Göz alabildiğine uzanan denizin üzerinde tasasızca süzülen martıların çarşaf gibi maviliklere yükselip alçalmasını izlerken dudaklarımdaki tebessüm yanaklarımı tırmalayıp yeni çentikler açarak aşağı düşmeye, kendi kederime boyun eğmeye zorluyordu. İmrendiğim, açtıkları kanatlarından rüzgarlar süzülerek uçan kuşları sadece izleyebilirdim. Kimse onlar gibi özgür olamazdı, biliyordum ancak ben, hiçbir zaman özgürlüğü tadamazdım.
“Bu nasıl…-“ derken sesini kesip aniden sesini kıstı. “Orospu çocuğu nasıl yapabilir bunu? Hak hukuk denilen bir şey var,” dediğinde ona güldüm. Ellerimi sarı Scrubs’ın ceplerine sokup biraz önce aldığım ıslak mendil paketini parmaklarımla tırmaladım, gözlerimi aşağı indirip aynı sarı renkteki Crocs terliklerimin önünü kaldırarak topuklarımın üzerinde sallandım.
“Hak hukuk var mıydı?” diye sorduğumda bana ters ters baktığını yüzüne bakmasam bile biliyordum. Biz, ne zaman tanıştığımızı bilemeyecek kadar uzun süredir arkadaştık. Aynı apartmanda oturmuş ancak daha sonrasında annemin isteği üzerine bahçeli bir eve geçene kadar beş yıl boyunca birbirimize komşuluk yapmıştık. Oyun arkadaşım, sırdaşım, sıra arkadaşım… Her şeyim Afra olmuştu. Şu hayatta belki de beni annemden… Benden bile daha iyi tanıyan birisi varsa o da Afra’ydı.
“Böyle ezik ezik içine sinersen hak hukuk bulamazsın tabi,” dediğinde baristanın uzattığı kahveleri alarak birlikte terasa çıkana kadar sessizliğimizi koruduk. Köşede, iki kişilik üzeri boş karton bardaklarla dolu masayı kapmak için ikimiz de hızlı yürümüş ve odaklanmıştık. Ben pis karton bardakları çöpe atana kadar sessizliğini korumuştu.
Cebimdeki ıslak mendili çıkarıp sigara külleriyle pislenmiş masayı silerken sessizliği bozarak “Biraz diş göster, Lema,” dediğinde iç geçirdim.
Pis ıslak mendili yeniden paketine sıkıştırırken “Diş göstersem ne yazar, adam açık açık devam etmeyeceksen söyle ben de birini çağırayım, dedi. İlan vereyim, birini arayayım demedi, doğrudan birini çağırayım dedi. Ben bulunmaz Hint kumaşı falan değilim, şimdi çıkarsalar beni bu hastaneden bir saat sonra yerime başkasını bulurlar.”
Geriye doğru gevşekçe yaslanıp kollarını sandalyeden sarkıtırken “Ay, bunaldım. İyi, üç kuruşa çalışmayı kabul et o zaman,” diye homurdandıktan sonra bana kaşlarını çatarak bakarken uzanıp soğuk kahvesinden bir yudum aldı.
Benim sıkıcı iş hayatımdan konuyu uzaklaştırmak adına “Ee, sonuçların nasıl geldi?” diye sordum. Girdiği KPSS sınavının sonuçları bugün açıklanmıştı ve bana bunu haber vermek için hastaneye öğle arasında beni ziyarete gelmişti. Memur bir ailenin çocuğu olarak aynı yoldan devam etmiş, kararsız geçen iki yılın ardından bu yıl mezun olmuş ve sınava girmişti. Sınav sonucunun iyi geleceğini, gelmese bile mülakatlarının iyi geçeceğini ikimiz de dillendirmesek de biliyorduk.
“89 almışım, haftaya mülakatlar için başvuru yapacağım. Muhtemelen bu ay içinde sonuçları alırım,” derken heyecanlı görünmeye çalışsa da sonucunu bildiği için omuzları rahatlama hissiyle gevşekti. Aldığı puan ya da girdiği mülakat önemli değildi onun için, sadece fiziksel olarak bulunması yetecekti.
