İçeriğe geç

Köprü

Bölüm 3 · 13 dk okuma

Köprü

Bölüm 3

2. Bölüm

5 kardeşin de gözleri gördükleri manzarayla istemsizce parladı. Adeta rönesans döneminden kalma eserler gibi duvarların kenarlarındaki işlemelere kadar zarif detaylarla süslenmiş giriş salonu onları karşılarken yukarıdaki avizenin, Ankara'nın bulutlu havasının üstüne sıcacık hissettiren altın ışığı gözlerini alıyordu.

Muhtemelen giriş holü olarak kullanılan bu bölge bile evin ihtişamını gözler önüne sererken çocuklar diğer odaların tasarımını düşünemiyordu. İsteseler bile buna gösteriş meraklılığı demeye dilleri varmıyordu -tabi zaten demek gibi bir amaçları da yoktu- çünkü tüm işlemeler, döşemeler ve her bir ince detay ev ile bütünleşmiş, sanki başka hiçbir düzen bu eve yakışamazmış gibi duruyordu.

"Hoş geldiniz çocuklar, biz de sizleri bekliyorduk. Yolculuk rahat geçmiştir umarım."

Tam bu esnada sarı saçlarını kalın bir topuz yapmış, üzerindeki kırmızı elbiseyle gerçekten de asil görünen bir kadın gülerek çocuklara doğru yanaştı. Onun ikizlerin annesi olduğunu tahmin etmek için bir kâhin olmaya gerek yoktu.

Gökçe nazikçe başını öne eğerek "Teşekkür ederiz, bizi getiren araba gerçekten çok konforluydu." diye onu cevapladı. Normalde sözleri herhangi bir şekilde dikkat çekmezdi ancak böyle bir evde, böyle insanların karşısında sebepsizce süslü konuşma gereği duymuştu. Sonuçta ortama ayak uydurmak gerekiyordu.

Kendinden sadece 1 yaş büyük olan Umay'a yaklaşarak "Acaba kraliyet ailesiyle bir bağlantıları var mıdır?" dedi Güney. İkizlerin babalarını henüz görmese bile bir anda karşılarına televizyonda gördüğü bir kral çıkabilirmiş gibi hissediyordu.

Kömür saçlı kız bir süre düşünerek kardeşinin kulağına "Bu bizi de soylu yapmaz mı?" diye fısıldadı. Ve evet, ikisinin birbirlerine olan bakışlarından tahtın kendilerine kalma ihtimalini hesaplamaya başladıklarını kolayca anlayabilirdiniz.

Kadın onların bu enerjik hâline kıkırdarken gözleri kendi oğullarına döndü. Toprak'ın üstünün başının toz içinde kaldığını fark etmesiyle onaylamayan bakışlar eşliğinde oğlunun yanına gidip saçındaki yaprağı aldı. "Bir gün de düzgünce bir selamlama yapsan ne olur ki? Ateş'i örnek al azıcık."

Toprak kesinlikle düzgün bir selamlama yaptığının ama yerçekimsel aksaklıklar sonucu kendisini ağaçta bulduğunun aşırı inandırıcı bir bahanesini sunmak üzereydi ki Arın'ın minik bir öksürükle araya girmesi, annesinin ilgisini yeniden kapının önünde bekleyen çocuklara vermesine sebep olmuştu.

"Bizi evinizde ağırladığınız için teşekkür ederiz." dedi Arın. Arkadaki bavulları işaret ederek devam etti. "Bunları biz ne yapalım?"

Kadın hızlıca elini alnına atarken mahcupça güldü. Hemen ardından boğazını temizleyerek içeriyi işaret etti. "Şimdilik burada bırakabilirsiniz, birazdan yukarı kata taşımalarını iletirim."

Evet, bu aile kesinlikle zengindi...

"Merhaba, kontes ya da prenses misiniz acaba?" Gökçe uyarır gibi gözlerini kardeşine çevirse de çok geç kalmıştı. Güney hayranlık dolu gözlerle genlerinde utangaçlığın tozunun bile bulunmadığını kanıtlarcasına soruyu sorarken başını yana eğdi. Açıkçası hâlâ kraliyet ailesine mensuplar mıydı öğrenmek istiyordu, aynısının açıkça bu soruyu sormak için kardeşini gaza getiren Umay için de geçerli olduğu belliydi.

"Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum." dedi kadın zarif bir kıkırtıyla. Elbette, bu tam bir cevap sayılmazdı ama kadının bu gizemli tavırı takınmaktan hoşlandığı belliydi. "Bu arada kendimi tanıtmadım, adım İnci. Sizin isimleriniz neydi?"

Arın elini önemi yok anlamında sallayıp gülümsedi. "Ben Arın, en büyükleri oluyorum. Bu kız, bir küçüğüm Gökçe. Hemen ardından Güney ve Umay geliyor. Tahmin edebileceğiniz gibi en küçüğümüz de Gizay."

Gizay gözüne düşen kumral tutamları ittirip homurdandı. "Güney abimden büyük olmak isterdim ama işte..."

Umay kömür saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırırken abisinin ceketinden çekiştirerek kendisinin daha büyük olmasına rağmen Güney'in ismini ilk söylediği için ona kızmayı planlasa da ona kıyamayıp yeniden eski yerine dönmüştü. Bu sırada yeşil gözlü oğlan, Gizay'a "Aramızda kocaman 4 yaş var, bana yetişmek için bir fırın ekmek yemen gerekiyor." dedi 4 parmağını kaldırarak.

Gökçe eteğinin pilelerini düzelterek ikilinin yanına eğildi. Annesinden kaldığı gözlerinden anlaşılan "Terlik geliyor." bakışıyla tatlı tatlı omuzlarını patpatladı. Her ne kadar sürekli uyarsa da bu çocuklara işlemiyordu ne yazık ki.

Gökçe'nin bakışlarıyla susmaya karar veren ikilinin yeniden önlerine dönmesiyle hâlâ giriş holünde duran grupta da kısa süreli bir sessizlik oluşmuştu.

"Öyleyse isterseniz salona geçelim." dedi İnci, o da bu garip sessizlikten rahatsız olmuştu.

Gökçe teşekkür eden gözlerle başını sallayıp doğrularak yanındaki ikilinin ellerinden tuttu ve Arın’ın baş parmağına yapışmış olan Umay’ı toplamayı bile denemeden İnci’nin peşinden zümrüt yeşiliyle işlenmiş koridorlarda yürümeye başladı. Her zamankinin aksine adımlarını zarif tutmaya çalışmıştı ve başarıyordu da sanırım.

Onlar ilerlemeye devam ederken Arın, Gökçe'ye doğru yanaşıp fısıldadı. "Bence çocukların teorileri mantıklıydı, kesin asil bir soydan geliyorlar. Sen de hızlı adapte oldun, bizde de var bir şeyler demek ki." Bunları dedikten sonra dank eden şeyle hızlıca kaşlarını çattı. "Ya babam bu yüzden amcamı sevmiyorsa, taht kavgası mantığı... Gökçe sanırım az önce bir aile dramasını çözdüm."

Hafifçe kıkırdayan kız, kumral saçlarını at kuyruğu olarak toplayan tokayı sıkılaştırırken "Babam da arada şehzade muamelesi yapıyordu sana." dedi sahteden şüpheli gözlerle. Abisinin omzunu patpatlayarak yolda sürekli bir şeyleri ellemeye çalışan kardeşlerini önüne topladı. "Kral olmanın yanından dönmüşsün ya Arın?"

Gizay duyduğu cümleyle ilgili gözlerle ablasına döndü. Her ne kadar huysuz küçük bir çocuğa benzese de adı üstünde, o hâlâ bir çocuktu. "O zaman bende de prens kanı mı var?" Hemen önünde yürüyen Güney'i işaret edip daha büyük bir hevesle ekledi. "Güney abimde asillik yok, o zaman o üvey mi?"

Gizay'ın, Güney'e olan büyük sevgisi onları sadece 5 dakika tanıyan birinin bile anlayabileceği türden bir sevgiydi(!). Çünkü bu küçük çocuk, eline geçen her fırsatta Güney'i zorbalayıp onun aileden olduğunu reddediyordu.

Bu sırada Umay'ın saçlarını garip bir şekilde örmeye çalışan zümrüt gözlü oğlan, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle "Buzdolabında hiç bebeklik fotoğrafı olmayan ben değilim." dedi. Evet, kardeşini kandırmak için onun fotoğraflarını çalıp yastığının kılıfına sakladığı gerçeğini Gizay bilmese de olurdu.

