Duyduğu tatlı sesle gözlerini kırpıştıran zümrüt gözlü oğlan esneyerek başını üstünde mavi yıldız desenleri olan yastığından kaldırdı.
"Ooo en son hep sen kalkardın Güney'im. Gizay başına saksı mı fırlattı ki?"
Güney annesinin sorusuyla kıkırdayarak başını sallayıp, yeniden uyumaya dönmek üzere kendini yatağa bırakacaktı ki neler olduğunun farkına vardığında kafasını yatağın kenarına çarparak hızlıca yeniden doğruldu. "Anne?..”
Aynı sesleri duyan diğer kardeşler de teker teker gözlerini açtı. Bir süredir görmedikleri kadının sıcak gülümsemesi hepsinin içinde aynı türden, acı verici bir boşluk oluşturmuştu…
"Bu rüyayı görmek istemiyorum artık..." diyerek dizlerini kendine çekti Gizay. Küçük çocuğun annesinden aldığı yeşil gözleri hafifçe dolarken başını dizlerine yasladı. Sorun rüyayı görmesinde değil, eninde sonunda biteceğini bilmesindeydi.
Kadın siyah örgülerini omuzlarından geriye atarak şefkatle en küçük oğlunun yanına koşturdu. Nazikçe kollarını ona sararken "Yine kâbus mu gördün?" diye sordu sessizce. Ne yazık ki Gizay'ın kâbusları 1 haftadır hiç dinmiyordu. Bu da onu endişelendiriyordu.
Annesinin sarılmasıyla minik oğlanın gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. Uzunca bir süredir bu rüyaları görüyordu ama hiçbirinde kadının teması bu kadar gerçekçi ve sıcak hissettirmemişti. Yokluğuna alışmaya çalıştığı annesini, ne kadar özlediğinin o an bir kez daha farkına vardı.
"Anne..." Dolmuş gözleriyle hala küçük kardeşiyle ilgilenen kadına döndü Arın. Cümlenin devamını getirememişti, ne diyeceğini bilmiyordu. Sonuçta bir rüyanın içindeyken dediği hiçbir şey etkili olmayacaktı. Yine de kısa bir süreliğine dahi olsa, bu bir rüya değilmiş gibi davranmaya karar verdi. Kısa bir süre de olsa annesiyle yeniden hiçbir şey olmamış gibi konuşmak, gülmek istiyordu. "Günaydın-"
Ilgın Hanım endişeli gözlerle minik oğlunu kucağına aldı ve kendisinden de uzun olan Arın’ın yüzüne uzanarak "Allah Allah ne oldu size birden?" diye sordu.
Ancak daha bir cevap almayı beklemeden kaşlarını çatıp "Yine mi uzadın sen?" dedi gülerek. Kendisini hızla sarsan Güney sayesinde uykulu hâlini üstünden atan Umay ise büyük bir şaşkınlıkla eliyle yeri işaret eden kadına bakmaktaydı. "Daha dün şu kadarcıktın yahu."
Görüşü buğulanan oğlan, gözyaşlarını silerek güldü. "Daha dün dediğin 15 yıl öncesidir anne. Tabi, senin oğlun muhteşem olduğu için fazla hızlı uzuyor da olabilir." diye normalde vereceği klasik bir cevap verdi.
Kadın gülerek oğlunun aynı babası olduğunu söyleyecekti ki bacaklarına yapışan kömür saçlı 2 çocukla sendeleyerek kucağındaki Gizay'a sıkı sıkı sarıldı. "Hayırdır bugün sarılma gününüz mü?"
Umay başını sallayarak annesine sıkı sıkı sarılırken yorgunluktan daha yeni uyanabilen Gökçe, hâlâ dolu olan gözleriyle karşısındaki kadına bakıyordu. 2 saniye sonra, Ilgın Hanım daha neler olduğunu anlayamadan o da gruba katılmış, hiçbir söylemeden annesine ve kardeşlerine sarılmaya başlamıştı bile.
"Alpay çocukların bozulmuş." dedi kadın kapıdan dışarı gülerek. "Eğer bu tavırlar kahvaltı etmemek içinse işe yaramayacak söyleyeyim."
Kadının cümlelerinden sadece saniyeler sonra kapının önünde kumral saçlı, tıraş ettiği sakalları yeni yeni çıkan, otuzlarında bir adam belirmişti. Üstünde bir mutfak önlüğü vardı, yüzünde ise aynı kadınınki gibi sıcak bir gülümseme bulunuyordu.
"Ne demek kahvaltı etmemek içinse? Bugün Pazar günü, kahvaltıyı ben hazırlıyorum. Yemek istemiyor musunuz yoksa?" diye alınmış gibi dramatik bir edayla sordu.
Ancak içeri girmesiyle çocukların bir sonraki hedefi olması bir olmuştu. 5 kardeşin beşi birden gözyaşlarıyla adama sarılırken Ilgın minik bir gülümsemeyle kocasının yanağından öpüp "Bir tür sarılma virüsüne mi yakalandılar acaba?" diye sordu.
