Çöp konteynerinin önündeki o hararetli ve yüksek tansiyonlu savaştan sonra eve döndüğümde, içimde anlam veremediğim garip bir huzursuzluk ve durulmak bilmeyen bir enerji vardı. Evet, onu kendi kazdığı kuyuya düşürmüş olmak, arkamdan fısıldadığı o kelimeleri yüzüne çarparak bozguna uğratmak acayip keyifliydi; orası tartışılmazdı. Ama binadan içeri girerken arkasından söylediği o son "Kendine çok güvenme, her an her şey olabilir," deyişi, sesindeki o inatçı ve meydan okuyan tını kafamın içinde adeta bir melodi gibi dönüp duruyordu.
Odama geçip kendimi yatağa bıraktım, kollarımı başımın altına alarak tavanı izlemeye başladım. Gözlerim gayriihtiyari yine aramızdaki o ortak duvara kaydı. Karşı taraftan gelen valiz fermuarı sesleri, parke üzerinde sürüklenen kutuların hışırtısı, arada bir yere düşen metal bir eşyanın çınlaması... Kısacası hayat, o duvarın arkasında tüm hızıyla ve gürültüsüyle devam ediyordu. Savaş resmen ilan edilmişti edilmesine de, ortada çok tuhaf bir durum vardı: Biz hala birbirimizin adını yüzümüze karşı tek bir kez bile söylememiş, iki medeni insan gibi tanışmamıştık. Ben onun adını annemin mutfaktaki o bitmek bilmeyen dedikodularından duymuştum, o ise benimkini sadece benim ağzımdan, "Adım Toprak," dediğim o bir saniyelik andan biliyordu. Ama yüz yüze gelip, gözlerimizin içine bakarak yapılan o resmi tanışma anı henüz gerçekleşmemişti.
Tabii kader denen o gizemli gücün, bizim bu tanışma işimizi öyle normal, sıradan komşular gibi sakin yollardan yapmayacağı, işin içine mutlaka bir gıcıklık katacağı zaten en başından belliydi.
Öğleden sonra saat dört sularında, evimizin sessizliğini bölen bir gürültü koptu. Kapımızın zili, arkasındaki parmak resmen intikam almak istiyormuşçasına feryat figür koparak, uzun uzun çalmaya başladı. O sırada annem banyoda büyük bir temizlik girişimi içindeydi. Koridordan gelen o yoğun çamaşır suyu kokusunun arasından annemin sesi yükseldi: "Toprak! Paşam, kapıya bir bakıver gözünü seveyim, ellerim eldivenli, her yer çamaşır sulu!"
Boynumda asılı duran kulaklığımı tamamen masanın üzerine bırakıp, homurdanarak koridora doğru adımladım. İçimden "Kesin kargo geldi ya da apartman yöneticisi yine aidat için kapıya dayandı," diye geçiriyordum. Rahat ve umursamaz adımlarla kapıya ulaştım, kilidi iki tur çevirip ağır ahşap kapıyı kendime doğru çektim.
Fakat kapıyı açtığım an, karşımda gördüğüm yüzle kelimenin tam anlamıyla nutkum tutuldu, olduğum yerde dondum kaldım.
Karşımda, bizim o hırçın komşu kızı duruyordu.
Üzerinde bu sefer dünkünden farklı olarak, hatlarını belirginleştiren siyah, sade bir tişört ve altında koyu renk bir kot pantolon vardı. Saçlarını alelacele, gelişigüzel bir şekilde arkadan toplamıştı ama birkaç inatçı saç perçemi yüzünün kenarlarından boynuna doğru dökülüyordu. Esmer teni, koridorun loş ışığında bile dikkat çekiyordu. Ama asıl dikkatimi çeken şey, elinde tuttuğu yeşil seramik kupaydı. Bu kupa, dün gece apartman girişinde benim yüzümden tuzla buz olan o mavi, kedi figürlü kupanın neredeyse aynısıydı; sadece rengi yeşildi ve sapı sapasağlam duruyordu. Kupadan yukarıya doğru buram buram kokan, dumanı üstünde mis gibi bir Türk kahvesinin kokusu yayılıyordu.
Beni kapıda aniden karşısında görünce, onun da o her an tetikte bekleyen bakışları bir anlığına dondu. Gözlerini hafifçe kıstı, şaşkınlığını ve yakalanmışlık hissini gizlemek için saniyeler içinde o bildiğim dik, gururlu duruşuna geri döndü. Ama bu sefer arkasında sığınabileceği ne annesi vardı ne de bir başkası; tamamen kendi sahasındaydı ve gözlerimin içine bakıyordu.
"Sen..." dedi, ses tonunu olabildiğince net ve mesafeli tutmaya çalışarak. "Annen evde mi?"
Kapı pervazına sol omzumla rahat bir tavırla yaslandım, kollarımı göğsümde bağlayarak ona yukarıdan bir bakış attıktan sonra yüzüme o en gıcık, en ukala tebessümümü yerleştirdim. "Annem şu an acayip meşgul, dünyayı çamaşır suyuyla dezenfekte etmekle uğraşıyor," dedim, sesimi bilerek yayarak. "Ne vardı komşu kızı? Hayırdır, yine yer çekimiyle ilgili fiziki bir problemin mi var, yoksa dağ ayılarının yaşam alanları ve onlardan korunma yolları üzerine derin bir felsefi konuşma mı yapmaya geldin?"