"Abi!" Küçük çocuk, Güney'in cümleleriyle yardım istercesine Arın'a döndüğünde onun gözlerinin çoktan dramatik bir hüzünle kendisini izlediğini fark etmişti.

"Bu şekilde öğrenmeni istemezdim be Gizay. Normalde sen 18 yaşına gelince açıklayacaktık..." dedi Arın, Güney’e katılarak.

Küçük çocuk iki abisinin kendisine yapmakta olduğu şakayı fark etmediğinden olacak ki korku dolu gözlerle son çare olarak Gökçe'ye döndü. Onun diyeceklerine güveniyordu...

Bu esnada gittikleri uzun koridorun ardından en sonunda salonun ahşaptan krem rengi kapısına ulaştıklarını anlayan Gökçe, hafifçe Güney ve Arın'ın alnına bir fiske attı ve Gizay'ın saçlarını okşayarak hızlıca yürümesi için onu önüne ittirdi. "Yok öyle bir şey, abilerin şaka yapıyor sadece ablacığım."

Onlar bu konuyu konuşmaya devam ederken tüm yol kendisine hiç uymayan bir şekilde, uzun süredir üstüne çöken sessizliği koruyan Umay, devasa salona girmeden önce merakla gözlerini arkalarındaki ikizlere dikti. Bu yüzden Ateş'in kardeşinin kulağına keskin gözlerle bir şeyler fısıldadığını sadece o görebildi.

Genç kız başını yeniden önüne çevirdiğinde salonun kapısında hayranlıkla dikilen kardeşlerini ancak fark edebilmişti. Hayranlıkları haksız da sayılmazdı çünkü boyutu bir ev kadar olan odaya salon demek bin şahit istiyordu. Son moda asil, beyaz koltukların kenarları özel ahşap işlemeleriyle süslenmiş, odanın her tarafını saran büyük pencerelerin iki tarafına ise pahalı kumaşlarla yeşil perdeler dikilmişti. Az ötede beyaz bir şömine vardı, üstüne fazla bir şey konmamış sadece tek tük aile fotoğrafları yerleştirilmişti. Bunun harici asılan tablolar ve yerleştirilen heykeller, ailenin sanata da ilgili olduğunu belli ediyordu.

"Eğer koltukları benim dediğim gibi trambolin şeklinde yaptırsaydık ben de buraya sizin gibi bakabilirdim ama işte..." dedi Toprak.

Onun, annesi duymasın diye gruba sessizce fısıldadığı cümleden sonra çocuklar sonunda gözlerini bu ihtişamlı salonu incelemekten alabilmişlerdi. Hemen ardından beşli daha fazla beklemeden İnci hanımın peşinden içeriye girip rastgele koltuklara yerleşince aralarında yeniden kısa süreli bir sessizlik oluşmuştu.

"Misafirlerimiz sağ salim gelmiş demek ki." O ana kadar hayatları boyunca görmedikleri ve bir kral olduğunu varsaydıkları amcaları kapıda görünene kadar devam etmişti bu sessizlik. Umay ve Gökçe'nin babalarından aldıkları gümüş gözler onda da vardı, koyu kahve saçlarının aralarına serpiştirilmiş beyaz teller dışında aynı kardeşine, babalarına benziyordu.

"Nazik davetiniz için teşekkür ederiz." dedi Arın, adamın girişiyle ayağa kalkıp zarif bir selam verirken.

Selamının hafif bir baş sallamasıyla alındığını fark etmesiyle sıcak bir gülümsemeyle yeniden az önceki yerine oturdu. Kendilerini gerçekten de peri masalında gibi hissetmeye başlamışlardı. Ki daha eve gireli birkaç dakika olduğu göz önünde bulundurulunca gördüklerinin daha hiçbir şey olduğunu söylemek o kadar da zor değildi.

Adam büyük bir gülümsemeyle eşinin yanına oturarak hızlıca karşısındaki çocukları sırasıyla şöyle bir gözden geçirdi. Arın'a geldiğindeyse sıcacık bir tonla "Ne çok büyümüşsün ama hiç değişmemişsin. Bebekken de burayı çok severdin." dedi.

