İçeriğe geç

KORATEŞ

Bölüm 32 · 15 dk okuma

KORATEŞ

Bölüm 32

🔥 32

Parmaklarımın arasında döndürüp durduğum telefonun çantamın içine atarken bile parlayan ekranında her an yeni bir bildirim bekliyordum. Bir an önce parlamasını, Afra’nın ismini ekranda görmeyi ve yeniden onunla görüşmeyi istiyordum. Yirmi yıla yakın dostluğumuzda iki gün belki de küçük bir adımdan ibaretti lakin telefonuma gelen her bildirimde heyecanlanıyor, telaşla Afra’dan bir mesaj gelmesini bekliyordum. Gurur umurumda değildi, bir an bile tereddüt etmeden kollarını Buse’ye açtığında ona olan sevgim çatırdarken kalbim taş bağlamış, tüm kırıkları ufalanıp içimde kopan fırtınada savrulmuştu ancak Afra… Afra bana bunu neden yapmıştı? Afra neden beni bir an olsun dinlemeden sırtını dönmüştü? Neden hiç benimle konuşmak istememişti? Gurur’u anlıyordum, onunla aramızda son zamanlarda cereyan eden her şey aniden bir zelzele gibi kopmuştu ancak Afra’ya kızamıyor, sinirlenemiyor yahut öfkelenemiyordum. Sadece onunla aramın Gurur’la aynı şekilde bozulması kalbimi kırmıştı. Belki de sadece basit bir kalp kırıklığından öteydi, hayal kırıklığına uğramıştım. Beni dinlemeden, henüz birkaç aydır tanıdığı birine inanması ve beni görmezden gelmesi sanki kollarımın altında kanatlar varmış da beni havaya uçuruyormuş gibi hissettirirken gökyüzünün en tepesinde aniden yanmış, küller yükselirken ben yere çakılmış gibi hissettirmişti. İntikam ateşi Gurur için yanarken Afra için hiç varolmamıştı. Saygın’ın üzerine titreme konusunda kendimce haklı sebeplerim vardı ve bunun en başında İtfa ile çıkacağı mücadelede onu yerin dibine sokması geliyordu. Onu o ringin minderlerinin içine gömüp utançta dışarıya dahi adım atamayacak hale gelmesini istiyordum. Aklımı bulandırdığı her anın, bana yaklaşıp dokunmaya cesaret ettiği her saniyenin bedelini Korateş’in yumruklarıyla ödemesini, parçalanmasını ve gözlerimin önünde ufalanıp rüzgarla dağılmasını istiyordum. Ve bunun her şeyi feda etmeye hazırdım. “Lema!” Yiğit’in sesiyle kapıya doğru döndüğümde boks ekibi temiz, spor kıyafetleriyle toplu bir şekilde çıkış yaparken en arkada, sürünün lideri edasıyla Saygın ve abisi onları takip ediyordu. Gerçek bir kurt gibi alfa havası vardı. Etrafından saygı görüyor, hürmet ediliyor ve neredeyse tapılacak kadar seviliyordu. Açıkçası Buse’nin kapısına gelişinin ardından karakteri konusunda şüphelerim olsa da Gurur, Buse’nin hamile olduğunu duyduğunda hiç tereddüt etmemiş, şüphelenmemişti. Saygın olmayacağı konusunda ne kadar netse Gurur da bir o kadar olabileceği ihtimaline yakındı. Yine de hala Buse ile Gurur’un ilişkisi varken ikisinin birlikte olup olmadıkları belki de sadece benim merak ettiğim bir muammaydı. “Çağatay abinin gelişine kutlamaya gidiyoruz, sen de gelsene,” derken bana alıştığım ancak hala tuhaf gelen yüzündeki gülümsemeyle bakıyordu. “Teşekkür ederim,” derken ilk defa yüzündeki gülümsemenin düştüğüne şahitlik etmiştim. “Gelemem,” dediğimde topuğunu çocuk gibi yere vurdu. Sıkılı