İçeriğe geç

KORATEŞ

Bölüm 2 · 7 dk okuma

KORATEŞ

Bölüm 2

🔥 2

Annemle birlikte o mahkeme salonundan çıkarken düşmemek için tutanacağım bir babam artık yoktu. Geride sadece bana öfkeyle bağıran, onun kızı olduğumu reddeden bir babam vardı oysa ben onu öylesine seviyordum ki sevgimin tek bir zerresini anlatmaya yetecek kelimeler yoktu. Çocukken “Babanı ne kadar seviyorsun,” sorusuna açtığım kollarım bile artık ona olan sevgimi anlatmaya yetmiyorken o acımaksızın “Benim senin gibi bir kızım yok,” diyerek altı kelimede kalbimi tek bir noktadan paramparça etmişti.

Ben, o yokken kalbim kırılmasın diye dimdik durmuştum. O yazları eve dönüp de beni kucakladığında izin vermiştim kendime, kalbim kırılabilirdi ve ben tamir etmesi için babamın kucağına koşabilirdim ancak o bizzat kendisi kırmıştı.

Nereye sığınacağımı bilmeden adliyenin merdivenlerini inerken aşağıda bizi onlar bekliyordu. Taylan amca adliyenin çıkışında arabasına binmek üzere olan babamı sakinleştirmek için onu telkin ederken Aslı teyze ve Afra bizim yanımızdaydı. Yeniden babamla göz göze geldiğimizde o ifadesi bir kez daha kalbimi parçaladığında artık dizlerim beni ayakta tutamayacak kadar zayıflamıştı.

Beni o gün babamın yarattığı enkazdan kurtaran Gurur’du. Avuçlarımda kalbimle onarması için babama koşarken o gün, beni kucağına alıp saçlarımı okşayıp nefes almamı telkin ederken kalbimi onaran kişi oydu. Her gördüğümde kalbimi ısıtan adam, sakladığım kalbimi almış, tamir etmiş ve kırılmaması için sırtımı sıvazlamıştı.

İç geçirerek “Oturur konuma gelebilirsiniz,” dedim. Babamın yeniden geleceğini bilmek kedi gibi ince kum tabakasının altına gömdüğüm anılarımı yeniden gün yüzüne çıkarmıştı. Onunla yüzleşmek istemiyordum. Telefonlarda uzaktan uzağa konuşmak, o gün hiç yaşanmamamış gibi davranmak kolaydı ancak yeniden onu görürsem ne yapardım bilmiyordum.

Kolunu esnetirken “Rahat hissetmiyorsanız tişörtünüzü çıkarabilirsiniz,” dediğimde başını hafifçe sallayarak eteklerinden tutup tişörtü başından sıyırdığında vücudu açığa çıkmıştı. Üzerine yapışan tişört kaslarını açık ediyor olsa da çıkardığında karşılaştığım manzara tanıdıktı. Her bir kası şişkin ve güçlüydü.

Bileğini tutarken sol omzundaki dövme dikkatimi çekmişti, omzunun tam kıvrım noktasında yüzünün yukarısı saldırgan bir kurt aşağısı da yaşlı bir koçun yüzünü andıran dövme vardı. Bu dövmeyi biliyordum. Nereden hatırladığıma dair bir fikrim yoktu ancak kaşının üzerindeki yarayı da dövmeyi de hatırlıyordum.

Boyu uzun olduğu içi sedyesini alçaltıp bileğini tuttuğumda parmaklarının üzerindeki izleri görebiliyordum. Sanki kabuk bağlamış ve iyileşmesine fırsat bulamadan defalarca yalanmış gibi eklem yerlerinde ufak tefek izler vardı. Esnetmek için kolunu kaldırdığımda sedyeyi alçaltmama rağmen hala boyum yetmiyordu.

Ben sedyenin üzerine çıkarken “Doktorlar arasında en uzun boylusu siz olduğunuz için özellikle sizinle çalışmak istemiştim,” dediğinde dizlerimle sedyenin üzerine çıkmıştım.

Sıkı kaslarını parmaklarımın arasında sıkıştırarak yukarıya doğru tırmanırken “Benim boyum 1,74,” dediğimde ses çıkarmadı. “Siz biraz fazla uzun olduğunuz için böyle şeylerin yaşanması mümkün.”

Sedyenin diğer taradından inip arkasından kolunu yana doğru esnetirken sessizdi. Yüzü ifadesiz olduğu için canının acıyıp acımadığını göremiyordum. Bazıları yüzünü sabit tutmaya çalışsa da illa ki bir noktada inleyip ses çıkarırlardı ancak o acıya derisi kalınlaşmış gibi ifadesizdi.

Normalde hastalarım öyle ya da böyle bir şekilde konuşurdu, şikayetçi olsam da zamanın hızlı geçmesine ve hastalıkları hakkında fikir sahibi olmama yarardı ancak onun sessizliği tedavi sürecinde önümdeki yolun tıkanmasına sebep oluyordu.