Kız derin ve sabırlı bir nefes aldı, sanki içinden sabır çekiyormuş gibi gözlerini bir anlığına koridorun tavanına dikti. Ardından elindeki yeşil kahve fincanını, aramızdaki o görünmez çizgiyi aşarak bana doğru uzattı. "Annem gönderdi," dedi, sesindeki o hırçın tınıyı, o mahalle meleği rolünün arkasına gizlemeye çalışarak. "Dünkü o lezzetli kek için teşekkür kahvesiymiş. Annene bizzat vermemi söyledi ama madem o yok, al bunu. Soğutmadan içsin bari."
Fincanı elinden almak için sağ elimi ceplerimden çıkarıp öne doğru uzattığımda, parmaklarımın ucu kaçınılmaz olarak onun narin parmaklarına hafifçe değdi. İşte tam o salisede gözü, benim dün gece o sinir krizinin eşiğinde duvara hırsla vurduğum ve bugün eklemleri hafifçe kızarıp şişmiş olan sağ elimin üzerine kaydı. Bakışları, o kırmızılaşmış ve hafif hırpalanmış tenimin üzerinde birkaç saniye boyunca adeta asılı kaldı, dondu. O an, kafasındaki tüm taşların yerine oturduğunu, şüphelerinin kesin bir gerçeğe dönüştüğünü yüzündeki o ifadeden anladım. Dudaklarının kenarı, her şeyi çözmüş olmanın verdiği o gizli zafer edasıyla yavaşça, alaycı bir şekilde yukarı doğru kıvrıldı.
"Demek... Dün gece o masum duvarları büyük bir nefretle yumruklayan, o medeniyetten uzak kaba el bu elmiş..." diye fısıldadı, ses tonunu iyice düşürüp gözlerimin tam içine dik dik bakarak. "Yazık... Acımış olmalı bayağı."
"Hiç acımadı," dedim, istifimi zerre bozmadan, fincanı elinden biraz sertçe çekip alırken. Gözlerimi gözlerinden ayırmıyordum. "Aksine, o yumruk tam olarak gitmesi gereken hedefi bulduğu, karşı tarafa mesajı eksiksiz ilettiği için içimi acayip rahatlattı."
Kız bu lafımın üzerine hafifçe, kısık sesle güldü. Ama bu seferki gülüşü o dünkü sinirli, tahammülsüz gülüşlerden değildi; bu gerçekten dişli bir düşmanın meydan okuma, "Ben buradayım," deme gülüşüydü. Elini, fincandan boşalan diğer elini bana doğru resmi bir edayla uzattı.
"Madem bütün bir sene boyunca bu incecik tuğla duvarların arkasında birbirimizin nefesini, sesini dinlemek zorunda kalacağız..." dedi, sesindeki o inatçı parıltıyla. "En azından, arkasından 'dağ ayısı' diye konuştuğum insanın kim olduğunu resmi olarak bileyim, içim rahat etsin."
Uzatılan eline doğru baktım. Küçük, narin, ince parmaklı ama bir o kadar da sıkı tutunacakmış gibi inatçı duran bir eldi. Cebimde duran o dünkü mavi, kırık kedi seramik parçasının keskin kenarlarını düşündüm. Artık bu gizli savaşı daha fazla saklamanın, kendimi kasmanın bir anlamı yoktu. Karşımdaki kız kartlarını açık oynuyordu, ben de öyle yapacaktım. Uzattığı eli sağ elimle kavrayıp hafifçe sıktım.
"Ben Mayıs," dedi, gözlerini bir an bile kırpmadan, adeta meydan okur gibi meydanın ortasında durarak. "Yan dairedeki yeni kabusun, komşu kızı."
"Ben de Toprak," dedim, elini o hafif şişmiş eklemlerime rağmen kararlı bir şekilde sıkıp bırakırken. "O gördüğün kabusları, uykunda sana zindan edecek olan o meşhur dağ ayısı. Resmi olarak tanıştığımıza memnun oldum, Mayıs."
"Hiç sanmıyorum Toprak Efendi, hiç memnun olma," diyerek arkasını döndü aniden. Kendi dairesinin kapısına doğru, koridorda kendinden emin adımlarla yürürken spor ayakkabılarının çıkardığı o hafif sesler yankılandı. Kendi kapısının kolunu tutup açtı, içeri girmeden hemen önce omzunun üzerinden bana son bir kez nefret ve muziplik karışımı bir bakış fırlattı. "Kahveyi annene götür, içine şimdilik zehir katmadım, içiniz rahat olsun. Ama bir dahaki sefere bu kadar insaflı olacağıma dair söz veremem," dedi ve kapıyı arkasından büyük bir gürültüyle, BAM diye kapatıverdi.
Elimdeki dumanı tüten yeşil kahve fincanıyla, boş ve loş koridorun tam ortasında tek başıma kalakalmıştım. Koridora yayılan kahve kokusuna baktım, sonra kapalı kapıya. Dudaklarımın kenarında beliren o engel olamadığım, muzip ve heyecan dolu gülümsemeyle kendi kapımızı yavaşça kapattım.
Mayıs... Demek adı Mayıs'tı. Bahar ayı gibi soft, sakin ve huzurlu bir ismi vardı ama kendisi resmen yakıp yıkan bir fırtınaydı, canlı bir dinamitti. Mutfağa geçip fincanı tezgaha bırakırken içimden bir ses bu hırçın kızla işimin çok ama çok zor olacağını söylüyordu. Ama aynı ses, hayatımın en eğlenceli, en hareketli döneminin de tam şu an başladığını fısıldıyordu.
Savaşın tarafları artık isimlerini biliyordu. Mayıs ve Toprak. Ve aramızdaki o ince, soğuk duvar, bu iki ismin çarpışmasına, birbirini yiyişine daha çok şahit olacaktı.