yumruklarla kaldırımda bize doğru yürüyen Saygın ve abisi Çağatay’a dönerken “Korateş!” diye bağırdığında Saygın tek kaşını kaldırarak Yiğit’e döndü. “Doktorun bizimle yemeğe gelmiyor!” Saygın “Olabilir, Yiğit. Doktorumu bugün çok yordum,” dediğinde Yiğit yan profilden gördüğüm öfkeli bakışlarını yanından geçen rasgele bir sporcuya çevirirken her zaman gülümseyen halinin aksine saldırganlaşmıştı. “Bok çeneli! Senin yüzünden!” diyerek sporcunun üzerine yürüdüğünde Saygın ve Çağatay ikisinin arasına girdi. Saygın, Yiğit’i göğsünden iterken “Ben konuşurum, doktor da gelir,” dediğinde madalyonun diğer yüzü çevrilmiş gibi aniden öfkesi kaybolmuş, yüzüne yeniden baygın gülümsemesi yerleşmiş ve bana gülümseyerek yanımdan geçip giderken üzerine yürüdüğü adam “Amına koyduğumun delisi,” diye homurdanarak yürümeye devam etmişti. Saygın başıyla işaret verdiğinde şoku sindirmeye çalışarak onunla birlikte kaldırımda otoparka doğru yürürken abisi önden ilerliyordu. Bana yaklaşarak aramızdaki mesafeyi kapatıp kulağıma eğilirken omzum sert göğsüne değiyordu. Kokusu saniyeler içinde etrafımı sararken “En azından yarım saatliğine gel, kaçmam için bahanem olursun,” dediğinde boğazımdan güç bir yutkunuş inmişti. “Sadece yarım saat,” dedim. Gülümsedi “Seni evine ben bırakacağım, merak etme,” dediğinde ona güldüm. “Kendi arabamla geldim,” “Fark etmez, söz ağızdan bir kez çıktı,” dediğinde onunla birlikte gülümsedim. O abisiyle kendi Audi’sine binerken ben de kendi Toyota’ma binerek onları takip etmiştim. Daha ilk günden onların arasına bu kadar dahil olmak beni endişelendirse de doğruyu söylemek gerekirse deli olarak anılan Yiğit beni daha çok endişelendiriyordu. Hayır, dediğimde durup dururken herhangi birine saldırması ne kadar soğuk kanlılığımı korusam da Saygın’dan daha çok korkutmuştu beni. Sakin, ocakbaşı restorana geldiğimizde arkalarından kendi aralarında eğlenen sporcuları takip ederek ilerledim. Birlikte içeri girdiğimizde mekan kalabalıktı. Ailesiyle yahut arkadaşlarıyla gelen insanlar içeri giren kocaman adamlara hayret dolu gözlerle bakarken arkalarından kaybolduğum için dikkat çekmiyordum. Ocağa yakın, sıcak ve büyük bir masa ayırılmış bizim için. Masanın bir köşesine, Saygın’ın yanına oturduğumda karşısında abisi, benim karşımda Pusat vardı. Yanımda Yiğit otururken heyecanla ellerini ovuşturuyordu. Etin kokusu midemi bulandırsa da gülümsedim ve kokuya alışmayı bekledim. İlk defa et yapılan bir ortama girmiyordum, Gurur da bu tür yerleri sevdiği için benim için her zaman zor olan ilk etapta yüzüme yapan sıcak ve etin kokusuydu. Hayvansal yağın yanık kokusu birçok kişinin ağzını sulandırsa da bu gece muhtemelen tenime sinen isin kokusunu üzerimden atmak için defalarca kendimi keseleyecek, saçlarımı yıkayacaktım. Masada oturan sporcuların her birinin ağzı sulanmıştı. Teker teker büyük porsiyonlarla siparişlerini verirken sıra bana geldiğinde garson siparişleri almaktan yorgun düşmüştü “Ben bir şey almayacağım,” dediğimde