O buz gibi ortak duvara attığım o sert yumruktan sonra, yan daireden sabaha kadar tek bir çıt bile çıkmadı. Muhtemelen korkudan ya da uğradığı şoktan yatağına sinmiş, nefes bile almaktan çekinmişti. Yalan yok, içimin yağları erimedi değildi ama sabah uyandığımda yumruğumun sızısıyla gerçeğe döndüm. Yataktan kalkıp banyodaki aynada kendime baktım; sağ elimin eklemleri hafifçe kızarmış, hafiften şişmişti. Elimi soğuk suyun altına tutarken kendime "Değdi mi?" diye sordum. Dibine kadar değmişti. Bana, kendi odamda, kendi sessizliğimde "dağ ayısı" demenin bir bedeli olmalıydı ve o bedeli daha ilk geceden ödetmiştim.
Kahvaltı masasına oturduğumda annem hala yan dairedeki o kadının ne kadar kibar olduğundan, kızının ne kadar tatlı dilli, ne kadar uysal bir çocuk olduğundan bahsedip duruyordu. Ben ise tabağımdaki zeytinleri çatalın ucuyla döndürürken içimden gizli gizli gülüyordum. "Sen dur anne," diyordum içimden, "o tatlı dilli kızın tırnaklarını bir görsen, evden içeri adımını atmazsın, bizi de bu apartmandan taşımaya çalışırsın." Annemin o saf ve iyi niyetli komşuluk hayallerini bozmak istemediğim için sadece kafa sallamakla yetindim.
Evdeki o boğucu ve bitmek bilmeyen "yeni komşular" muhabbetinden kaçmak için hızla üzerime kot ceketimi geçirip kendimi dışarı attım. Amacım mahallede biraz yürümek, temiz hava almak ve şu sızlayan elimin ağrısını unutmaktı. Ama kaderin benimle acayip bir eğlenme tarzı vardı; bunu apartmanın dış kapısından çıkarken bir kez daha anladım.
Tam bahçe kapısına doğru adımımı atmıştım ki, köşedeki çöp konteynerinin orada onu gördüm. Bizim komşu kızı... Elinde büyük boy, ağzına kadar dolu siyah bir çöp poşeti vardı ve belli ki dün gece harıl harıl açtıkları o kolilerin kalıntılarını, ambalaj kağıtlarını atıyordu. Üzerinde yine dünkü o hırçın, rahat kıyafetler vardı; saçlarını tepeden dağınık bir topuz yapmıştı. Beni gördüğü an adımları aniden yavaşladı, elindeki poşet havada asılı kaldı. Göz göze geldik.
İşte o an, dün geceki o "GÜM" sesinin onda bıraktığı etkiyi yüzünde net bir şekilde gördüm. Gözlerinde hafif bir şaşkınlık, büyük bir hırs ve her an tetikte olma hali vardı. Belli ki o duvarı titreten yumruğu vuranın ben olduğumdan şüpheleniyordu ama bunu bana nasıl soracağını, nasıl emin olacağını bilemiyordu.
Ellerimi kot ceketimin cebine sokup adımlarımı hiç bozmadan, sanki dünyadaki en sakin insan benmişim gibi ona doğru yürüdüm. Yanından tam geçip gidecekken, tam hizasında durdum. Ona doğru hafifçe döndüm, yüzüme olabildiğince ukala, rahat ve sinir bozucu bir gülümseme yerleştirdim.
"Günaydın 'komşu kızı'..." dedim, sesimi bilerek dün gece duvara fısıldadığım o boğuk, tehditkar tona yakın bir tınıda tutarak. "Gece uykunu alabildin mi bari? Malum, bizim apartmanın duvarları biraz incedir. Bazen... Fazla gürültülü olabiliyor. İnsan neye uğradığını şaşırıyor."
Kız elindeki çöp poşetinin sapını öyle bir sıktı ki, poşetin içindeki plastik ambalajlar büyük bir gürültüyle çatırdadı. Yanaklarının yine o bildiğim alev kırmızısına, sinir küpü haline döndüğünü görmek içimdeki keyfi ikiye, hatta üçe katladı. Gözlerini kısarak bana dik dik baktı. Anneme karşı oynadığı o hanım hanımcık kızdan eser kalmamıştı yine; karşımda gerçek, hırçın komşu kızı duruyordu.
