İçeriğe geç

KORATEŞ

Bölüm 31 · 9 dk okuma

KORATEŞ

Bölüm 31

🔥 31

İlk iş günüm için kendimi heyecanlı hissediyordum. Sabah istemeden de olsa erken kalkmış, dolabımın önünde uzun süre dikildikten sonra siyah Scrubs ve Crocs alıp çantama atmıştım. Üzerime ince triko, diz altı ve balıkçı yaka elbise geçirip ayağıma botlarımı giymiş ve deri ceketimi giyerek evden çıkmıştım. Annem sadece yeniden iş bulduğumu biliyordu, bana sabah güzel bir kahvaltı hazırlamış ve ben arabama binip giderken beni yolcu etmişti. Tüm bu süre zarfında babama hala kızgın olduğu için onu uyandırma zahmetine girmemişti. Spor salonuna geldiğimde beni güvenlikten sonra üstü çıplak, kollarını göğsünde birleştirmiş tepeden bakan Korateş maketi karşıladığında ensemden aşağı derin bir ürperti indi. Neredeyse gerçeğiyle aynı boydaki maketini arkamda bırakarak sabahın ilk saatlerinde sakin olan spor salonunda alt kata indim. Burası yukarıdan daha kalabalıktı. En az yukarısı kadar geniş salonda, Saygın’ın bahsettiği yirmi bir kişinin yirmi biri de mevcuttu. Ben salona girdiğimde Yiğit yerleri silme işini bırakıp “Günaydın, Doktor!” diyerek beni selamlarken baygın gülümsemesiyle bana gözlerini kitlediğinde ona gülümseyerek karşılık verdim. Odama doğru yürürken koşu bandında üzerindeki siyah hırkası ve altındaki siyah şortuyla koşan Saygın arkasını döndüğünde ona el sallayarak odama girdim. Herhangi birinin odaya dalma ihtimaline karşılık kapıyı kilitledim. Sehpanın üzerinde istediğim malzemelerin istiflendiği koliye üstün körü bir bakış attıktan sonra jaluzileri kapatıp üzerimi çıkardım. Kapının kolu ısrarla zorlanırken terliklerimi giyiyordum. Kilitli kapıyı açtığımda Saygın kollarını göğsünde birleştirmiş bana tepeden bakıyordu. “Neden kapın kilitli?” diye sordu. “Üzerimi değiştiriyordum,” Kapıyı yarım aralamış ona dik dik bakarken vücuduyla beni iterek sıyrılıp içeri girerken “Telefonlarıma dönmediğin için sabahı beklemek zorunda kaldım,” dediğinde telefonumu kaldırdım. “Sadece bir kez aramışsın,” dedim kapıyı arkamdan kapatırken. Sanki iki kez aramak dünya üzerinde henüz icat edilmemiş gibi bana bakarken ona gözlerimi büyüterek karşılık verdim. Sedyeye oturup boynunu geriye atarken “Vücudum sıcakken biraz çalışalım,” derken gülümsedim. “Elbette,” Hırkasının fermuarını açarken “Zorla duruyormuş gibi ifaden var,” dediğinde terden parlayan vücudunu ortaya çıkarmıştı. “Yani… Belki selam verirsin, halimi hatırımı sorarsın diye düşünmüştüm,” dedim ona doğru yürürken. Üzerinden çıkardığı hırkayı sedyenin üzerine bırakırken gözleri beni takip ediyordu. Yüzündeki alaycı tebessümle “Gerçekten böyle küçük şeylere takılıyor musun?” diye sorduğunda belirgin bir şekilde başımı salladım ancak ona kızgın olduğum için gözlerine bakmadım. Parmaklarımla büyük bileğini kavrarken “Elbette,” dediğimde gülümsemesi genişledi. Başını öne doğru eğip benimle göz teması kurarken “Nasılsın, doktorum? Bugün iyi misin? Güzelce uyudun mu?” diye sorduğunda dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsememi soldurmaya çalıştım ancak saniyeler içinde dişlerimi açığa çıkarak kadar geniş gülümsemiştim. O da benim gibi dişlerini açığa çıkararak sesli bir şekilde gülerken “Daha önce hiç böyle bir etki görmemiştim. Bir daha sana selam vermeden geçmem,” dediğinde yanaklarım ısınmıştı. “Sadece… Önemli işte,” diye mırıldandım. Birinin halimi hatırımı sormasını, o gün nasıl olduğumu merak etmesini