"Uzun zaman oldu tabi." dedi diğerlerine de selam vererek. Ardından İnci Hanım'ın elinden tuttu. "Sizinle ilk kez tanışıyoruz ama sanırım."

"Abim bebekken buraya geliyor muydu?" dedi Gizay, hâlâ adamın ilk cümlesine takıldığını belli eden merak dolu gözlerle. Anne babasının isminin anılmasını bile yasakladığı bu aileye, abisinin bebek olduğu dönemlerde gitmeleri bu meraklı çocuğun içinde bir şüphe uyandırmıştı.

"Tabi ki!" dedi adam neşeli bir enerjiyle. "Hatta geldiği günler etrafta ne kadar vazo varsa kaldırmamız gerekiyordu."

Eski anıların aklına dolmasıyla gülerek gümüş gözlerini Arın'a çevirdi. "Bir keresinde vazoların birini devirip içine girmiştin. Baban çok gülmüştü." Ardından hafifçe öksürerek gözlerini diğer çocuklara çevirdi. "Neyse, neyse. Hatıraları bir kenara bırakalım."

Sevecen bir tavırla sarışın kadını kibarca kendine çekti ve “İnci ablanızla tanışmışsınız zaten. Kendisi benim biricik eşim olur." dedi. "Ben Atlas, istediğiniz gibi hitap edebilirsiniz, nasıl rahat ederseniz."

Çocuklar aynı şekilde sıcak bir gülümsemeyle kendilerini tanıttıktan sonra bir süre daha konuşma sürdü. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalamış her türden konu hakkında sohbet etmişlerdi. Öyle ki geçen zamanı ancak evde çalışan bir kadının akşam yemeğinin hazır olduğunu söylemesiyle fark edebilmişlerdi.

Oldukça klasik geçen akşam yemeğini de eğlenceli sohbetler eşliğinde tamamlarlarken çocuklar odalarına çıkmadan önce yengeleri son bir şey daha olduğunu belirtmişti. Evde uymalarını istedikleri bazı kurallar vardı ki çocuklar bunu anlayışla karşılamışlardı. Yaşadıkları hayatın düzenli olduğu aşikârdı, aniden gelen 5 çocukla yaşamanın kolay olmayacağını tahmin edebildiklerinden ellerinden geldiğince bu düzene kendilerini adapte etmeye çalışacaklardı.

Kurallar oldukça basit şeyleri içeriyordu. Ev havalandırmasını sağlamak için her gün saat 15.00'da odalarının camlarını açmak, mahremiyetten ötürü izinsiz diğer odalara girmemek, uyku düzenini korumak için gece 12'den sonra uyanık kalmamak, depo katı kullanımda olmadığı ve içerisinde birçok ıvır zıvırı barındırdığından tehlikeli olabileceği için bodruma inmemek gibi birkaç şey daha vardı.

"Gizay." Gökçe kollarını kavuşturarak beyaz mermer ve kavak ağacının birleşimiyle Rönesans döneminden kalma bir sanat eseri gibi gözüken lavabonun üstüne tırmanan kardeşine zemini, her insanın durması gerektiği yeri işaret etti. 5 kardeş kuralları da konuştuktan sonra yorgun argın odalarına dağılmış, salonun 2 katı kadar olan odanın güzelliğini sindirebildikten sonra ancak banyoyu keşfedebilmişlerdi. Tam da bu yüzden beşinin de dişlerini fırçalayıp, yatağa hazırlanması bu kadar uzun sürmüştü. "Hadi aşağı in ablacığım, kırılırsa ne yapacağız?"

Gizay, göz ucuyla ablasına bakıp yeniden şüphe dolu bir ifadeyle lavaboya tırmanmaya döndü. "Ya aynanın içinden canavarların olduğu bir yere gizli bir geçit açılıyorsa..."

Eli ile lavabonun aynasından açılan bir geçit var mı yok mu diye yoklarken dengesini kaybetmesiyle ne ara banyoya girdiği belli olmayan Arın içeri koşarak kardeşinin yere yapışmasını engelledi. Üstündeki mavi pijamasına rağmen hala olgun görünümünden bir iz kaybetmemiş gibi görünüyordu.

"Ee var mıymış gizli geçit?" Tabi, Arın'ın tek olgunluğu görünüşündeydi. Bir çocukla yalnız kaldığı an kendi içindeki çocuğun da ortaya çıktığı rahatça anlaşılabiliyordu.