Çağatay gözlerini büyüterek baktı bana. “Diyetin mi bozulur?” dedi alayla. “Ben et yiyemiyorum,” “Ama burası dehşet bir şey, adamı yamyam eder,” dediğinde koku yüzünden hassas olan midem bu düşünceyle daha da büküldü. Uzanıp midemi bastırmak adına suyu alırken benim yerime “Israr etme,” diye uyardı Saygın. Garsona dönerken “İçecek ne var?” diye sordum. “Yeni, Tekirdağ, Altınbaş, İzmir,” Kola, Fanta, Niğde Gazozu? Su? “Bira?” “Carlsberg,” “Tamam, olur,” dediğimde garson elimde başka bir sipariş vermek için bekliyordu. “Bu kadar, mezelerden yiyeceğim,” diyerek gülümsediğimde Saygın’a geçti. Onlar sipariş verirken Yiğit defalarca araya girip kendine bir içki söylemek istese de her seferinde diğer sporcular tarafından uyarılarak bunun önüne geçilmişti. Surat asarak arkasına yaslansa da bu uzun sürmemişti, hemen arkasından yeniden gülümseyerek diğer sporcuların konuşmalarına dahil olmaya başlamıştı. Genel olarak birbirlerine sataşmaları keyifliydi ancak içlerinden biriyle göz göze gelsem tüm o kendi aralarındaki samimiyet bana buz gibi geçiyordu. Tüm öğleden sonranın ardından açtım. Yemek konusunda seçici olduğum için meyve ve her ihtimale karşı evden getirdiğim proteinli krakerlerle günü geçirmeye çalışsam da midem kazınıyordu. Onlar kendi aralarında sohbet ederken ben Saygın’ın kalkacağımız vakti haber vermesini bekleyerek mezelerden atıştırıyordum. Favorim olan üçlü babagannuş, muhammara ve humus arasında gidip gelirken elimden düşürmediğim eşlikçi çoğu zaman biberli ekmek oluyordu. Saygın kolunu sandalyemin üzerinden diğer tarafa doğru atarak bana yaklaşırken “Doyuyor musun?” diye sorarken biramı yudumluyordum. Etin kokusuna alıştıkça açlıkla birlikte gelen mezelerin lezzeti iyice iştahımı körüklemişti. Birayla ıslattığım lokmamı çiğnerken işaret parmağımı onaylar anlamda salladığımda bana gülümseyerek başıyla onayladı. Arkasına yaslanırken kolu hala sandalyemin üzerindeydi, uzanıp şalgamını yudumladı. Alkol almıyordu. Gurur da onun gibi sporcuydu ancak böyle ortamlarda oturup içerdi. Bugüne kadar Saygın’ın sadece bir kez içtiğini düşünmüştüm, oda da ağrıları fazlaydı. Yenilenen meze tabağından kendi tabağıma ekleme yaparken gözlerim, masanın en ucunda kucağında sıkı sıkıya tuttuğu rakı bardağıyla bana bakan sporcuya kaydı. Onu spor salonundan çıkarken yahut mekana girerken görmemiştim; üzerindeki hırkasının açıkta bıraktığı göğsünden. çenesinin altına, yukarıya sıyırdığı kollarında bileklerine kadar onlarca siyah ve beyaz dövme birleşirken teninin kalanı kese kadar soluktu. Her gün usturayla temizliyor gibi görünen kafası saçlarından dolayı griydi. Vücudundaki dövmelere rağmen vücudunda tüye dair ne kaş ne saç ne de sakal vardı. Çatılmış kaşlarının altından bana siyaha yakın iri irisli gözlerle bakarken kaşları olmadığı için yüzü ifadesiz geliyordu, ona doğrudan, gözlerimi kaçırmadan karşılık verdim. Benim kim olduğumu bu masada bilmeyen olduğunu düşünmüyordum, her biri öyle ya da böyle bir sebepten susuyor yahut