"Sana da günaydın, Toprak Efendi," dedi, adımı üstüne basa basa, adeta dişlerinin arasından tıslayarak. Sesindeki o meydan okuyan ton tüylerimi diken diken etmeye yetti ama geri adım atmaya niyetim yoktu. "Uykumu gayet iyi aldım, teşekkürler. Ama haklısın, apartmanda tuhaf, medeniyetten uzak bir gürültü vardı. Sanki birileri... Nerede, nasıl davranacağını bilmeyen kaba bir canlı gibi sağa sola vuruyordu. Duvarları yumrukluyordu."
Bana üstü kapalı bir şekilde hala kaba davrandığımı, dağ ayısı gibi davrandığımı ima ediyordu. Hiç istifimi bozmadım, istifimi bozmak bana yakışmazdı zaten. Ona doğru yarım adım daha yaklaştım. Boy farkımızı kullanıp hafifçe yukarıdan, gözlerinin tam içine bakarak fısıldadım:
"O gürültü bence kaba bir canlıdan gelmiyordu, komşu kızı. O gürültü sadece küçük bir uyarıydı. Bilirsin, bazı insanlar kendi bölgelerinde, kendi odalarında arkalarından konuşulmasından pek hoşlanmazlar. Hele ki o konuşanlar insanların yüzüne melek gibi davranıp, arkalarından 'dağ ayısı' diyecek kadar iki yüzlü davranıyorsa... Duvarlar bile dile gelir."
Kızın gözleri şokla, kocaman açıldı. Nefesi boğazında tıkandı resmen. İşte şimdi anlamıştı! Dün gece odasında kendi kendine homurdanırken, o incecik duvara güvenerek söylediği o "dağ ayısı" lafını kelimesi kelimesine duyduğumu ve o duvarı yırtarcasına vuran o sert yumruğun bana ait olduğunu nihayet çözmüştü. Yüzündeki o yakalanmışlık ve şaşkınlık ifadesi, hayatım boyunca gördüğüm en tatmin edici, en eğlenceli şeydi.
Tam bana ağzını açıp, o biriktirdiği sert ve hırçın cevaplardan birini verecekti ki, apartmanın üst kat penceresinden annesinin sesi koridor gibi bahçede yankılandı:
"Kızım! Hadi güzelim, çay buz gibi oldu, kolileri bırak da gelmiyor musun artık?"
Kız lafını yutmak, o açılan ağzını kapatmak zorunda kaldı. Bana öyle bir nefret ve intikam bakışı fırlattı ki, eğer gözleriyle insan dövebilseydi şu an kesinlikle hastanelik olmuştum. Dişlerinin arasından, "Geliyorum anne, hemen geliyorum!" diye bağırdıktan sonra tekrar bana döndü. Bakışlarını gözlerime dikti.
"Bu daha başlangıç," der gibi parmağını hafifçe havada salladı, sesini sadece benim duyabileceğim bir tona indirdi. "O duvarların arkasında yalnız olduğunu unutma, Toprak. Her an, her saniye her şey olabilir. Kendine çok güvenme."
"Beklerim," dedim, ellerimi cebimden çıkarmadan omuz silkerek. "Benim elim her zaman hazırdır, duvara vurmak için de, savaşı devam ettirmek için de."
Arkasını dönüp hışımla, ayaklarını yere vura vura apartman kapısına doğru yürürken, saçlarının havada savruluşunu izledim. Kapıyı sertçe kapatıp içeri girdiğinde, cebimdeki o kırık mavi kedi parçasını parmaklarımla tekrar yokladım. Bu kız gerçekten dişliydi, kolay kolay geri adım atmıyordu ve benim canımı sıkmak için her şeyi yapabilirdi. Ama bilmediği, hesaba katmadığı bir şey vardı; ben de kolay kolay pes eden, bir savaşı yarıda bırakan biri değildim.
Dudağımın kenarında engel olamadığım o muzip gülümsemeyle mahallenin çıkışına doğru yürümeye devam ettim. Bu apartman hayatı, gerçekten de taşınmadan önce korktuğum gibi sıkıcı geçmeyecekti. Savaş resmen, iki tarafın da kabulüyle ilan edilmişti ve aramızdaki o ince tuğla duvar, artık en büyük sırdaşımız, en büyük düşmanımızdı.