerini büyüterek bakarken onunla göz göze gelmemeye çalıştım. Geleneklerine bağlı bir kadındı ve bu yaptığım misafirimize büyük ayıptı. Onun öğrettiği geleneklerde misafir ayaklanırken hemen kalkılmaz, misafiri nezaketen biraz daha oturmaya ikna etmeye çalışılırdı. Aniden misafirle aynı anda kalkmak, ısrar etmemek kabalıktı. Bana büyüttüğü gözlerini gülümseme ifadesiyle Saygın’a çevirirken “Biraz daha otursaydın,” derken gözlerimi devirdim. Saygın bileğindeki Piaget saate bakarken dudaklarını çoktan bükmüştü “Çok geç oldu, başka bir zaman,” dediğinde annem gülümseyerek başını salladı. Kalkmak için hareketlendiklerinde “Ben yolcu ederim,” diyerek onları arkamda bırakıp Saygın’la birlikte kapıya doğru yürüdük. Ona vereceğim bir paltosu yoktu, kendi üzerime bir şey almayı reddederek onunla birlikte evden çıkarken ikimiz de sessizdik. Konuşmaya nereden başlayacağımı bilmiyordum, bebek konusunda kızgın olsam da bu içimde hiç bilmediğim karanlık ve kuytu bir köşede ara sıra sinirlerimi tetikleyen bir gerçekti. Onun özel hayatı benim için bir şey ifade etmemeliydi. Ben onun sadece doktoruydum. Olmak istemiyordum. Kafamın en karışık olduğu anlardan birindeydim ve bu kadarla kalmak istemiyordum. O bebeğin akıbetini gerçekten bilmek ve bu şekilde bana soğuk kalarak gitmesini istemiyordum. Topuklarının üzerinde bana döndüğünde çarpmamak için biraz geç davranmış, aramızdaki mesafe metrelerden birkaç santime düşecek kadar ona yaklaşmıştım. Bana tepeden bakarken “Eve dön, buradan kalanını tek başıma gidebilirim herhalde,” dediğinde bahçe kapısıyla araba arasındaki mesafeye baktım. “Belki seni koruyacak birine ihtiyaç duyarsın,” dediğimde sesli bir şekilde düzgün sıralanmış, beyaz ve köpek dişleri daha sivri gülüşünü göstererek gülerken yutkundum. Elimle sokağı gösterirken “Biraz yürüyelim mi?” diye sordum. Başını onaylar anlamda sallayarak bana bahçe kapısını açarken gözleri darmadağın olmuş bahçede geziyordu. Kafasından her ne geçiyorsa bana yeniden döndüğünde hepsini askıya kaldırmıştı. Sokak boyunca attığımız on adımda onunla konuşmak için cesaretimi toplamaya çalışmış, beş adımda buna cesaret edememiş ve en sonunda on yedinci adımda güçlükle ağzımı açmıştım. “En başından bu yana kim olduğunu biliyordum,” dediğimde gözlerini bana çevirdi. Şaşkın göründüğünü düşünsem de bu sadece küçük bir göz kırpma hareketinde ortadan kayboldu. “Neden benimle çalışmayı kabul ettin o zaman?” diye sorduğunda kollarımı göğsümün altında birleştirerek ellerimi koltuklarımın altına sokup ısıtmaya çalıştım. Omuzlarımı kaldırırken “Ben bir doktorum, ettiğim bir yemin var. Eğer insanları tedavi ederken ayırırsam doktor olmanın ne anlamı var,” derken bana tek kaşını kaldırmış, daha fazlasının farkında bakıyordu. “Tamam, kaçmaya da çalıştım ama bana hak ver. Yeminim ve sevdiğim adam arasında karar vermem gerekiyordu,” derken sevdiğim adam lafı ağzımdan acı bir tükürür gibi çıkmıştı. Bu ifade suratımda ekşi bir his bırakırken “Yani bir zamanlar,” diye mırıldandım. “Hala onu seviyorsun,” dediğinde başımı iki yana salladım. “O karşı hislerimin sevgi olmadığının farkındayım ancak sevgi olarak adlandırmak kolayıma geliyor,” derken sokak ortasında dikilmiş birbirimize bakıyorduk. “Saygın… Onlar benim her şeyimdi. Afra da Gurur da,” dediğimde onlardan üstü kapalı bahsettiğim günü hatırlıyordu. Başını hafifçe salladım: “Beni yapayalnız bıraktılar. Benim dünyam onlardı… Dünyamı başıma yıktılar.” “Sen de intikam istiyorsun,” dediğinde başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım. “Evet. Sana yaptığı her şeyin karşılığında aynılarını yaşamasını, daha beterlerine maruz kalmasını, yerin dibine girmesini…” derken her virgülde gözlerim daha da irileşiyordu. “Sonra da sana gelmesini mi istiyorsun?” dediğinde gözlerimi yerden alıp yeşil gözlerine baktığımda düşünmeksizin başımı iki yana sallayarak reddettim. Şu saatten sonra Gurur’un bana dönmesinin bir önemi yoktu, yaralar sadece fiziksel olarak derimin üzerinde kalmamıştı. İçimdeki sızı, onun göğsündeki ağrının bin katıydı. “İstemiyorum,” dediğimde gözlerini hafifçe kısarak yüzümü okurken onu engellemedim. Eğer bana biraz olsun güvenecekse ona kendimi bir kitap gibi açabilir, sayfalarımı kurcalamasına izin verebilirdim. Bu tek başına onun yahut tek başıma benim mücadelemiz değildi. İkimizindi. “Ve sen de umarım bir şeyleri mahvetmezsin.” “Ne gibi?” Gözlerimin büyümesini kontrol altında tutamadan “Bebek gibi,” dediğimde başını onaylar anlamda salladı. “Umarım senden değildir.” Sessizlik. İfadesizlik. Güçlükle yutkundum “Bir şey söyle,” derken sesim hayal ettiğimden daha kısık çıkmıştı. Yeniden eve doğru dönerken “Bu da senin cezan olsun,” dediğinde olduğum yerde kalmıştım. Neden bahsediyordu? Onun bebeğinin bana ceza olacağını mı ima ediyordu? Çok mu egoistti yoksa ben farkında olmadan bir şey mi yapmıştım? Peşinden ona yetişmek için neredeyse koşar adımlarla yürürken “Ne demek istiyorsun?” diye sordum. “Saygın…” Gülümsedi. Bana sadece gülümsedi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.