görmezden geliyordu. Altında yatan sebebin ne olduğunu bilmesem de hiçbiri bana gözlerini dikip bakma cesaretini göstermemişti. Gösteremezdi de. Sanki bir noktaya dalmış gibi iç geçirerek önüne dönüp kucağında gevşekçe tuttuğu bardağından bir yudum alırken dişlerimi sıktım ve garsondan bir kutu bira daha isteyerek gözlerimi sadece mezelere indirdim. Üzerimde hissettiğim bakışları yok sayarak sadece içtiğim biraya ve yediğim yemeğe odaklanmıştım. Çağatay öne doğru eğilirken “Gel işte, bırak bu sporculuk işini. Otuzuna bastığında emekli edecekler seni, daha şimdiden görüyorum. Fırsatın varken katıl akademiye, sende bu hırs varken çabuk yükselirsin,” dediğinde Saygın abisine gözlerini kısarak bakıyordu. Dakikalardır kendimi yemeğe gömdükten sonra ilk defa aralarındaki bir konuşma dikkatimi çekmişti. Başını geriye atarken “Cık,” diyerek dilini şıklattığında gülümsüyordu. Abisini elini bacağına vurarak başını geriye atarken “Oğlum zevk mi alıyorsun beni reddetmekten?” diye homurdandı. “Biliyorsun benim bu işleri yapmayacağımı, inatla soruyorsun,” “Bir gün akıllanırsın diye bekliyorum. Baba mesleği nihayetinde, bu şanı sırtlanmak istemez misin?” diye sorduğunda başını geriye attı. “Yok, istemem. İstemeyeceğim de,” dediğinde abisi iç geçirdi. “Çağatay Iraz Ragıyf resmi olarak bu yıl da yenildi,” dediğinde bunu bir tek Pusat anlamıştı. Çağatay mağlubiyetle, Pusat zafer ifadesiyle kadehleri tokuştururken Saygın onlara gülümsüyordu. Ailesinde en azından abilerinin asker olduğunu biliyordum lakin onu da kendileri gibi asker yapmak istediklerini ve hiç bahsetmediği babasının da asker olduğunu ilk kez orada duyuyordum. Biberli ekmeği kemirirken “Leman,” seslenişiyle gözlerimi kaldırıp bana doğrudan bakan kahverengi gözlere döndüm. Her ne kadar onlarla göz göze dahi gelmemeyi kendime not düşmüş olsam da boşluğuma denk gelmişti. Ona dik dik bakarken “Lema,” diye düzelttim. “Lema…” derken başını hafifçe sallamıştı. Yüzündeki ifade beni rahatsız etse de tüm dikkatimi ona vererek dinlemeyi tercih ettim. “Nasıl hissettiriyor?” diye sorduğunda yanındaki arkadaşı rahatsız bir şekilde ona dönmüştü. Kılıcımı kalkanımı kuşanırcasına sırtımı dikleştirirken gıcırdayan dişlerimi gevşettim. Beklediğim an gelmişti. Beni vuracak bir şey söyleyeceğinin farkındaydım “Ne, nasıl hissettiriyor?” diye sordum her kelimenin üzerine basa basa. Eğer burada bir kişi benim Gurur’un yanında olduğumu biliyorsa elbette hepsi de bileceklerdi ve bir gün bana karşı bunu kullanacaklardı. Gözleri arkamdaki bir noktaya değdikte sonra gülümsedi “Bizimle birlikte çalışmak?” diye sorduğunda omuzlarımın gerildiğini hissedebiliyordum. Dudaklarım gerilmiş, boğazım iyice kurumuştu. Elimdeki boş bira kutusunu diğer dördünün yanına bırakırken “Ben sizinle çalışmıyorum. Ben sadece Korateş’le çalışıyorum,” dediğimde bana kibirle güldü. “Gün gelir hepimiz için çalışırsın,” dediğinde hala parmaklarımın arasında sıkı sıkıya tuttuğum bira şişesini ezerken birkaç kişinin kendi arasında