“Senin adına çok sevindim,”
Sırtını dikleştirirken gözlüklerini kafasının tepesinden burnunun ucuna indirdi “Ben de senin için sevinmek istiyorum, Lema. Bütün hafta köpek gibi çalışıyorsun ama sonuçta diğerlerinden daha az para alıyorsun, ön kayıttaki lise mezunu kadın bile senden daha fazla maaş alıyor. Böyle eziklenerek bir yere varamazsın, biraz sesini çıkar. Seneye de artık sana yarı zamanlı çalışan ücreti verirler, sen de onay verirsin,” dediğinde iç geçirerek arkama yaslandım.
“Bu konuyu açma artık, biraz sindirmeyi bekliyorum,” diye homurdandım ancak sindirmek için artık yeterince vaktim yoktu. İki hafta önce bana sözleşme süremin dolacağı bildirilmiş ve yeni sözleşme iletilmişti. Hemen imzalayıp göndermediğim için İK uzmanı beni şahsen odasına çağırıp sık sık klimanın vurduğu çıplak kafasını ovuşturarak sistemin ne kadar acımasız olduğunu, muadilimin çok fazla olacağını ve beni sevdiği için bir baba tavsiyesiyle elimdeki işi kaybetmemem gerektiğini öğütlediği kırk dakikalık konuşmanın sonunda imzalamam için kağıtları önüme itse de yeniden kararsız kalmıştım.
Son ana kadar düşünmek istiyordum.
“Sen bilirsin,” dediğinde sonunda konuyu kapattığı için sertçe nefesimi verdim.
“Gurur neler yapıyor? Hala kutlamalara devam mı?” dediğimde gözlerini devirerek başını geriye doğru attı. Yaz başında düzenlenen final maçında ezeli rakibi Korateş’i yenmişti. Zaferininin karşılığında tüm yazı güneşlenerek, yüzerek ve eğlenerek geçirmeyi hak etmişti.
Gurur…
Afra ile tanıştığı o ilk günden bu yana içimde Gurur’a karşı da bir ilgi her zaman olmuştu. Bu ilgi bazen beklediğimden daha sert kendini hissettiriyor içimdeki hisleri parçalıyordu. Ben onu ilgi olarak adlandırmak istesem de bu hepsinden öteydi, içimde dinmesini beklediğim bir yangın vardı ve onunla geçirdiğim her yıl, ondan uzak kaldıkça daha da körüklenerek büyüyordu. Ona ilgi duyuyordum, onu seviyordum ve onun da beni sevmesini istiyordum lakin bunları sesli söylemeye cesaretim yoktu. Afra kardeşi olduğu için onunla paylaşamıyordum lakin ayna karşısında da durum aynıydı. Onu sevmeyi içimde yaşamaya öylesine alışmıştım ki kendime bile itiraf etmekte zorlanıyordum.
“Hiç sorma, Antalya’dan hala dönmedi. Gerçi Antalya’da mı yoksa Kıbrıs’ta mı tam bilmiyorum, dünyanın herhangi bir yerinde partiliyor bile olabilir,” dediğinde Afra ile birlikte gülümsedim. “Hak etti bunu, çok uğraştı çok çabaladı. Sonunda onun kazandığını görmek beni mutlu ediyor,” dediğinde gülümsedim.
“Beni de,” dediğinde gözlüğünün üzerinden bana baktı. “Yani… Çok uğraştı. Bitmeyen antrenmanlar, erken saatte koşular… Abinin yüzünü bile görmeden geçirdiğin o ayların bir karşılığı olmalıydı.”
“Aynen, değil mi? Onu görmeden geçirdiğimiz günlerin bir karşılığı olmalıydı,” derken sesindeki imaya karşılık gözlerimi yeniden önümüzde uzanan denize çevirdim. “Ama bitmedi. Korateş hala yaşıyor ve hala kemerini almak için geri dönebilir. Gurur’un kazanmaktan başka çaresi yok. Bir dahaki yüzleşmelerinde ikisinden birisi için ölecek ve bu kişinin abim olmasını istemiyorum.”
“Olmayacak, bir kez yendiyse yeniden yenecektir,”
Kahveme uzanırken bileğimdeki saatin titremesiyle ekrana baktığımda annemin araması görünüyordu. Cebimden telefonu çıkarıp kulağıma götürdüm “Odanın kapısı kilitli, neredesin?” diye sorarken sesi histerik çıkıyordu.
“Afra geldi, anne. Onunla hastane bahçesinde oturuyoruz,” dediğimde Afra hoşnutsuz bir şekilde dudaklarını büktü.