seviyordum. Kendimi önemli ve değerli hissediyordum. Birinin beni merak etmesi, onun gözünde, aklında ve içinde bir yerde var olduğumu hissettiriyordu. Başını yana doğru yatırıp gülümsemesini genişletirken “Not aldım,” dedi. “Umarım kapı ile ilgili söylediklerimin yanına not almamışsındır,” derken başını geriye atarak sesli bir şekilde güldü. “Onu değiştiremiyoruz, maalesef,” derken gülümsememi dindiremiyordum. Karşılıklı birbirine bakan aynalar gibi birbirimize gülümserken kapı açıldığında ikimiz de kaskatı bir ifadeyle kapıya döndük. Saygın “Lan, beni delirtmeye mi çalışıyorsun sen?” diye homurdanarak karşısında, aşağı yukarı yaşıtım gibi adama bakarken kaşları derinlemesine çatılmış, dudakları öfkeyle gerilmişti. “Çık, usulünce gir içeri!” diye bağırdığında adam kahverengi gözlerini dahi kırpmadan kapıyı kapatıp Saygın’ın söylediğini yaparak kapıya bir kez vurup içeri girdi. “Abi…-“ “Usulünce gir!” diye bağırırken sesi daha yüksek çıkıyordu. Bu kez şaşkınlık ifadesiyle adam kapıdan çıkıp iki kez vurduktan sonra girdiğinde Saygın’ın herhangi bir şey söylemesine fırsat vermeden sadece yüzünden memnuniyetsiz olduğunu anlamıştı. Kapıyı kapattıktan sonra iki kez tıkladı ve bekledi. “Girin,” dediğimde yavaşça içeri girmişti. Sırtını dikleştirmiş, hala hoşnutsuz olsa da memnun görünen ifadesini koruyarak adama bakarken başını hafifçe salladı. “Abi ısınma turlarını bitirdik, nasıl eşleşelim?” Saygın hırkasının cebinden telefonunu çıkarırken “Atıyorum hepinize, oradan bakıp eşleşin,” dedikten sonra telefonunda birkaç yere dokunmuştu. Adam telefonunu çıkarıp Saygın’ın attığı listeye baktıktan sonra “Ama abi yine beni Pusat’a yazmışsın. Adam canıma okuyor,” diye mızmızlanırken küçük bir çocuk gibi görünüyordu. “İyi işte Kadir, kazanmayı öğreniyorsun,” “Kazanamadan mı?” diye homurdandığında Saygın başıyla çıkmasını işaret etti. Kadir dudaklarını bükerek huzursuzca kapıyı arkasından kapatıp çıkmıştı. Saygın’ın kolunu esnetirken “En azından kapı kapatmayı da biliyor,” dediğimde gözlerini yeniden üzerime çevirmişti. “Bu kapı takıntısı nereden geliyor?” diye homurdandı. “Senin yüzünden, ne kapı çalıyorsun ne de çıkarken arkandan kapı kapatıyorsun. Evinde bile tüm kapılar açık,” dediğimde bana gülümsüyor olsa da gözlerindeki sıcaklık saniyeler içinde kopmuştu. Bana sadece gülüp geçtikten sonra sessizliğe gömülmüştü. Nerede yanlış yaptığımı düşünmek istemiyordum ancak bir yerde bir yanlış vardı ve ben doğrudan onu bulmuştum. Gerçekten kapılarla ilgili bir problemi olduğu açıktı. Bir daha bu konuyu açmayacağımı kendime hatırlatarak sessizce masajı tamamlayıp hareketler için salonun içine geçtik. Normalde alışkın olduğu ağırlıkların aksine daha küçük, hatta parmaklarının arasında kaybolan ağırlıklarla çalışırken bir kişi Saygın’a laf atma cesaretinde bulunmuş, sadece göz göze gelmeleri yetmişti. Boksörlerin her biri kendi aralarında iyi olup bana karşı iyi gibi görünseler de bazen tatsız bakışlarını yakalıyordum. Gözlerini üzerime dikip sanki bir hata yapmamı bekliyormuş gibi uzun uzun suratıma bakıyor, göz göze geldiğimizi fark ettiklerinde dahi çekmede tehditkar havalarını sürdürüyorlardı. Onlar bile biliyorken Saygın’ın benim kim olduğumu bilmediğine imkan var mıydı? Saygın’ın kol açma egzersizini izlerken istemsiz gözümün önüne Gurur’un bana bakışı gelmişti. Bir an bile tereddüt etmeden, benden kopamayacağını söylerken daha sözlerinin üzeri