İçeriğe geç

Komşu kızı

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Komşu kızı

Bölüm 2

2. Bölüm:Gizli Cephe

Gece yarısını çoktan geçmişti. Mahalledeki çocuklarla takılıp eve döndükten sonra saatlerce yatakta dönüp durmuş, bir türlü uykuya dalamamıştım. Odamda çıt yoktu, sadece sokak lambasının penceremden içeri sızan loş, sarımtırak ışığı tavanı kaplıyordu. Normalde kafasını yastığa koyar koymaz uyuyan ben, bu gece yan daireden gelen o hafif, ritmik tıkırtılar yüzünden resmen nöbet tutuyordum. Yeni komşu "kadın," odasını yerleştiriyor olmalıydı. Birkaç kitabın ahşap rafa yerleşirken çıkardığı o tok ses, bir sandalyenin halının üzerinde sürüklenişi, bazen de bir çekmecenin hızla kapatılması... Aramızdaki duvar o kadar inceydi ki, gözlerimi kapattığımda sanki hemen yanımda, odanın içinde yürüyormuş gibi hissediyordum.

Yataktan doğruldum, sırtımı yatak başlığına yaslayıp elimi kot pantolonumun cebine attım. Gün boyu parmaklarımın arasında evirip çevirdiğim o kırık kedi figürlü seramik parçasını odanın loş ışığına doğru kaldırdım. Kedinin mavi boyası lambanın ışığında parıldıyordu. "Kaba, öyle mi?" diye mırıldandım kendi kendime. İçimde garip bir haksızlığa uğramışlık hissi vardı. Hayatım boyunca kimseye haksızlık etmemiş, kendi halinde, kimsenin etliye sütlüye karışmayan o çocuğu olmuştum. Ama bu kız, daha ilk saniyede beni "kaba" ilan edip tepemden aşağı kaynar sular dökmüştü. Sinir bozucuydu ama yalan yok, içimde uyanan o garip merak duygusunu da bir türlü bastıramıyordum.

Ertesi sabah, mutfaktan gelen o buram buram vanilya, tarçın ve yeni pişmiş hamur kokusuyla gözlerimi açtım. Annem sözünü tutmuş, sabahın köründe kalkıp o meşhur "hoş geldin kekini" fırına vermişti bile. Yataktan kalkıp esneyerek mutfağa doğru adımladım. İçeri girdiğim an annem elinde fırın bezleriyle, yüzünde dünyayı kurtarmış bir kahraman edasıyla bana döndü. Yüzündeki o tebessümü çok iyi tanırdım; beni kesinlikle kendi planlarına alet edecekti.

"Gözün aydın paşam, uyandın sonunda," dedi neşeyle kek kalıbını tezgaha bırakırken. "Kek hazır, tam kıvamında kabardı. Şunu yan daireye bir götürsen ne güzel olur. Komşudur, ilk günden bağları sıkı tutmak lazım. Hem ayıp olur gitmezsek."

Anında yüzümü ekşittim ve buzdolabından soğuk su almak için hamle yaptım. Sesimi olabildiğince sakin ve kayıtsız tutmaya çalışarak, "Anne, dün konuştuk ya seninle," dedim suyu bardağa doldururken. "Benim bugün acayip ders çalışmam lazım, kafamı kaldıracak vaktim yok. Hem tanımadığım insanların kapısına öyle elimde kek tabağıyla gidemem ben, çekinirim bilirsin."

"Sen mi çekineceksin? Güldürme beni Toprak," diyerek gözlerini devirdi annem, keki şık bir porselen tabağa dilimleyerek dizerken. "Neyse, tamam. Ben götürürüm. Ama o kızla elbet bu apartmanda karşılaşacaksın, kaçışın yok bilesin."

Annem tabağın üzerini ince bir örtüyle kapatıp mutfaktan çıkarken arkasından derin bir nefes verdim. Ama içimdeki o engel olamadığım merak duygusu yine devreye girmişti. Ayaklarım benden bağımsız hareket etti; koridora çıkıp bizim dairenin ağır dış kapısını hafifçe, aralık kalacak şekilde açtım. Kafamı uzatıp koridoru dinlemeye başladım. Annemin yan dairenin ziline basma sesi yankılandı. Birkaç saniye sonra kapının kilidi açıldı.

"Aaa, Selda Hanım! Hoş geldiniz, buyurun lütfen," dedi dün apartman önünde beni azarlayan o hırçın ses. Ama bir sorun vardı: Bu ses tonu o kadar yumuşak, o kadar sevecen ve kibardı ki kulaklarıma inanamadım. Resmen bir başkası konuşuyordu sanki!

"Rahatsız etmedim umarım kızım," dedi annem, o her zamanki anaç ve korumacı tonuyla. "Sıcak sıcak bir kek getirdim size. Taşınma telaşında koştururken enerjiniz yerine gelir, ağzınız tatlanır dedim."