Hastalık geçmişinde kas yırtılmasından dolayı ameliyat olduğu yazılıydı ancak parmaklarımın altında hissettiğim doku geçen üç aylık sürece rağmen hasarlıydı “Ameliyat sonrası ilerleme kaydetmek yerine daha kötü bir hale gelmişsiniz, bunun sebebini öğrenebilir miyim?” diye sordum.

“Çalıştığım Fizik Tedavi Uzmanı beni bu hale getirdi, kasti olarak,” dediğinde parmaklarımın arasında esnettiğim kasları taş gibi sertleşmişti. Yüzü ifadesiz olsa da gözleri ateş gibi kıvılcımlar saçarak yanıyordu. Yan profilden ona bakarken kırık burnunun kemerini görebiliyordum.

“Talihsiz bir durum, sözde meslektaşım adına özür dilerim.”

“Yaşadığım şey talihsizlik değildi, ihanetti. Sizi ben seçtim, aksi bir durum olması söz konusu değil,” derken kolunu sınırlarını zorlamak adına limitlerinin üzerinde esnettiğimde kafasını bana çevirmişti.

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Kadınlar her zaman daha adildir, uzlaşması kolaydır. Tanıdığım hiçbir kadın tarafından ihanete uğramadım,” dediğinde kafamda yeni soru işaretleri belirmişti. “Sizi tanımak isterim,” dediğinde yeniden yutkunma ihtiyacı hissediyordum. Düz ifadesi, beni tartıp biçmek için kısılıp gevşeyen gözleri, üzerimde dolanan gözbebekleri yanaklarımdaki son yaşam belirtisini de beraberinde söndürmüştü. Bu bakışları daha önce görmüştüm, yeşil gözlerin kısılıp gevşemesini, ateş gibi yanarak alevlenmesini, paramparça edip yakmasına tanıklık etmiştim ama sadece bir kez… Bir kez görmüş ve zihnimin en tenha köşelerine saklamıştım. “Tanımak ve güvenmek istiyorum,” derken sözlerinin aksine duygular vardı sesinde. Sanki ona ihanet edemeyeceğini bastıra bastıra dillendirmek istiyor gibiydi. “Çünkü güven aramızdaki sessiz bir anlaşma olacak. Anlaşmalarımı bozmam, bozulduğunda neler olduğunu sizden önceki doktorumdan öğrenebilirsiniz…” derken gülümsemesi sırtımdan aşağı ürperti inmesine sebep oldu. “Komadan çıktığında.”

“Ne iş yapıyorsunuz?”

“Ben boksörüm,”

Onu tanıyordum ancak hatırlamak içimde hiç iyi hisler uyandırmıyordu. Öfke, nefret, kızgınlık gibi negatif duygular parmaklarımın ucunda yankılanırken görüşmemizin başından bu yana ilk defa gerçek anlamda göz göze geldik. Gerçek yüzü ile anılarımdaki yüzü birbirini tamamlarken o gün, ilk ve son kez Gurur’u görmeye gittiğim gün onu yere serip kanlar içinde bırakarak tepesinde gülüp alay eden adamın yüzü belirdi.

Parmaklarımın arasındaki kolunu serbest bırakırken “Bu günlük burada bırakabiliriz,” diyerek kolunu bıraktığımda alev alev yanan yeşil gözleri beni izliyordu. Üç numaraya vurulmuş siyah saçları, yanık buğday teni birbiriyle kontrast oluştururken yeşil gözleri iki cam parçası gibi beni kesmeye hazır bakıyordu.

Eldivenlerimi çıkarıp çöpe atarken “Uzmanlık alanım olan bir meslek değil, daha önce hiç boksörlerle çalışmadım,” derken sırtımdan aşağı yeni bir ürperti indi. Çok kez Gurur’a tedavi uygulamıştım. Hala maça çıkmadan bir yahut iki gün önce onunla buluşur, masaj yapardım. Yaptığım masajın hem iyi geldiğini hem de ona uğur getirdiğini duymak beni mutlu etmek için yetiyor da artıyordu.

“Öyle mi? Nereye dokunacağınızı biliyor gibiydiniz. Ben bu seanstan fazlasıyla memnun kaldım, sizinle devam etmek istiyorum,” dediğinde derin bir nefes aldım.

Bilgisayarımın başına geçerken “Sizinle çalışmayı kabul edemem,” dedim. Camın önünde arkasından vuran ışık üzerime gölgesini düşürüyordu. Tişörtünü üzerine geçirirken sessizdi ancak bu huzurlu bir sessizlik değildi.

Ben adil bir insan değildim, hele ki sevdiklerim söz konusu olduğunda adaletli davranamazdım ancak bir yanım öyleydi.

O, Korateş’ti.

Sevdiğim adamın, Gurur’un ezeli rakibiydi. Sonunda istediğini elde edip onu yendikten sonra Korateş’in öfkesini körükleyerek onu tedavi edip Gurur’un karşısına gönderemezdim. Hipokrat yeminime ihanet de edemezdim. Bu yüzden onu tedavi edemezdim. Ne yeminimi bozabilirim ne de Gurur’a ihanet edebilirim.

Yapamam.