gülüştüğünü duymuştum. Elbete… Benim gücüm onların sıkı yumrukları arasında neydi ki? Saygın “Doktorum sadece benim için çalışır,” derken sıcak elini sırtımda hissettiğimde biraz olsun kendimi güvende hissederek döndüm “Gidelim mi?” diye sorduğunda oturduğumuzdan bu yana bu teklifi beklediğim için başımı sallayarak çabucak onayladım. Gözlerimin içine alaycılığını biraz olsun kaybetmeden bakan o kahverengi gözlere bakarken gerginlikten sinirlerim iyice hasar almıştı. Saygın arabasının anahtarını abisine bırakırken gözlerimi kahverengi gözlerinden ayırmıyordum. İri, güçlü ve kesinlikle birkaç yıla dişli bir rakip olacağı kesindi. Derin bir nefes alarak vücudumdaki titremeyi kontrol altına almaya çalışsam da içimde cereyan eden bir rüzgar gibiydi, adımlarım ona yaklaştıkça bir şey yapmam gerektiğini hissediyordum. Hemen arkasından geçerken duraksadım, uzanıp çıplak, parlak , gerçek keline gözlerimi kısarak bakarken orta parmağımla rujumu düzeltiyor gibi yaptıktan sonra gülümseyerek geri çekilirken aniden bana dönmüştü. Ben ateş yakmıştım, erkek acımasızlığı devamını getirecekti. Masadan sadece iki adım uzaktayken tüm masa yüksek sesli bir kahkahayla güldüğünde “Çenenizin bağını siktirmeyin bana! Gülmeyin!” diye bağırdığında sırıttım. Hiçbir şey ima etmek istemedim ancak bir erkek, tasasızca eğlenip birbirlerini zorbalama konusunda daha esnekti. Sırıtmam kapıdan çıktığımızda kıkırdamaya dönerken Saygın yüzündeki hafif tebessümle bana döndü. Sadece gülümseyerek bana bakarken içimdeki o his uyanmıştı “Biliyorsun, değil mi?” diye sordum. Gözlerini kısarak bana bakarken “Seni ben seçtim, Lema,” dediğinde ona dudaklarımı bükerek baktım. Neden bahsediyordu? Gözlerimin içine bakarken “Sen sarhoş olmuşsun,” dedi. “Yooo,” derken bana kaşlarını çatmıştı. İfadesi eğlenmekten çok azarlama seviyesine geçerken “Kaşla göz arasında nasıl bu kadar bira içtin?” dediğinde güldüm. “In heaven there is no beer /That’s why we drink it here,” derken kollarımı kıvırıp penguen gibi yürürken bozuk, Kenya aksanıyla şarkıyı söylerken Saygın bana kaşlarını kaldırarak bakmıştı. “Kuū itūni kuyingwa mbukis,” diyerek aynı şekilde sözlerin anlamını bilmediğim ve doğru telaffuz edemediğim halini söylerken gerçekten beni anlamasını bekliyordum. Üniversitenin ilk yılında son sınıf olmasına rağmen aynı dersi aldığım yabancı uyruklu bir arkadaşımdan bu şarkıyı öğrenmiş, ezberimde olmasına rağmen bugüne kadar aklıma hiç gelmemişti. Saygın gözlerini kısmış bana bakarken gerçekten sarhoş muydum yoksa kafam mı iyiydi kestirmeye çalışıyor gibi görünürken “Mezeler baya iyiydi,” dediğimde ciddi halim onu ikna etmiş olacak ki başını sallayarak beni onayladı. Arabanın başına geldiğimizde bana elini uzatarak “Anahtarı ver,” dediğinde eline baktım. Dudaklarım uzun bir o harfini dillendirmek için öne doğru uzanırken “Bir daha bana yoo, dersen dudaklarını birbirine dikerim,” dediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsedim. Onu duymazlıktan gelerek penguen yürüyüşüyle direksiyona yöneldim. “In heaven there is no beer /That’s why we drink it here / And when we're gone from here / All our friends will be drinking all the beer!”