Adamın endişe dolu gümüş gözleri çocukları süzerken eşinin öpücüğüyle kendine gelerek gülümsedi. Son günlerde çocukların ruh halinin pek de iyi olmadığını biliyordu ama Alpay iyi bir babaydı. Onlar kendilerine gelene kadar elinden geldiğince yardımcı olmaya hazırdı.
Sırtına tırmanmaya çalışan en küçük çocuğu kucağına alırken gülerek diğerlerinin de saçlarını karıştırdı. "Sarılmaya devam edebiliriz ama aşağıda sizi bekleyen bir baba kahvaltısı var. Tabi, seçim sizin."
"Sarılarak gitsek olmaz mı?" diye sordu Umay sessizce. Babasını bir kez daha bırakmak istemiyordu.
Ilgın Hanım gülerek kızının saçlarını karıştırdı ve "Merdivenlerden aşağı yuvarlanmak istemiyorsanız kesinlikle hayır." diye cevapladı.
"Anneniz hayır demeseydi bence sorun yoktu ama..." Alpay Bey, eşinin bakışlarını fark edince öksürerek kendisini geri çekti. "Emir büyük yerden."
Hâlâ sessizce babasının kucağında, tek eliyle onun kumral saçlarıyla oynayan minik çocuk hariç diğer kardeşler el mahkûm babalarından ayrılırken Arın, buruk bir gülümsemeyle "Senin kahvaltılarını özledim." dedi.
Kendisi için sadece aradan 1 hafta geçmiş olan adam anlam veremez bakışlarla oğlunu incelerken en sonunda, "Madem bu kadar özlüyorsun haftaya cumartesi de kahvaltıyı ben hazırlayayım bari. Tabi, sizin de izniniz olursa sultanım." diyerek tatlı bir gülümsemeyle eşine döndü.
Çocuklar ailelerinin yanında zıplayarak merdivenlerden inerken Ilgın Hanım örgülerini savurarak bir prenses selamı verdi. "Yıl boyu aynı yemeği siz yapsanız yine yerim beyefendi." Ardından bir sultana yakışır biçimde başını dikleştirerek "Yani izin sizindir, Alpay Paşa." dedi gülmekten kısılan gözleriyle.
"Ben de şehzade miyim o zaman?" dedi Güney kızarmasına rağmen meraklı gözlerini kaldırarak. Amcalarının evine gittiğinden beri bu ihtimale olan inancı iyice artmıştı.
Onun sorusunu duyan Gizay, anne babasının cevap vermesine kalmadan "Sen mi şehzade olacaksın? Böyle şehzade olmaz bir kere." diyerek babasının omzundan, abisine dil çıkardı. Her ne kadar uyanmaktan korkuyor olsa da Güney'e olan inadı yine daha ağır basmıştı.
Hâlâ yorulan gözlerini ovuştursa da, Umay da kardeşine gülmekten geri kalmamıştı. Güney kollarını kavuşturup "Beni sevmiyorlar." dedi annesinin eline yapışarak. Sonuç olarak Ilgın Hanım Gizay'ın yanağını sıkarak Güney'in alnına büyük bir öpücük bıraktı.
"Sen benim şehzademsin oğlum."
Bununla birlikte aile, tatlı sohbetler eşliğinde mutfağa ulaşmıştı. Öyle alımlı bir mutfakları olmasa da oda onlara yetecek büyüklükteydi. Dönemin getirisi olarak çoğu yerde olduğu gibi ahşap kullanılmış, bu sayede oda sade bir görünüm kazanmıştı. Ama uzun zaman sonra çocukların burayı canlı ve yaşam dolu bir biçimde görmeleri; onlar için sadece mutfağı değil, evi de paha biçilemez bir güzelliğe sahip bulmalarını sağlıyordu.
Masanın üstündeki dev kahvaltı sofrası onlara eski anıları yeniden getirirken, Umay zıplaya zıplaya her zamanki yerine oturup "Sizi çok özledim." dedi bacaklarını sallayarak.
Gökçe büyük bir gülümsemeyle esneyerek kendi yerine otururken kardeşinin söylediği cümlenin beyninde çakmasıyla hızlıca yeniden kömür saçlı kıza dönerek "Umay?" diye mırıldandı.
Kardeşinin gözlerinin ona çevrildiğini hissetmesiyle soracağı sorunun saçmalığı yüzünden yüzünü buruşturdu ama yine de içindeki o minik kıpırtının da yok olması için sessizce "Rüya mı görüyorsun?" diye fısıldadı. Pekâlâ… Söylediğinde daha da saçma gözükmüştü gözüne.
Gökçe'nin hemen yanında oturan Arın, algıladığı cümleyle kaşlarını çattı. Yüzünü hafif bir tedirginlik dalgası kaplarken bakışlarını kardeşlerine çevirdi. Hepsinin aynı rüyayı görüyor olması mümkün müydü? Ya şu an yaşadıkları şey gerçekse, o zaman hepsinin aynı kâbusu görmüş olmaları mümkün müydü? Neler olduğunu anlayamıyordu…
"Bir şeyler yanlış." diye fısıldadı, gözlerini anne ve babasına çevirerek.
