Odanın içinde büyük bir sessizlik oluşurken atmosfer de çocukların ruh halini yansıtırcasına bariz bir biçimde değişmişti. Öyle ki normalde beyazın en iç açan tonlarına sahip olan odanın duvarları bile artık basık ve boğucu duruyordu.
Ateş'in hâlâ kararlılıkla kendisine baktığını fark eden Arın, derin bir nefes verip elini siyah pantolonunun cebine attı. Sonuçta artık bu işin komik olmayan bir şakadan ibaret olduğu netleşmişti, kaçmalarına gerek olmadığına göre anahtarı geri verebilirdi.
Ancak o esnada, dün gece aldığı anahtarın hâlâ pijamasının cebinde olduğunu fark etmesiyle gözlerini Ateş'e çevirdi. "Şu an yanımda değil, acilse getirebilirim ama." diye sıcak bir gülümsemeyle konuştu. Olanlara rağmen Ateş'e bir düşmanlık beslemediğini belli etmek istemişti. Aynı evde uzun bir süre yaşayacaklarsa iyi anlaşmak kulağa daha sorunsuz geliyordu.
Sarışın oğlan onu onaylayıp geri çekilerek oğlanın yanından geçmesine izin verdi. Gökçe'nin kendisine bir şeyler söylememek için kendini zor tuttuğunun o an farkına varmıştı ancak tesadüfe bakın ki o da Arın'a bir şeyler söylememek için kendisini zor tutuyordu. "Odanızda mı?"
Arın onların bu gergin hallerinin aksine sakince başını salladı. Püsküllü kulpu bir kez daha çevirirken daha az önce kapattıkları kapı da yeniden açılmıştı.
Oğlan "Ben alıp gelebilirim." diye teklif ettiyse de Toprak'ın, oturmakta olduğu piyanonun üstünden atlayıp hoşnutsuz bir ifadeyle yanlarına yanaşması yeterli bir cevap olmuştu. Arın'a güvenmiyordu. Oysa yaşananlardan sonra onlara güvenmemesi gereken asıl kişi Arın olmalıydı.
Böylece zavallı piyanoya acı çektirmeyi yeni bırakan Toprak'a, kınayan gözlerle bakan Gökçe'nin de onlara katılmasıyla, hep birlikte müzik odasından çıkıp 5 kardeşin odasına ilerlemeye başladılar.
Sarışın oğlanlar merdivenleri çıkarken bile birbirlerinin yanından ayrılmamıştı ki bu, odadan içeri girip Ateş'in bir önceki gün getirdiği yastıkların darmadağın olduğunu gördüklerinde bile değişmemişti.
"Gizay ve araştırmacı kişiliği, yanlış anlamayın." diye durumu izah etti Arın.
Merak dolu küçük kardeşleri yüzünden düştükleri garip durumları ve sonrasında aynen bu şekilde açıklamak zorunda olduğu olayları düşününce şu an bulundukları durum, zorluk ve gariplik açısından ilk 100'e bile girmezdi.
Dağınık yatakların arasından geçerken miniklere yatak toplama alışkanlığı kazandırmayı bir kez daha aklına kazıdı. Birkaç adımda kendi yatağının önüne geldiğinde ise beyaz pikenin üstünde duran, düzenli bir biçimde katlanmış mavi pijamasını eline aldı. Anahtarı koyduğu sağ cebinin içini yoklasa da boş olduğunu kısa sürede fark etmişti. Kaşları hafifçe çatılırken elini bu kez sol cebe götürdü. Ama onun da içi en az diğeri kadar boştu.
Oğlan, içine düşen şüpheye rağmen sakin kalmaya çalışarak gözlerini yatağının üstünde ve halıda gezdirdi. Her ne kadar ikizlere durumu çaktırmamaya çalışsa da bir şeylerin ters gittiği ortadaydı.
Hâlâ ikizlerin hangi anahtardan bahsettiği hakkında hiçbir fikri olmadığından ona, ikizlere yargılayan bakışlar atmak dışında Gökçe de yardım edemezdi. Ateş derin bir nefes alarak kollarını kavuşturdu, bir an önce alacağı şeyi alıp gitmek istediği çok açıktı.