(Cennette bira yok, bu yüzden burada içiyoruz. Buradan göçüp gittiğimizde, arkadaşlarımız bizim yerimize içecek) Kolumu tutup beni kendine çevirirken yüzündeki gülümseme dişlerini açığa çıkarak kadar genişlemişti. Avucunu açıp bana uzatırken dudaklarımı bükerek başımı iki yana sallarken sarhoşlukla birlikte dengem bozulduğu için sırtımı arabaya yaslamıştım. Ben başımı iki yana sallarken o da aşağı yukarı aksini onaylayarak salladığında tutamadığım kahkahamı serbest bırakarak çocuk gibi kıkırdadığımda bu tavrıma kızarak elimi ağzıma kapattım. Gülümserken “Lema, gerçekten çok şekersin ama anahtarlar, yavrum. Anahtarlar,” dediğinde gözlerimi büyüterek ona baktım. “Ne?” “Ne, ne?” “Yavrum mu dedin sen bana?” derken gözlerimi abartıyla büyüttüğüm için ifadesi donuklaşmıştı. “Evet,” Parmaklarımı kızaran yanaklarıma bastırırken “Bir kez daha söyler misin?” dediğimde yüzündeki ciddiyet tamamen dağılmıştı. Başını geriye atarak kahkahalarla gülerken “Lütfen, bacaklarımı titretecek kadar iyiydi. Bir kez daha söyle,” dediğimde gülümsemesi yavaş yavaş solarken yüzünden tamamen silmeden gözlerini gözlerime diktiğinde sesli bir şekilde yutkunma ihtiyacı hissettim. Aramızdaki mesafe daralırken “Sadece bir kelimemle bacakların mı titriyor?” diye sorarken vücudunun sıcaklığını karnımın altında yoğunlaşmış bir şekilde hissedebiliyordum. Dokunmuyordu, tenlerimiz temas bile etmiyordu ancak sanki vücudu vücudumu eziyor gibi heyecan içinde kalbim göğsümü dövüyordu. Ellerimle arabanın yüzeyinden destek alırken “Kendini nimetten sayma,” dediğimde gülümsedi, aramızdaki mesafe her geçen saniye daha da daralır gibi hissettirirken nefesini üzerimde hissedebiliyor, kalbini duyabiliyordum… Hayır, bunlar benim nefesim ve kalp atışlarımdı. Yüzüme doğru eğildiğinde başımı boş duvarları görünen mekana çevirdiğimde gülümsemesi soğuk havada sıcak bir meltem gibi boğazımı okşayarak akıp giderken kalbim duracaktı. “Anahtarlar,” dedi gayet makul bir uzaklıktan ancak sanki sesinin tonu değişmiş, kulağımdan tüm duyularımı doldurarak içime akarken sarhoşluğum ısınan vücudumla birlikte kırılıyordu. “Yavrum.” Güldüm, olayı kendi içimde eritmeye çalışsam da başarılı değildim. Mideme kramplar sokacak bir etkisi vardı vücudumda ve bunun önüne geçemiyordum. Küçük çantamda sonsuzluğa uzanan bir kara delik gibi uzun uzadıya ararken zehirli yeşil gözlerine bakmayı reddediyordum. En nihayetinde bulup avucuna bıraktığımda suratında kendini beğenmiş bir gülümseme vardı. Kibirle baş etmenin en iyi yolu görmezden gelmekti. Penguen yürüyüşümü kalkan gibi sırtlanırken yeniden şarkıyı mırıldanmaya başladım: “In heaven there is no beer /That’s why we drink it here / And when we're gone from here All our friends will be drinking all the beer!” Ben şarkıyı mırıldanırken o da bana gülümseyip başını iki yana