"Siz de mi rüya görüyorsunuz?" Umay ikisinin de aynı anda kaşlarının çatılmasıyla şaşkın gözlerle Güney'i kendine çekti. Ardından fark ettiği detayla onu ittirerek dizlerini kendine çekti. Eğer rüyasında rüya gördüğünü söyleyen abisini ve ablasını görüyorsa bu onların ciddi anlamda rüya gördükleri anlamına gelmezdi.
O zaman geriye tek bir soru kalıyordu, hangisi gerçekti?
"Umay, bir sorun mu var?" diye sordu Alpay. Elindeki tabağı bırakıp kıza doğru yanaştı. Aniden ruh hâlinin değişip kendisini bu şekilde geri çekmesi onu endişelendirmiş gibi görünüyordu.
Gözlerindeki korkuyla iyice oturduğu yere sinen kömür saçlı kız hızlıca başını salladı. Tırnaklarını bacaklarına geçirmesine rağmen uyanamıyordu… Bu rüya görmediği anlamına mı geliyordu? "İmkânsız." diye düşündü Umay. Ailesi ölmüştü.
Ne olduğunu bilmese bile abilik içgüdüsü korkusundan ağır basan Arın, oturduğu yerden kalktı. Yavaşça kardeşinin yanına çömelirken kendince mantıklı bir açıklama bulmaya çalışarak "Bazen annem ve babamın da aynı rüyaları gördüğü oluyordu. Birbirine yakın olan insanlarda bu mümkün diye biliyorum..." diye mırıldandı. Gerçekten de annesi ve babasının böyle durumlardan bahsettiği olmuştu ama hayır, rüyada bu kadar bilinçli olmak... Bir şeyler cidden normal değildi.
"Ama uyanamıyorum." Umay mutsuzca abisinin ve ablasının kollarını cimciklese de onlarda da değişen bir şey yok gibiydi.
Ancak o sırada ikisinin alnına koyulan zarif bir çift elle bu sefer bir hayli endişeli gözüken annelerinin derin bir nefes alarak "Ateşiniz de yok ki." diye mırıldanmasını izlediler. "Dün gidip de Toprak'ın sokakta bulduğu bir şeyi mi yediniz?"
Arın, duyduğu cümleyle korku dolu gözlerini annesine çevirdi. Artık tek bir şeyden emindi. Karşısındaki kişiler her kimse, anne ve babası değildi.
"Kimsiniz siz?" diye şüpheyle sordu. Gerçekten de rüyada olup bilinçaltının kendisiyle oyun oynuyor olmasını dilese de nafileydi. Çünkü aynı Umay gibi en başından beri tırnaklarını batırdığı ve artık kanama raddesine gelen avuç içlerine rağmen hala uyanmadıysa bu bir rüya olamazdı.
Arada itilip kakılan Güney, Gizay’ı kendisine çeken ablasının yanına gidip “Ne oluyor?” dedi şaşkınlık ve korkuyla. Yüzü neredeyse Arın’ın cümlesiyle bir adım geri çekilen annesininkiyle aynıydı.
“Arın ne diyorsun sen anneciğim? Biziz ya.” Ilgın Hanım gözlerinde parlayan büyük endişe bu kez etraftaki herkes tarafından okunabiliyordu.
"Siz böyle değildiniz." Arın, yüzündeki buruk ifadeye rağmen sakin bir tonda konuştu. "Amcamlardan nefret ediyordunuz..."
"Oğlum, niye nefret edelim Atlas amcandan?" diyen Alpay Bey, endişe dolu gözlerle oğluna doğru bir adım attı. Ancak Arın'ın kendisini geri çekmesiyle yeniden olduğu yerde durdu. Başını yavaşça eşine çevirirken Ilgın'ın da olanlardan habersiz duruşu, adamın endişesinin sadece daha da artmasına sebep olmuştu.
Korkuyla iyice birbirine yapışan minikler ablalarının arkasından rüyadaki anne babaları olması gereken insanları izliyorlardı. Hiçbir şey doğru gelmiyordu. Özellikle Gökçe arkasından gelen minik çığlığı duyduğunda gördüklerinden sonra buna kesin bir şekilde emin olmuştu.
Arın’ın durduğu ahşap zemin yavaş yavaş çürüyerek siyah-yeşil arası bir renge dönerken Ilgın Hanım neler olduğunu anlama çabasıyla kocasını geriye çekmişti.
"Gidelim buradan." diyerek Gökçe'ye döndü Arın. Ayaklarının altında çürüyen zemini anca fark edebilmişti. Geriye doğru bir adım atsa da aynı şeyin evin duvarlarına da yayılmaya başladığını fark etmesiyle nefesini tuttu.
“Söylemiştim.”
Bu deli karmaşaya rağmen sakin kalabilen tanıdık o sesi duyduklarında hepsi gözlerini ona çevirmişti. Ateş, ikiz kardeşinin de içeri girmesini bekledikten sonra hızlıca kapıyı kapatarak darmadağın olmuş saçlarını geriye attı.
“2 dakika rahat duramıyorsunuz, değil mi?”