Ancak geçen saniyelere rağmen Arın'ın konuşmaması, aksine oğlanın yüzünün giderek endişeli bir hâl almasıyla Toprak kuşkulu bir ifadeyle sordu. "Bir sorun mu var?"
"Anahtar yok." diye sıkıntılı bir tonda onu cevapladı Arın. Tek eli ensesinde, ifadesi suçluluğunun vicdan azabını yansıtacak bir biçimde üzgündü. Anahtarın pijamasının cebinde olduğundan emindi ama kaç kez kontrol ettiyse de bulamamıştı.
Ateş bir süre onu gözleyerek ikizinin yanına yaklaştı. İçten içe Arın'ın yalan söylediğini umuyordu. "Bak." İlk kez o an çattığı kaşlarıyla Ateş, içindeki korkuyu biraz bile göstermeden, içinden son bir kez yalan söylüyor olmasını diledi. "Dediğimi yapmayacaksanız ki artık yapamazsınız…"
Baskılayarak sabrının tükendiğini gösterircesine "Anahtarı ver." Dedi.
Hala neler döndüğünü anlamasa bile yeterince siniri bozulan Gökçe "Yok diyor işte, üstüne gelince bir şey değişiyor mu?" dedi, abisinin yanına geçerek. Hangi anahtardan bahsedildiğini bilmiyordu, Arın'ın neden bu kadar suçlu gözüktüğünü de bilmiyordu. Ama dün söylediklerinden sonra böyle davranma hakkını kendilerinde bulabiliyorlarsa tek suçlunun abisi olmadığını biliyordu.
"Üstüne gitmek mi? İnan bana bulunduğumuz duruma rağmen nazik bile davranıyoruz." Toprak, gözlerini Gökçe'ye kilitleyip normalde Ateş'ten görmeyi bekleyecekleri üstten, küçümseyici bir bakışla kızı süzdü. Dünkü neşeli çocuğun yerine adeta bir başkası geçmiş gibiydi…
Gökçe kaşlarını kaldırarak Toprak'ın yanındaki sarışın oğlanı gösterdi ve "Tabi, eminim dışarıda saçma sapan olaylar varken gece gelip abime evden kaçmamız gerektiğini söylemek çok nazik bir davranıştır." dedi, öfkeli gözlerle. Ne yazık ki Gökçe'nin sabrı bir yere kadardı. O noktadan sonra tutabilene aşk olsun türünde bir kişiliğe bürünmesi, kumral saçlı kızın en büyük zaaflarından biriydi.
Onun cümlesine karşılık Toprak'ın dudaklarından histerik bir kıkırdama kaçtı. Eğer öfkeyle parlayan gözleri olmasaydı, dışarıdan bakan biri bu durumun ona gerçekten de komik geldiğini düşünebilirdi. Sarışın çocuk yeniden ciddileşirken ikiz kardeşini arkasına alarak kızın üstüne doğru yürümeye başladı. "Dışarıda ne dönüyor bilmiyorum ama olacaklardan sonra, artık orada her ne oluyorsa, dışarıyı tercih etmek isteyeceğinize eminim."
İşlerin çirkinleşeceğini anlayan Arın elini, gözleri Toprak'ınkinden farksız bir şekilde alev saçan Gökçe'nin omzuna koydu. Kendi hatası yüzünden kız kardeşine çıkışmalarını istemiyordu. Kendisini Toprak ve Gökçe'nin arasına alırken "Anahtarı kaybetmek benim hatam, gereksiz yere Gökçe'ye atarlanma." dedi. Toprak gözlerini devirerek kendisini geri çekince ise derin bir nefes alarak devam etti. "Anahtarı pijamamın cebine koyduğumdan eminim, muhtemelen bir yere düşmüştür. Odayı arayıp buluruz."
Ateş kıstığı gözlerini kardeşine çevirirken sanki ne düşündüğünü anlayabilirmiş gibi istemsizce beyaz parmakları gömleğini çekiştirmeye başlamıştı. Yüzünde hâlâ soğukkanlı bir ifadeden fazlası yoktu. Tabi dikkatli bakmasını bilmiyorsanız…
"Haklı." Dedi, boş gözlerini Gökçe'ye çevirirken. "En başta odalarına gelmemeliydim."
