İçeriğe geç

KORATEŞ

Bölüm 3 · 7 dk okuma

KORATEŞ

Bölüm 3

🔥 3

Gurur, hayatımda öylesine büyük bir yer kaplıyordu ki o olmadan bir hayatı hayal edemiyordum. Her özel günümde yahut onun özel günlerinde oradaydım, her zaman birbirimizin anılarında yer alırdık ancak ben hiç onun maçlarını izleyemezdim. Boksa ilk başladığı günlerde sadece bir kez Korateş tarafından kanlar içinde yere serildiğini görmüş ve bir daha onu görmek istememiştim. Birinin ona zarar veriyor olması, canının yanması canımı yakıyordu. Yaralarını saracak kadar bile cesaret edemiyordum.

Onu öylesine seviyordum ki hayatımda bir hayvana bir eşyaya bile artacak sevgi kalmamıştı.

Camdan bir fanusu andıran dış kapıyı araladığımda her gün olduğundan biraz daha fazla yorgundum. Yeni iş arayışı, yüksek lisans dersleri, mevcut işimde sözleşme yenilemedikçe artan mobbingler ve sadece iki gündür üzerimde baskı kuran Korateş’in varlığı eve daha yorgun gelmeme sebep oluyordu ancak şimdi babamın ayakkabılarını kapının önünde gördüğümde göğsümde can yakıcı bir sızı belirdi. Geri dönmek, o gidene kadar kaçmak istesem de pencereden beni izlediğini gördüğümde ona gülümseyerek dış kapıyı kapatıp ayakkabılarımı çıkararak eve açılan çelik kapıyı araladım. Annem, babamı gördüğü için gözleri heyecanla ışıl ışıl parlayarak beni koridorda karşıladığında ne kadar heyecanlı olduğunu yanaklarındaki pembeliklerden anlayabiliyordum.

Annem önüme ev terliklerimi koyup çantamı omzumdan alırken tamamen otomatik hareket ediyordum. Geriye doğru kaçmak isteyen adımlarımı rüzgara karşı adımlar gibi ileri itiyor ve kendimi babamla yüzleşmek zorunda bırakıyordum. O günden sonra defalarca kez telefonla konuşmuş olsak da hiç yüzyüze gelmemiştik. Aradan geçen yedi yılın ardından babamın kollarına atlamam, onu kucaklamam ve sıkı sıkıya sarılıp özlem gidermem gerekiyordu. Ben, babasının kızıydım. Babama her zaman ayrı bir düşkünlüğüm vardı. Ona doğru yürürken ayaklarımın bulut kadar hafif olması gerekiyordu oysa ben kendimi yanaklarıma yağmur yağdıracak kadar hüzünlü hissediyordum.

Yemek masasıyla koltukların arasındaki boşlukta birbirimize bakarken gözlerim masanın üzerindeydi. Babamın en sevdiği zeytinyağlı biber dolması yapılmış, ev yapımı ayran sürahisi onun oturacağı tarafta masanın köşesinde, uzanabileceği kadar yakınındaydı. Salatası, tavuklu pilavı, pilavının yanına cin biber turşusu, masanın önünde duran kazan dibi tepsisine kadar babamın sevdiği her şey masanın üzerindeydi.

Babam da buradaydı.

Yedi yıl önce onu son gördüğümde nasılsa şimdi de aynıydı, şakakları biraz kırlaşmıştı. Sakalları her zaman olduğu gibi kesilmiş, yüzü temizdi. Çocukken her zaman babamın çocukluğuna benzetilirdim, büyüdükçe bu benzerlik azalsa da hala babasının kızı olarak anılmayı sürdürecek kadar ona benziyordum.

Bana doğru bir adım attığında kaçmak istedim. Pişmanlığımı dillendirmek için henüz hazır değildim. Özür dilemek için kendimi yeterince cesur hissetmiyordum. O gün hala dün gibi zihnimin bir köşesine kazılıydı ancak ben anımsamaktan hala kaçarken babamla yüzleşmek için yeterince onur sahibi değildim. O gün yaptığım şeyden pişmandım ancak yapacağım hiçbir açıklama yaşadığım hissi tarif etmeye yetmeyecekti.

Babam kollarını bana sarıp kendine çektiğinde burnum omzuna değiyordu. Eve adım attığım ilk andan bu yana etrafı dolduran parfüm kokusuna daha yakındım. Sıcak kolları beni sarıp sırtımı okşarken aslında eve girdiğim andan bu yana sessizlik olarak algıladığım her şeyin sesini duyabiliyordum. Mutfakta, ocağın üzerinde çay demliği fokurduyor, ayaklarımızın altındaki parkeler gıcırdıyor, televizyondaki dizide Çağatay Ulusoy’un bağırışları yankılanıyor ve annem konuşuyordu.