Birlikte kahve bardaklarımızı alarak masadan kalkarken “Yemeğini getirdim, soğumadan ye. Odanın önünde seni bekliyorum,” dediğinde iç geçirdim.
“Geliyorum,” diyerek telefonu kapattım.
Afra ile birlikte lobiye kadar birlikte yürüdük. Hafta sonu Gurur gelirse annemle birlikte bizi kahvaltıya davet edeceğinin sözünü verip ayrılırken merdivenlere yöneldim. Kapalı alanda insanlarla sıkış tepiş kalmayı sevmiyordum, bu yüzden sık sık merdivenleri tercih ediyordum. Dördüncü kata çıktığımda alışkın olsam da nefes nefeseydim.
Odama uzanan koridoru döndüğümde annem dizlerinin üzerinde benim yemek çantamla birlikte oturuyordu. Üzerinde ayak bileklerine kadar uzanan siyah elbisesi, omuzlarından beline kadar uzanan siyah saçları, kalın çerçeveli siyah gözlükleri kağıt gibi teninde kontrast yaratıyordu.
Gıcırdayan terliklerimin sesini duyduğunda yanındaki siyah hasır çantasını ve şapkasını alarak ayağa kalktı “Neden bana haber vermedin?” diye sordu ben odamın kilidini açarken.
“Hastanenin kafeteryasındaydım, hastalarım bile beni bulmak istediğinde aramadan ilk oraya bakıyor,” diye çıkıştığımda dudaklarını bükmüş, gözlerini adımın yazılı olduğu isimliğime bakıyordu. Bu şekilde beni, abartılı endişesine olan yakarışımı görmezden geliyordu. Odaya girerken iç geçirdim “Endişe edecek bir şey yok.”
“Bugün telefonda konuşurken yemekhanede yiyemediğin yemekler olduğunu söylemiştin, sana güzel bir salata getirdim,” derken yeniden gülümsüyordu. Arkamdan kapıyı kilitleyip pencereleri açarken yemek kabını masaya bırakıp karşımdaki sandalyeye oturmuştu. Sandalyeme oturup kabı açarken bana hevesle övgüler duymayı bekleyerek bakıyordu. Narlı, renkli görünen ıspanak salatası yapmıştı.
Ben ıspanaktan nefret ederim.
“Çok güzel,” diyerek kabın üzerindeki bölmeden çatalı çıkarıp salatadan büyük bir lokma ağzıma attım ancak ıspanak yemek yerine bir avuç çamur yemeyi tercih ederdim.
Ben ağzımda büyüyen lokmaları güçlükle yutarken “Nasıl gidiyor iş?” diye sorduğunda gözlerimi yemek kabından ayırmadan ağzımın içinde iyi gittiğine dair bir şeyler mırıldandım. “Sözleşmen ne zaman bitiyordu?”
“Önemli değil, devam edeceğim zaten,” diye mırıldandım. Anneme henüz karar veremediğimi söylesem panikler ve muhtemelen İK uzmanı ile aynı cümleleri daha büyük panik halinde arka arkaya sıralardı. Aynı şeyleri tekrar tekrar dinlemek hiç içimden gelmediği için onu geçiştirdim. “Buradan çok memnunum.”
Gülümsedi “Aferin benim kızıma, zaten güzel bir düzen kurdu kendine. Hiç bozma kuzum. Bak, odan deniz manzaralı, ferah,” dediğinde ona gülümsemeyi sürdürdüm. Oda benim hatırıma deniz manzaralı değildi, tedaviye gelen hastaları tavlamak ve onları daha iyi hissettirmek üzere bir hizmetti. Ağzımdaki ıspanakları yutarak yenilerini çatalıma taktım. Ne kadar hızlı bitirirsem o kadar çabuk gideceğini bildiğim için çabucak tabağı bitirmekten başka çarem yoktu.
“Baban geliyor,” dediğinde ağzıma doldurduğum dolu çataldaki ıspanaklar daha mide bulandırıcı geldiği için öğürme isteğimi bastırmak için suyumdan büyük yudumlar aldım.
“Neden?”
“Neden mi? O evimizin direği Lema, tabi ki gelecek,” dediğinde boğazıma dizilen lokmalarımı yutmaya çalıştım. Bizim direğimiz yıllar önce yıkılmıştı ve biz onu sırtlanıp ayakta tutmaya çalışarak daha büyük bir kıyamete sebep olmuştuk. Unutmuş muydu?