kurumadan üç günlük birisi için benden vazgeçmişti. Saygın’a gülümserken “Kendini incitmemeye çalış, farkındayım üç aydan daha kısa bir süre kaldı turnuvaların başlamasına ancak o vakte kadar en azından kendini kollamayı dene,” dediğimde elindeki ağırlığı yerine bırakıyordu. Alaycılıkla “Muhabbet Ali gibi mi?” diye sorduğunda ona kızmak için ağzımı aralasam da dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırarak gülümsedim. “İzle beni, kendimi kollama konusunda iyiyimdir,” diyerek ringe doğru yürürken ona gülümsüyordum. Arkamdan yabancı bir ses “Çaylakları alt etmesi kolay, gerçek bir erkekle karşılaşmaya ne dersin?” diye çıkıştığında Saygın’la birlikte sesin geldiği yöne döndük. Siyah saçlı, saçları özenle son tarafına yatırılmış, temiz tıraşlı adam elleri siyah pantolonun cebinde, üzerindeki siyah tişörtüyle dikiliyordu. Saygın, standartlardan daha uzun bir adamdı ancak karşımda gördüğüm adam da ona yakındı. Aynı yeşil gözlere ve keskin bakışlara sahiplerdi. “Dayak mı istiyor canın?” diye sordu Saygın ona alayla bakarken. Adam kibirle güldü, otuzlarının sonundaydı. Şakaklarında beyazları çıkmaya başlamış, kırışıklıkları belirgindi. “Uzun zamandır seni pataklamamıştım, canım çekti,” dediğinde kaşlarım havaya kalkmıştı. Aralarında sima olarak benzerlik fazlaydı. Gözlerimi kısarak üzerinde dolaştırdığımda bir ihtimal bu adamın polis abisi olabileceği aklımda belirdi. Saygın ringe çıkarken “Gel de bir tadıma bak,” derken ona gülümsüyordu. Saygı’ın arkasından ayakkabılarını, çoraplarını çıkarıp cüzdanı ve tişörtüyle birlikte arkasında bırakarak ringe tırmanırken cüzdanın üzerindeki polis arması doğru bir tespit yaptığımın arkasındaydı. İstekli olmasam da ikisi ringin içide birbirine sırıtarak etraflarında dolaşırken izleme isteği duymuştum. Saldırma arzusuyla abisi öne doğru atıldığında bunun blöf olduğu açıktı ancak iki tekrardan sonra üçüncü kez, bu kez daha sıkı yumrukla Saygın’a saldırdığında ek hamlede yumruğundan kaçıp sendelemesine sebep olmuştu. “Yaşlanmışsın,” dediğinde adam güldü. “Sen de pek genç kalmamışsın,” dediğinde ikisi de birbirine gülümsüyordu. “Tek raund mu?” diye sordu. “Uzatmanın anlamı yok, çok açım,” derken aralarında geçen diyalog bana komik gelmişti. İfadeleri, duruşları her an ölümüne bir kavga çıkarak gibi görünse de konuşmaları gündelikti. Saygın’la göz göze geldiğimizde bana göz kırptı ve gülümseyerek abisine yumruk salladığında sıyırmış ancak abisini kucağına alarak sertçe yere çarpmıştı. “Güzel yüzün zarar görmesin, karın canıma okur sonra,” dediğinde yerde, üzerine baskı uyguladığı abisi burnundan soludu. “Acıyorum mu diyorsun lan? Bana kimse acıyamaz,” derken Saygın’ın sorunlu bileğini yakalayarak onu altına aldığında dehşet hissiyle dişlerimi sıktım. Kolunu tersine bükerken abisi güldü “Küçük kız gibi ağlasana hadi,” derken Saygın’ın tüm neşesi kaçmıştı. Ringe yaklaşarak abisine “Bırak o kolu,” diye bağırdım ancak beni duymuyordu. Saygın’ın iyice sinirleri gerilmiş olacak ki kuralların dışına çıkarak tamamen sokak kavgasına durumu çevirmiş, abisini dizlerinin üzerine düşürüp karnına sert bir yumruk indirmişti. İkisi de kolay pes edecek tipler değildi. Abisi, kolunun yaralı olduğunu bilerek sürekli Saygın’ın koluna saldırıyor ve bugüne kadar ilerlediğimiz tüm tedaviyi hırpalıyordu. Ellerimi ringin sert minderlerine vururken “Ona zarar veriyorsun!” diye bağırdım. Yanımda dikilen Pusat “Sanıyor