“Seni nasıl özlediğimizi bir bilsen,” diyordu babama. Biliyordu. Ne değiştiriyordu bu? Onun içinde yanan özgürlük ateşi durmasına yetmiyordu. Koşuyordu. Kaçıyordu. Özgürlüğü uğruna bizi feda ediyordu, bilmesi yahut annemin sözlerini duyması bir şey değiştirmezdi. O ölmediği sürece bize tamamen dönmeyecekti.

Ona imreniyordum.

Onu kıskanıyordum.

Belki de bu yüzden yapmıştım.

“Está bien, te perdono,” diye fısıldadı kulağıma. Boğazımdaki yumruk göğsümü tırmalayarak direnirken dudaklarımı birbirine bastırdım. Çocukluğumda onun İspanyol bir arkadaşı vardı, ikinci kaptan arkadaşıyla sık sık sohbet ettiği için ondan İspanyolca öğrenmiş ve bana da öğretmişti ve ben de… Unutmamıştım. Dil becerilerim kötü olsa da İspanyolca’yı hala hatırlıyordum, ondan bana kalan bir miras olduğu içindir belki de sıkı sıkıya kucaklıyordum.

Kollarının arasından sıyrılırken “No pude hacerlo,” diye karşılık verdim ve zorla gülümsedim.

Omuzlarımdan tutarak yüzümü incelerken “Büyümüşsün, çok güzel bir genç kız olmuşsun,” derken hüzünlü ve gururlu bir ifadesi vardı. Beni bıraktığında on altı yaşımdaydım, o günlerde yeni yeni büyümeye ve gerçek bedenimi bulmaya çalışırken şimdi karşısında bütünüyle fikren ve bedenen olgunlaşmış, yetişkin olmuş ancak hala babasına ihtiyacı olan kız çocuğuydum.

“Yanımızda olsaydın, görürdün,” dedim. Bizi terk etmeseydi, annemle boşanmaya çalışmasaydı, beni geride bırakıp her şeye rağmen o kadına gitmek istemeseydi beni görürdü. O mesleği yapmasaydı, gemi kaptanı olmak yerine herkesin yapabileceği türde bir iş yapsaydı çocukluğuma da şahit olurdu ergenliğime de… Ben, ergenliğimde onunla kavgalar etmeni hayalini kurarken o başka bir kadınla mutlu olmanın peşindeydi. Ben kalp kırıklıklarımı tamir ertmesi için yazlara saklarken o başka kadını teselli ediyordu. Bagaj gibi yanında taşıdığı, her an elinin altında olan bir kadın onu tercih yapmak zorunda bırakmazdı ancak annem buradaydı. Dün de buradaydı, yedi sene önce de… Döndüğünde onu hep burada bulacağını biliyordu. Buna rağmen onu kendini kısıtlamakla, prangalamakla suçlamıştı.

Haklıydı.

Annem çapa gibiydi, olduğu yerde kaldığı gibi ona bağlı olan her şeyin de onunla birlikte kalması için elinden geleni yapar sıkı sıkıya tutunurdu.

Annem “Lema! Babanla düzgün konuş,” diye çıkıştığında onu görmezden gelerek masada yıllardan bu yana bana ait olan sandalyeye oturdum. Bu sandalye yıllardır bana ait olduğu gibi babamın oturacağı sandalye de yılladır onun için boştu.

Gözlerimi masanın üzerinde dolaştırıp ne yiyeceğimi seçmeye çalışırken “Özür dilerim,” diye mırıldandım. Masada yiyebileceğim tek şey biber dolması ve salataydı.

Yemek boyunca sessizdik, babamın sürekli bana baktığını ve annem her mutfağa bir şey almak için girişinde bir şey söylemek istediğini anlayabiliyordum ancak bir türlü uygun fırsatı yakalayamıyor ve ben de bunun olmasına izin vermiyordum. Gelir gelmez bu kadar aceleyle ne söylemek istiyor olabilirdi ki? Ona göre önemli olsa da artık benim için pek bir önemi yoktu.

Yemeğin hemen ardından çok yorgun olduğumu söyleyerek odama çekilirken babamın bavulunu annemin yatak odasında gördüğümde midem çalkalandı. Başka bir kadın olmasına rağmen o adamı yeniden kabul etmeye hazırdı. Işığı kapatıp kulaklıklarımı takıp film izleyerek uykuya daldım.

Hafta sonu olmasına rağmen her zaman uyandığım saatte kalkıp kendime kahvaltı hazırlamak için mutfağa yürürken babamı koltukta uyurken bulmuştum. Annem ve babam hakkında ne düşünmem gerektiğini bilmediğim için mutfağa girdim.

Makinenin başında kahvenin süzülmesini izlerken “Günaydın,” sesiyle olduğum yerde sıçradım. Üzerindeki beyaz tişörtü ve altındaki mavi ekoseli pijamasıyla tam olarak Amerikan babaları gibi görünüyordu. İstediği kültüre kolayca ayak uydurmayı başarmıştı. Onu duymazlıktan gelerek yeniden gözlerimi süzülen kahveye diktim. Ona karşı hem pişmanlık hissediyorum hem de öfke ve bu duygular terazinin üzerinde dengelerini şaşırdıkça ondan nefret ediyordum.