“Sorun değil,” derken iç geçirdi. Omuzlarım gevşeme hissiyle gevşerken hemen yan odamdaki doktorun mail adresini açtım, dosyaları eklere yerleştirirken ayak seslerini odanın içinde duyabiliyordum. “Bu isteğinizi kime iletmemi istersiniz?” diye sorduğunda onu aktardığım doktorun adını vermeye hazırlanıyordum “Hastanenizin İnsan Kaynakları birimine mi yoksa Hekimler Birliğine mi?”

“Sevgili Meslektaşım,” diye başlayan mail öylece kalmış halde gözlerimi yeniden yüzüne çevirdim. Masanın karşısında, omzunda sırt çantasıyla ellerini eşofmanının ceplerine sokmuş bana bakarken suratında kendini beğenmiş bir gülümseme vardı. Sanki kararını vermişti, sonuçlarını biliyordu ve çırpınışlarımı izlemek hoşuna gidiyordu. “Neden seni tedavi eden kişinin ben olmam konusunda ısrar ediyorsun? Bu hastanedeki diğer doktorlar sana seve seve yardımcı olur, hatta hayranın olan birini bile bulabilecekken neden ben?”

“Çünkü seni ben seçtim,” dediğimde yutkundum.

“Beni tanıyor musun?”

“Hayır, seni hiç tanımıyorum. Sen de beni tanımıyorsun, olayı güzelleştiren şey de bu zaten,” dediğinde dişlerim gıcırdamaya başlamıştı.

Telsiz telefona uzanırken “Güvenliği çağırmadan odamdan çıkın lütfen,” diye uyardım.

Elimden telefonu alırken “Ne yapacaksın? Korateş’i odandan mı kovduracaksın? Dışarıda bekleyen onlarca muhabir var, Lema. Beni hastaneden mi attıracaksın?” diye sorarken alaycıydı.

“İtibarı zedelenecek olan sensin,” dediğimde güldü.

Telefonu bana uzatırken “Bir erkeğin itibarı, bir kadına karşı zedelenmez. Acı gerçek, kendi fikrim değil toplumun fikri. Şimdi, istersen ara ya da istersen tedavi süreci hakkında konuşalım,” diyerek bana telefonu uzattığında sözleşmeyi yenilemeyeceğime karar vermiştim. Yeni iş arayacak, gerekiyorsa işsiz kalacak yahut kendi işimden başka bir iş yapacaktım ancak Saygın Ragıyf’a maruz kalmayacaktım. Sadece üç hafta ona sabredecektim, iyi bir doktor olarak işimi insan, dil, din, ırk yahut çıkarlarım gözetmeksizin onu tedavi edecektim.

Sadece üç hafta.

İç geçirdim, bu kolay pes etmek gibi görünüyordu ve öyleydi de. Mücadele ettiğimde elime hiçbir şeyin geçmeyeceğini gördüğüm için artık kendimi hiçbir şey için zorlamıyordum. Onunla savaştığımda kazanamayacak ve ona mecbur kalacaktım. Bu yüzden kaçmak daha mantıklıydı.

Ona tedavi sürecinden bahsederken çatılmış kaşlarla şüpheci ve dikkatli bir şekilde ağzımdan çıkan her kelimeyi dikkatle dinliyordu.

Saygın’ı tedavi etmek istemiyordum, aslında işin özü buradaydı. O, Gurur’u eğiten adamdı ve ondan daha iyiydi. Eğer onu iyileştirirsem yeniden Gurur’un karşısına çıkacaktı ve bu karşılaşmaları diğerleri gibi olmayacaktı. Saygın iyileşmeye, toparlanmaya hevesli ve fazlasıyla hırslıydı. Yeni sezon başladığında Gurur’un onurunu kıracak ve belki de onu hastanelik edecek adamın iyileşmesinde pay almak istemiyordum.

Evet, Hipokrat yemini bunun tam tersini söylüyordu, ben de yeminimi çiğnememek için bu hastanede çalışmaktan vazgeçiyordum. Aksi takdirde ikiye bölünecektim, Gurur’a bir şey olursa Saygın’ı tedavi ettiğim için kendime kızacaktım. Eğer Saygın’ın iyileşme sürecinde bile isteye hatalar yaparsam da yeminime ve kendime olan saygımı yitirecektim.

“Ve bir şey daha, sizden seanslar konusunda esneklik istiyorum. Yani, saatler konusunda rahat davranabilir miyiz?”

Gülümsedim “Elbette, Saygın bey. Elbette.”

Sadece iki hafta.

Bölüm sonu

3 yorum

  • 20.bölümden sonrası okunmuyor düzeltir misiniz

  • Bu kitabi o kadar cok sevdim ki anlatamam. Lakin 20. Bolumden sonrasi maalesef ki acilmiyor yazardan ricam buna bir cozum bulabilir misinn? Simdiden tesekkurler🙏🏻💗💗

  • Daha kitaba başlamadn önce nedense içime beğeneceğim ve ustaca yazılmış olacağı ile ilgili bir his düşmüştü gerçekten doğruymuş konu ve anlatım dili çok hoş insanın hemen okuyası geliyor.