"Sanırım yok, sayemde güvendeyiz. Siz hiç dikkat etmiyorsunuz bunlara." dedi Gizay.

Hâlâ kardeşinin az daha mermer zemine kafa üstü çakılacak olmasının derdinde olan Gökçe "Sayende hiçbir canavar uyurken bizi yemeyecek, haklısın." Dedi ellerini beline koyarak. "O zaman tekrar oraya çıkman için bir sebep yok değil mi?"

"Oradan aşağı ters takla atabilir misin?.." Umay fırça savaşı yaptığı Güney'e aynanın üstünü gösterirken yeşil gözlü oğlan omzunu silkerek kocaman gülümsedi. "Tabi ki de." Alnına kız kardeşinin diş fırçasını yese de kıkırdayarak saçlarını savurdu. "Görmek ister misin?"

"Hayır, istemez." Gökçe yorgun gözlerle derin bir nefes alarak oğlanı kollarından tutup kucağına aldı ve kendi etrafında dönerek banyodan çıktı. "Bu oğlan doğruca yatağına gidiyor."

Gizay, diğerleri fark etmeden abisine sinir bozucu bir gülümseme attıktan sonra tatlıca Gökçe'nin yanında zıplamaya başladı. Eğer gelecekte oyuncu olmazsa kesinlikle bu tatlı çocuk rolleri boşa giderdi. "Abla, ben uyumasam olur mu? Uykum yokken nasıl uyuyabilirim ki?"

Gökçe izin vermese bile uyuma rolü yapıp uyanık kalırdı. Zaten izin almasındaki tek neden olur da yakalanırsa "Ablam izin vermişti." diyerek işin içinden sıyrılmaktı. Gizay zeki bir çocuktu, kurallara uymayı sevmeyen zeki bir çocuk...

Yatağına fırlatılan Güney, yorganın arasından gün ışığını yeniden bulmaya çalışsa da üçlünün ardından banyodan fırlayan Umay'ın üstüne atlamasıyla yün yorganın ilmekleri arasında boğulurken, Gökçe ellerini çırparak "Dün de uyumadınız beyefendi, fark etmedim mi sandın?" diye azarladı gülerek. "Doğru yatağa. Bahane istemiyorum."

Gizay yanaklarını şişirerek triple kollarını kavuşturdu. Uyumak istemiyordu, tabi ağırlaşan göz kapakları ve istemsizce esnemesi başını yastığa koyduğu an uyuyacağını gösterse de yine de inat etmekten kendini alıkoyamıyordu.

"Lütfen..."

Küçük çocuk olma tatlılığını dibine kadar kullanırken son bir umutla masum bir ifadeyle Gökçe'ye baktı. Bu onun son kozuydu.

Gümüş gözlü kız, kumral saçlarını öne tarayarak bir şey söylemeye hazırlanıyordu ki aniden ilk duvarın ortasındaki çift kanatlı beyaz kapının çalınması onu durdurdu. "Uyu." Gökçe hafifçe Gizay'ın saçlarını okşadıktan sonra ayaklanarak kapıyı açtı. Onları yemeğe çağıran tatlı ablayı ya da başka bir hizmetliyi görmeyi bekliyordu. Daha kardeş olduklarını kabul edemediği ikizlerden birini değil...

"Girebilir miyim?" diye sordu Ateş. Elinde birkaç kadife yastık vardı.

Arın merakla kimin geldiğine bakmak için kız kardeşinin yanına geçmişti ki Ateş'i görmesiyle kaşlarını kaldırdı. Yanındaki kardeşinin ifadesinden onun da çocuğun neden burada olduğunu bilmediği anlaşılıyordu. Yine de fazla sorgulamadan gülerek kapıyı iyice açtı.

"Hoş geldin, uyumuşsunuzdur diye düşünüyordum."

Ateş başıyla onu onaylayarak içeri girdi ve hızlıca kapıyı kapattı. Gümüş rengindeki saatini kontrol ettikten sonra sakin gözlerle "Daha uyku saatine var, iyi misiniz diye görmeye gelmiştim." dedi. Bir süre etrafına ve yatakta birbirleriyle cebelleşen çocuklara baktıktan sonra elindekileri Gökçe'ye uzattı. "Bunları size getirdim."