Elbette unutmuştu, annem söz konusu olan babam olduğunda onun yaptığı her şeyi unutup yine hayal ettiği adamın yaşamasına, onu sevmeye devam ederdi.
Onun gibi yaptım, gülümsedim ancak hiçbir şey söylemedim. Mutluymuş gibi davranarak nefret ettiğim yemeği büyük çatallarla yedikten sonra annemi asansörlere kadar yolcu ettim. Asansörün kapıları kapanır kapanmaz kendimi lavaboya atıp midemde ne var ne yoksa üzerine sifon çektim. Her zaman bu düzen böyleydi, beni büyütmesine rağmen ne sevdiğimin yahut sevmediğimin, ne istediğimin yahut istemediğimin önemi yoktu. O istiyorsa olmak zorundaydı. Onun makul gördüğü puanlar alınmalı, onun istediği okullara gidilmeli ve meslek yapılmalıydı. Onun onayladığı insanlarla görüşmeli, uygun görülen şeyleri yapmalıydım.
Çocukluğumdan bu yana bu böyleydi. Annemin istemediği bir şeyi yapamazdım, bu yüzden her zaman onun buyruklarına razı gelmekte çözümü buluyordum. Kusmak, bunun yan etkilerinden sadece biriydi.
Babamın geliş haberinin zehirli kökleri zihnimi sararken kafamı dağıtmak adına bilgisayarımın başına oturdum. Öğleden sonraki ilk hastam tam vaktinde kapıyı çaldığında Uzman doktorun yönlendirdiği ilk hastanın muayene geçmişine bakıyordum. Yüz yüze gelmesek bile bana tedavi için yönlendirdiği tüm hastaların kayıtlarını düzenli olarak mail atardı, aramızda iyi bir paslaşma söz konusuydu.
Adam içeri girerken onu karşılamak için ayağa kalktım, elimi uzatırken “Hoş geldiniz Saygın bey, ben Fizyoterapistiniz Lema Eronat,” diyerek kendimi tanıttım. Üzerinde siyah eşofman ve siyah tişört vardı. Kolları kalındı ve kaslarının her biri gerek tişörtünün açıkta bıraktığı teninde gerekse tişörtün sardığı vücudunda kendini belli ediyordu. Uzaktan bakıldığında sağlıklı bir vücudu vardı ancak omzunda ve aşil tendonunda ciddi yaralanmalar söz konusuydu. Bundan önce yanlış tedavi olmuş ve kendini geriye atarak başa sarmak zorunda kalmıştı.
Birlikte tedavi geçmişinin üzerinde geçerken pek konuşkan değildi, genellikle onaylıyordu. Uzman doktorla birlikte sıkı bir check-up’tan geçmişti. Aslında sağlıklıydı, sporcu olduğu her halinde belliydi. Aşil tendonundaki yaralanmaya bakılırsa da futbolcuydu.
Bir futbolcu için biraz fazla iri olması dışında aslında bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir durum ortada yoktu.
“Sizi sedyeye alabilirim,” diyerek manzaranın karşısını işaret ettiğimde uysal davranarak oturduğu koltuktan kalkarken eldivenlerimi elime geçirerek peşinden onu takip ettim. İlk önce daha ağır yaralanmanın olduğu ayak bileğinin üzerine yoğunlaşmıştım, sessizdi ve açıkçası bir hastada beklediğim tek şey de buydu. Her biri sedyede yatarken sıkılıp konuşmak istiyordu ancak ben herkesle konuştuğum için bir süre sonra onları duymuyor ve sadece başımın ağrımasına sebep oluyorlardı.
Omzuna geçtiğimde bir anlık gaflete düşerek yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı, kirpikleri uzundu ve yanaklarının üzerine düşüyordu. Sol kaşının üzerindeki yaraya bakarken tuhaf bir şekilde bu yara bana tanıdık gelmişti.
Aniden gözlerini açtığında bakışlarımı yeniden koluna indirdim. Profesyonel kariyerimde beni geriye iten şeylerden biri de buydu, insanlar göz temasını severdi ancak ben bir insanın gözlerine bakmak şuraya dursun yüzüne bile bakamazdım.
Baktığım insanlar da nadirdi ancak ilk defa bir insanın bakışlarından yahut sesinden ziyade yara izi tanıdık geliyordu.
Nereden hatırlıyordum bu izi?