“Bana hala kızgın mısın?” diye sordu.

Makineyi kapatırken “Sen bana kızgın değil misin?” diye sordum.

Başını iki yana sallarken yeşil gözleri gülümseme ifadesiyle kısıldı “Hayır, kızgın değilim. Ben sana hiç kızmadım ve kızamam. Sen benim güzeller güzeli evladımsın,” derken yanaklarımı tutmak için uzandığında bir adım geri çekildim.

“Yalan söyleme, mahkemeden çıkarken bana nasıl bağırdığını unutmadım hala,” dediğimde dudaklarım titredi. Annem ve babamın boşanma mahkemesinde annemin tarafını tutmuştum. O zamanlar ben de annem gibi düşünüyorum, babamı bizde tutacak bir arayış içindeydim. Hiçbir zaman ona sahip olamamışken ellerimin arasından sonsuza dek gitmesine izin veremezdim.

“Öfkeyle söylenmiş şeyler,” dediğinde başımı sallayarak onu görmezden gelip buzdolabına doğru yürüdüm.

Ben buz ve süt çıkarırken “Öfke bazen yalan söylemenin önüne geçer,” diye mırıldandım.

“Hissettiklerimin o gün söylediklerim olmadığını sen de biliyorsun, kızım. Ben annene öfkeliydim, sana hiçbir zaman kızmadım ve kızmayacağım. Çocuktun, kontrol edilmeye açıktın ancak şimdi büyüdün, kendin için doğru kararları şimdi verebilirsin,” dediğimde elimde süt kutusu ve buz kalıbıyla ona bakıyordum.

“Ne demek istiyorsun?”

“Benimle gel,” dediğinde karın ağrısı ortadaydı. Buraya annemle arayı düzeltmek yahut benimle iyi bir ilişki kurmak için gelmemiş, beni de beraberinde rüzgarın esti yöne savrulan hayatına dahil etmek istiyordu. “Burada kalmak zorunda değilsin, birlikte dönelim ve sen de bu cehennemden kurtul. Hatırladığım kızım böyle değildi, sen… Sen daha canlıydın, ışıl ışıldın. Git gide enerjin çekilmiş, seni kendine benzetmeye başlamış. Benimle gel, sana her konuda destek oluruz,”

“Oluruz? Kim? Sen ve metresin mi?”

“O benim sevgilim, annenle kağıt üzerinde hala evli olsak da yıllardır aramızdaki tek bağ sensin,”

“Ve sen de bunu, beni alıp götürerek koparmak istiyorsun,”

“Evet,”

“Yapamam. Senin burada kalmanı isteyemeyeceğim gibi ben de seninle gelemem,” derken göğsümde hissettiğim ağırlık dizlerime bastırıyordu. Oysa en büyük hayalim değil miydi? Sonsuza dek babamla gemilerde seyahat etmek, onunla yeni yerler keşfetmek, yeni canlılar görmek… Onunla dünyayı keşfetmek hayalimdi.

“Neden?”

“Annemi bırakamam,”

“Anneni kurtulmak istediğini biliyorum, beni bu yalanlarla başından savamazsın.”

“Sen ne biliyorsun ki? Sen beni, kendi kızını bile tanımıyorsun gelmişsin bana benim hakkımda zırvalayıp duruyorsun.”

“İnan bana senin hakkında şaşıracağın kadar çok şey biliyorum, babanı küçümseme,”

“Küçümsemiyorum, aksine yok sayıyorum,”

“Size de günaydın,” sesiyle ikimiz de olduğumuz yerde doğrudan anneme doğru döndük. Tam da anneme yakışacak bir şekilde hiçbir şey olmamış ve sanki on yıl öncesindeymiş gibi davranmayı sürdürüyordu. “Beni neden uyandırmadınız? Yılmazların kahvaltısına geç kalacağız, bu büyük zaferi kutlamazsak ayıp olur çocuğa,” dediğinde bu kez babam da anneme ayak uyduruyordu.

“Ne zaferi? Neler kaçırdım?”

“Gurur, en büyük rakibini yendi,” dediğinde babamla göz göze geldik. Evet, ben babamın kızıydım ve babam da benim olan biten her şeye, tüm çabama rağmen Gurur’u sevdiğimi biliyordu. Unutmamıştı. “Korateş’in altın kemerini aldı.”

“Tebrik hediyesi aldınız mı?” diye sorduğunda annemle bakıştık. “Ah, inanmıyorum. Neyse, hazırlanalım. Sen de ne alacağımızı düşün, Lema, Yol üzerinde uğrayıp alalım.”

Tam da aileme yaraşır bir hareket, görmezden gelmek.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.