Gizay nedeni bilinmezdir Umay'ın boğmakta olduğu Güney'in saçlarına yapışmış, oğlanın kolunu ısırma çabalarındayken Ateş'in cümlesi ile abisinin üstünden çekildi. "Yastığımız var, sağ ol. Görüşürüz."

Ateş, Gökçe'nin oğlana attığı tatlı bakışları fark etse de ciddi gözlerle onu onaylayarak yastıkları Gökçe'den geri aldı. "Anladım." Bu sefer elindekileri dolabın yanına bırakarak gözlerini Arın'a çevirdi. "Abinizle bir şey konuşup gideceğim, çıkarken alırım olur mu?"

Gizay omzunu silkip yeniden Güney'in üstüne çullandı. Ateş'in ne yaptığını pek takmıyordu ama aniden can kardeş gibi davranmak da istemiyordu. Gizay'a göre o da kılık değiştirmiş bir canavar olabilirdi. Belki de gece uyurken onları yiyecekti... Kesinlikle ablasına gece odalarını kilitlemesi gerektiğine dair bir uyarı yapmalıydı.

"Pekâlâ..."

Arın, çocukları Gökçe'ye emanet ederek merakla aniden odalarına girmiş olan oğlana döndü. Her ne konuşmak istiyorsa merak etmişti, bu yüzden fazla beklemeden çocuğu odanın en köşesindeki minderlere çekti.

Sarışın oğlan ciddi gözlerle onu izleyerek bir süre sessizce bekledi. Diğer çocukların dikkatlerinin dağıldığından emin olduktan sonra minderlerin üstündeki yarım daire şeklinde yerleştirilmiş perdeyi hızlıca çekerek önceki sakinliğini tamamen kaybetmiş gözlerini karşısındaki çocuğa çevirdi.

"Sakın uyumayın."

Ateş hızlıca saçlarını geriye atarak "Sakın uyumayın. Annem size çay getirirse de içmeyin." diye tekrar etti.

"Hemen buradan gitmeniz gerekiyor. Koridordan geçerken ses çıkarmayın, yaşlı bir görevli var. Gözleri iyi görmüyor ama sessiz olursanız eminim..." Sözleri keskin ve net olsa da altından korkunun yaktığı alevler gözüküyordu. Bir şekilde, bir şekilde kesinlikle burada yanlış bir şeyler vardı.

Arın'ın yeşil gözlerinde panik kıvılcımları oluşurken refleks olarak çevreye bakınıp Ateş'e yanaştı. İlgili bakışları çocuğu tararken derin bir nefes verdi. Ne olduğunu bilmiyordu ama anne babasının anlattıklarını da düşününce içindeki huzursuzluk dalgası giderek artıyordu.

"Neden?"

Ateş bir süre duraklayarak gözlerini ona dikti. Boş bir ifadeyle sessizce bekledikten sonra kendini uyarmak için tırnaklarını avuçlarına saplayarak hızlıca cebinden saatini çıkardı. "Zaman yok."

Arın'ın eline bir anahtar tutuşturarak "Gidin buradan." dedi ve sakin bir ifadeyle perdenin içinden çıktı.

Arın eline tutuşturulan anahtarı hızlıca cebine atarken başını salladı. Duyduklarından ötürü kalp atışlarının hızlandığını hissedebiliyordu ama mantıklı düşünmeliydi. Şu an kaçamazlardı, gidecek başka bir yerleri yoktu. Sonları direkt çocuk esirgeme olurdu. Ayrıca karşısındaki bu çocuğun kendilerine bir tür şaka yapıp yapmadığını dahi bilmiyordu, birden kaçmayı denemek akıl kârı değildi.

"Teşekkürler." dedi aklını kurcalayan tüm bu düşüncelere rağmen nazikçe.

"Bir şey değil." dedi Ateş sıcak kahve gözlerle. "Yastıkları burada bırakıyorum o zaman."

Gizay'ın kendisine attığı kovboy bakışlarını görmezden gelmeye devam ederek çift taraflı beyaz kapıya ilerledi ve gözlerini 5 kardeşin en büyüğünde kilitleyerek ötesine geçtiği kapıyı kapattı.

"İyi geceler."

Bölüm sonu

3 yorum