musun gerçekten ringe çıktığında ona acıyacaklarını, sırf kolu yaralı diye ona merhamet edeceklerini,” derken sözleri alaycıydı. “Ama burası gerçek bir ring değil,” diye karşılık verdim ona. Saygın’ı ters kelepçe pozisyonunda yere yatırmış, diziyle belinin üzerinden baskı uygularken kolunu geriye doğru çekiyordu. Serbest koluyla yerden destek alarak kendini kaldırmaya çalışırken abisinin kolunu daha da sıkıştırmasıyla dişlerini gıcırdattı. Ellerimle ringin minderlerinden destek alarak kendimi yukarı çekerken Saygın da kolunu abisinin elinden kurtarmıştı. Halatların arasında geçerek, tek diziyle Saygın’ın üzerinde duran abisinin tam burnuna yumuşak terliklerimin sert tabanıyla vurarak onu geriye doğru düşürdüğümde minderlerin gıcırtısı bile kalmamıştı geriye. Ortamı daha canlı tutmak için çalan müzik tek ses kaynağıydı. “Sana onun kolunu bırakmanı söyledim!” Elinin tersiyle burnunu yokladı, temizdi. Ne yazık ki kanatmayı başaramamıştım. Derin bir nefes alarak kendine doğru çektiği dizine dirseğini yaslarken “Kim bu kuzu?” diye sordu beni baştan aşağı süzerken. Saygın abisinin çekiştirdiği ve yaraladığı kolunu daireler çizerek esnetmeye çalışırken “Doktorum,” dediğinde onun yanına dizlerimin üzerine döküp kolunu kavradım. “Kötü müsün? Uzmana görünmek ister misin?” diye sorarken belirgin bir sorun olup olmadığını anlamak için parmaklarıma omzunu yoklarken başını iki yana salladı. “Süper kahramanım beni kurtardı,” derken sesi alaycıydı. Bunu duyan abisi başını geriye atarak kahkahalarla gülerken ona ters bir bakış attım “Ona zarar vereceğini biliyordun!” diye bağırdım. “Eee? Prenses gibi mi muamele edecektim?” “En azından zarar vermemeye çalışabilirdin,” Güldü “Ben Korateş’e acısaydım eğer ringte dizleri titrerdi,” derken yeniden burnunu kontrol etme ihtiyacı duymuştu. “Biraz daha sıkı vurmayı bilseydin bana bir burun ameliyatına mal olacaktın,” derken kendi kendine güldü. Saygın ayağa kalkarken “Abartma,” diye homurdandı. “Topuğunu geçirdi burnuma,” “Canın ne tatlıymış,” diye homurdanırken halatların arasından geçip aşağı atladı. Ben halatların altından geçerken kollarını bana açtığında aşağı atlamayı düşünsem de bana ısrarcı gözlerle baktığında açtığı ellerinin belimi kavrayıp beni tüy gibi yere indirmesine izin verdim. “Biraz masaja ihtiyacım olduğu doğru,” derken elleri hala belimdeydi. Elleri, tıpkı kendisi gibi büyüktü, belimi kavrayan parmakları belimde neredeyse birkaç santim sonra birleşecek kadar birbirine yakındı. Sıcaklığı belimden karnıma doğru toplanırken yavaşça kıpırdandım. “Odama geçelim,” diyerek ellerinin arasından sıyrılırken parmaklarının sıcaklığı belimin her yerindeydi. “Bir daha bu şekilde antrenman yapmayacaksın. En azından ağrılarını biraz daha hafifletene kadar yapma. Bir şeyleri düzeltmeye çalıştıkça bozup duruyorsun. Cuma günü uzmanla görüşme ayarlayacağım, detaylı bir inceleme yapılsın. Yerinde durmuyorsun hiç,” dediğimde söylerimi tiye alıyormuş gibi güldü. Arkamızdan abisi “Saygın, beni burada mı bırakacaksın? Yengen çok kızar valla,” dediğinde Saygın ona omuz silkerek uzaklaşırken adam kahkahalarla gülmüştü. Yiğit’in uzaktan “Abi, gelişin şerefine bir parti verelim mi?” diye sorduğunu duymuştum. Biz odaya girerken yeniden arkamıza baktığımda abisi Yiğit’i kolunun altına almış “Gidelim lan! Felekten bir gece çalalım hepimiz! Hak ettiniz siz bunu!” diyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.