sallayarak arabaya binmişti. Kemerimi bağlayıp arkama yaslandığım anda ilk iş gününün stresi, yemek ve içkinin etkisiyle arabanın sıcak koltukları beni derinlere doğru çekiyordu. Kafam öne doğru düşene kadar uyuduğumun farkında değildim, toparlanıp başımı dik tutmaya çalışırken arabanın karanlığında, sokak lambalarının aydınlattığı Saygın’ın yüzü tıpkı maçlarda olduğu gibiydi. Eve gidene kadar ayakta kalmak için Saygın’a döndüm “Baban da mı askerdi?” diye sorduğumda göz ucuyla bana döndü. Yüzündeki ifade kırılırken yavaşça başını salladı. “Neden sen asker olmaktan kaçıyorsun?” diye sorduğumda gözleri grileşmiş, rengi solup daha da zehirli bir hal almıştı. “Babam…” dedikten sonra derin bir iç geçirdi. “Babam bu derin devlet denilen şeyin içindeydi. Asker olarak elinde birçoğundan daha fazla yetki vardı, şimdilerde aynı yetkiler ailemde ancak… Bilirsin. İyi hikayeler her zaman kötü biter,” derken yüzüme bakmak yerine yolu izliyordu. “Şehit mi oldu?” diye sorduğumda başını hafifçe sallayarak onayladı. “Pusuya düşürüldü.” Derin bir sessizliğin ardından klimanın uğultusu ve kapılardan sızan rüzgar sesi arabayı doldururken “Kendi evimizde,” dedi. “Bir tane daha abim vardı. Onunla birlikte kendi evimizde, kendi çalışma odalarında, en güvenli yerlerinde öldürüldü,” derken sanki olaylar gözlerinin önünde canlanıyordu. “Onları sen mi buldun?” diye sorduğumda başını iki yana salladı. Dudakları gerilirken “Benim yüzümden öldüler,” dedi. “Onlar her zaman temkinliydi, ben değildim. O küçük, aptal kendini beğenmişlik yaşlarındaydım. Bacak kadar boyuma rağmen her şeyi bildiğim, büyüdüğümü düşündüğüm zamanlardı. Bir kapıyı çaldım, sanki geleceğimi içeriye haber verir gibi. Yavaşça girdim, her şeyimi belli ederek. Anlık konum gibiydim,” dedikten sonra gözlerini kırpıştırdı. “Nihayetinde ikisi de şehit düştü,” derken ses tonu, duruşu ve hatta gözlerinin rengi bile değişmişti. Gözlerimi camdan dışarı çevirirken “Bazı babalar yaşasa bile ölü hissettiriyor,” dediğimde sessizce başını sallayarak beni onaylamıştı. Ona daha fazlasını sormak için dindirilemez bir arzu içindeydim. Daha fazlasını öğrenmek istiyordum: annesinin adını, babasının rütbesini, kardeşlerini… Onun hakkında her şeyi bilmek beni suçlu yahut sapkın yapar mıydı? Amacım sadece onun kalkanını parlatıp İtfa’yı yerle bir etmesiyken merakım olağan mıydı? Köşeyi döndüğümüzde arabanın farlarının aydınlattığı sokağın girişinde ilk gördüğüm araba Gurur’un LMA 03333 plakalı siyah Range Rover cipiydi. Omuzlarım kasılırken koltuğumda dikleştim. Burada olmasının tek anlamı saldırgan tavrıydı. Pusuya yatmış saldıracak tek bir an bekliyordu. O gecenin ardından henüz yüzleşmemiştik ve yüzleşmeden de onun için hiçbir şey bitmezdi. Belki de bir şeye sinirlenmişti ve yine öfkesini benden çıkaracaktı. Belki de Saygın’la olduğumu biliyordu ve özellikle onu bekliyordu. Bu mahallede şimdi bir kavga çıksa çoğunluk izlemeyi tercih eder, aşağı inenler de Gurur’un arkasında durup Saygın’a saldırmayı