"Çok teşekkür ederim, ne kadar düşüncelisiniz gerçekten. Annem de içeride mutfaktaydı, kolileri açıyorduk. Lütfen içeri buyurun, bir yorgunluk çayımızı için, çok mutlu oluruz," diye devam etti bizim komşu kızı. Hanım hanımcık rolünü o kadar kusursuz, o kadar profesyonelce oynuyordu ki, kapının arkasında durduğum yerde sinirden dişlerimi sıkmaya başladım. Dün bana "Dağdan gelip bağdakini mi kovuyorsun?" diye yırtınan, gözlerinden şimşekler çakan o kız, bugün karşımıza mahalle meleği olarak çıkmıştı. Annemi saniyeler içinde parmağında oynatmıştı resmen.

Kapı kapandı, sesler kesildi. İçeri girmişlerdi. Ben de kendi dairemin kapısını hırsla kapatıp odama döndüm. İçimdeki sinir dalgası gitgide büyüyor, göğsüme doğru sıkışıyordu. Bu kadının iki farklı yüzü vardı ve işin kötü tarafı, bunu bu apartmanda sadece ben biliyordum. Annemi böyle tatlı dille kandırmasına sinir olmuştum ama gidip de "Anne o kız aslında göründüğü gibi biri değil, dün bana bağırdı," diyecek halim de yoktu. Bu bana yakışmazdı.

Odamın içinde ellerim cebimde, sinirli adımlarla bir sağa bir sola yürürken, ayaklarım beni yine o ortak duvara doğru sürükledi. Kulağımı duvara yaslamak gibi bir niyetim kesinlikle yoktu, tarzım değildi. Ama tam o sırada, duvarın hemen diğer tarafından çok net, hışırtılı bir ses yükseldi. Muhtemelen annemler içeride salonda oturmuş çay içerken, o da odasına bir şeyler bırakmaya ya da yeni bir koli almaya gelmişti.

Birkaç saniyelik kıyafet hışırtısının ardından, kendi kendine homurdandığını duydum. Sesi o kadar net geliyordu ki, aradaki tuğlaların inceliğine bir kez daha lanet ettim.

"Ay, annesi ne kadar tatlı, ne kadar kibar bir kadın..." dedi derin, hayranlık dolu bir iç çekerek. Hemen ardından, bir saniye bile beklemeden ses tonu aniden değişti. O yumuşaklık gitti, yerine dün apartman girişindeki o hırçın, tırnaklarını çıkarmış kedi hali geldi: "...ama o kapüşonlu, kaba oğlu tam bir felaket! Umarım bütün sene boyunca koridorda onun o antipatik, suratsız yüzünü görmek zorunda kalmam. Dağ ayısı ne olacak!"

Dağ ayısı mı?

Duyduğum lafla birlikte gözlerim faltaşı gibi açıldı, nefesim boğazımda tıkandı. Kalbimin hızla çarptığını hissettim ama bu sefer heyecandan değil, saf öfkeden. Bana, bu mahallenin en sakin, kendi halinde yaşayan, bugüne kadar kimseye sesini bile yükseltmemiş çocuğuna "dağ ayısı" demişti! Üstelik bunu, aramızda sadece birkaç santimlik bir duvar varken, kendisini duyabileceğimi zerre düşünmeden bu kadar rahat, bu kadar fütursuzca söylüyordu.

O an beynime sıçrayan sinirle ne yaptığımı, neyi hedeflediğimi bilmeden sağ elimi yumruk yaptım. Vücudumdaki tüm gücü o yumruğa toplayarak, tam o lafı söylediği, sesinin geldiği duvar noktasına hırsla, bütün gücümle vurdum.

GÜM!

Ses odanın içinde adeta bir bomba gibi patladı. Duvarın içindeki tuğlaların resmen yerinden oynadığını, titrediğini hissettim. Yumruğumun çıkardığı o sert yankı benim odamda sönümlenirken, duvarın karşı tarafından anında bıçak gibi keskin bir sessizlik yükseldi. Az önce kıyafetlerini düzelten, homul homul söylenen o ayak sesleri bir anda bıçak gibi kesildi. Belli ki o da tam duvarın arkasında donup kalmış, kalbi ağzında ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Korkmuş muydu, şoktan dili mi tutulmuştu bilmiyordum ama duvara vurduğum o tek yumrukla ona en net mesajı verdiğimden emindim.

Yumruğumu duvardan çektim, sızlayan parmaklarımı hafifçe sıktım. Dudaklarımın kenarı, içimdeki o intikam hissiyle yavaşça yukarı doğru kıvrıldı. Başımı duvara doğru yaklaştırdım ve sesimin karşı tarafa net olarak geçmeyeceğini bilsem de, fısıltıyla karışık, meydan okuyan bir tonla mırıldandım:

"Sesini biraz kıs istersen, 'komşu kızı'... Çünkü arkasından konuştuğun bu dağ ayısı seni her an, her saniye duyabilir."

Aramızdaki o ince tuğla duvar, artık sadece iki daireyi ayıran alelade bir beton parçası değildi. O duvar, bugünden itibaren aramızda başlayacak o gizli, sessiz ve tehlikeli savaşın ilk resmi cephesiydi. Ve bu savaş, onun sandığından çok daha uzun, çok daha dişli geçecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.