Söyleyecek daha fazla şeyi yoktu belli ki. Ancak olsa bile söyleyemeyecekti. Çünkü kapıyı çalan hizmetli abla, bir karşılık alamayınca içeri girip tatlı bir gülümseme eşliğinde ikizlere anneleri İnci Hanım'ın onları odasında istediğiyle ilgili bir şeyler söylemiş, ikisini de yanında götürerek odadan çıkmıştı.
"Ne anahtarı?" İkizler odadan çıktığı anda gözlerini abisine çevirip böyle sormuştu Gökçe. Sesi şefkatli ama aynı zamanda meraklıydı.
Onun sorusuyla dalgın bakışlarını yerden çekti oğlan. Yavaşça yatağın kenarına otururken açıklamaya koyuldu. "Dün, Ateş kaçmamızı söyledikten sonra bana bir anahtar vermişti. Muhtemelen dış kapılardan birini açmaya yarıyordu. Pijamamın cebinde olmalıydı ama..." elini, durumu görüyorsun dermişçesine sallayıp çaresiz bir nefes verdi.
Gökçe yüzünü buruşturarak elini abisinin omzuna koydu. Onları bu kadar mı istemiyordu Ateş? Pekâlâ, anahtar kayıp olsa bile en başta onu abisine vermemeleri gerekiyordu. Bu yüzden Gökçe onun pişman hissetmesine izin vermeyecekti.
"Üzülme çıkar bir yerden. Bulunca veririz ikizlere."
Ancak günün geri kalanında yataklardan, yastık içlerine kadar her yere baksalar da anahtar ortaya çıkmamıştı. Ve ne yazık ki ortadan kaybolan tek şey anahtar da değildi. Günün kalanında ikizleri de bir daha görmemişlerdi. Öyle ki akşam yemeğinde bile İnci, çocukları çağırsa da iştahları olmadığını ve yemeğe gelmeyeceklerini belirttiklerini söylemişti. Bunun anahtarla bir bağlantısı olduğu düşünen Arın için ise vicdan azabının artması elbette kaçınılmazdı.
"Pekâlâ, hadi yatağa." Ama her ne kadar vicdan azabıyla boğuşsa da bu, 24 saati aşan bir süredir yarım yamalak bir uykuyla dolaşan kardeşlerinin uyuduğundan emin olması için bir engel değildi.
Umay esneyerek abisine kocaman sarıldı. Ardından ona el sallayarak ayakta uyuyan Güney'i de peşinden götürüp yatağına yuvarlandı. Gökçe gözlerini devirip gülümseyerek ikilinin üstünü örttü. Bugünlük birlikte uyumalarına bir şey söylemeyecekti.
"İyi geceler, kapıyı kilitleyin derim. Canavarlar giremez, siz korkarsınız diye söylüyorum." Uykulu bir tonda mırıldanarak kendisini diğerleri gibi yatağa bıraktı küçük çocuk. Elinden gelse daha uyanık kalırdı ama göz kapakları artık onun kontrolünde değilmiş gibi istemsizce kapanıyordu.
Arın, Gizay'ın saçlarına minik bir öpücük kondurarak güldü. "Sağ ol, sayende canavarlar bizi bugün de yiyemeyecek." Tabi, bir canavarı kapı kilidinin durdurabileceğini düşünmüyordu ama bunu kardeşine söyleyerek onu korkutmaya da pek niyeti yoktu.
Gökçe büyük bir gülümsemeyle canavarların onlara camdan saldırmaması için camı kilitleyecekti ki zaten kilitli olduğunu fark ettiğinde kaşlarını çatarak geri çekildi. Sanırım hizmetli abla kış ayında üşümemeleri için kilitlemişti.
Bunun aklını kurcalamasına izin vermeden odanın ortasına ilerledi, bütün kardeşlerinin bir yaramazlık yapmak için fazla uykulu olduğuna karar verdiğinde ise gülümseyerek ışığı kapattı ve kapıya en yakın yatağa, kendi yatağına uzandı.
"İyi geceler."
***
Bembeyaz perdelerin bir anda açılıp 5 çocuğun yüzüne vurmasıyla, siyah saçlarını omuzlarının üstündeki 2 örgüyle toplamış, kısa boylu bir kadın kendi etrafında dönerek ellerini çırptı.
"Hadi hadi uyanın artık. Öğlen oldu benim çocuklarım hala uyuyor."