tercih ederdi. Eğer eve tek başıma dönmüş olsam bir an bile düşünmeden hemen yanında durur, orada sonuçlarının ne olacağını umursamadan kavga çıkarır ve bir kez daha onu hayatımdan süpürmek için var gücümle onunla ve kendi irademle savaşırdım ancak bu akşam değildi… Bu akşam Saygın’ın yanında olmazdı. Kumandaya basıp bahçenin kapısını açarken “İçeri park edersen sevinirim,” dedim. Garaj yolunun önünde kapının açılmasını beklerken arabayı yeniden kontrol ettiğimde Gurur’un delici bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Bahçe kapısı gıcırdayarak açılırken annem sıkı sıkıya sabahlığına sarılmış, mutfak penceresinden bir omzunu duvara yaslamış arabaya bakıyordu. Babam arabayı alır almaz tüm camları koyu filmlerle kaplattığı için henüz arabanın içinde annem ona kalp krizi geçirecek sürprizden haberdar değildi. Arabayı park ederken Saygın’a “Bir kahve içelim mi?” diye sorduğumda bana çatılmış kaşlarının altından baktığında otomatikman kendimi savunma ihtiyacı hissetmiştim. “Hayır… Seni yatağa atmak için yol yapmıyorum. Öyle bir şey değil sadece beni bıraktığın için nezaketen kahve yapmak istedim. Hem annemle babam da evdedir zaten, öyle bir şey yapamam,” derken parmağımla camda bekleyen annemi işaret ettiğimde çatılmış kaşları gevşemişti. “Ailenle mi tanıştıracaksın beni?” diye sorduğunda yanaklarımın içini dişledim. “Evet, yani… Pek aile sayılmaz ama öyle olacak sanırım,” dediğimde bana nedenini sormaması için içimden dualar ederken gözleri kısıldı ve dudakları kaçtığım o soruyu sordu. “Neden?” Dışarıda Gurur bekliyor, şimdi çıkarsan tüm mahalleyi toplayıp sana adil olmayan bir şekilde saldırıp öldürür. Derin bir nefes aldım, ona karşı dürüst olmak için henüz yeterince cesaretli değildim “Sürekli görüştüğüm ve yanında çalıştığım adamın kim olduğunu bilmeleri gerek,” dedim. Kısmen yalan söylemiyordum, bir şekilde onu merak ediyorlardı ancak karşılarına çıkaracağım sıfatı hastam olarak değil de eminim sevgilim yahut gelecekteki eşim olması yönünde olduğuna kalıbımı basabilirdim. “Bana hiç böyle biri gibi gelmemiştin,” “Nasıl?” “Bağlı, iplerini başkasının tuttuğu kukla gibi,” dediğinde sesli bir şekilde güldüm. “Bir gün ben de iplerimi kesip kanatlarımı takacak ve bu uçsuz bucaksız gökyüzü denizinde süzüleceğim. O zamana kadar iplerim başkasının elinde,” dedikten sonra çenemle salonun penceresinden bizi izleyen annemi işaret ederken “Hadi, çoktan meraklanmaya başladı. Daha fazla soru sormasını istemiyorsan arabadan çabucak inelim.” dediğimde bana gülümsüyordu. Arabadan inip emniyet kemerini çözen Saygın’a bakarken bakışlarına karşılık “Ne?” diye homurdandım. Dudaklarını büktü. “Demek anne baban olmasa beni yatağa atacaksın,” dediğinde sertçe kapıyı suratına kapatmama karşılık kahkahalarla gülmüş ve attığı her kahkahada yanaklarım ısınmıştı. “Asla,” diye homurdandım. Arabadan inerken beni duymuş olmalı ki alaycılığı her bir yana sinmiş kahkahasını serbest bıraktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.