Mutfağın ortasında, tezgahın üzerinde öylece duran yeşil fincana bakarak ne kadar zaman geçirdim, inan hiç bilmiyorum. İçinden hala hafif hafif dumanlar yükseliyor, taze çekilmiş kahvenin o yoğun, davetkar kokusu mutfaktaki havanın çehresini değiştiriyordu. Annem banyodan elinde temizlik bezleriyle, saçlarını tepesinde toplamış bir halde çıktığında, koridordaki o keskin ve geniz yakan çamaşır suyu kokusuna bir de bu nefis kahve kokusu eklenmişti.
"Aaa, Toprak? Bu ne güzel koku böyle paşam?" diyerek mutfağa doğru adımladı annem, burnunu hafifçe havaya kaldırıp kokuyu içine çekerek. Tezgaptaki şık yeşil fincanı görünce gözleri anında parıldadı, yüzünde güller açtı. "Yan daireden mi geldi yoksa? Doğru tahmin ettim değil mi?"
"Evet," dedim, sesimi olabildiğince düz, kayıtsız ve sıradan tutmaya çalışarak. "Selda Teyze dün akşamki o götürdün kek için teşekkür kahvesi göndermiş. Kızı getirdi kapıya kadar. Sana bırakmamı, soğutmadan içmeni söyledi."
"Bak sen şu uysal kıza, ne kadar da düşünceli, ne kadar da kibar," diyerek fincana doğru uzandı annem, yüzünde hayranlık dolu bir ifade belirdi. Kahveden bir yudum alıp keyifle gülümsedi. "Ben sana dün boşuna demedim paşam, tam hanım hanımcık, uslu bir çocuk diye. Yarın öbür gün okullar açıldığında, ders çalışırken, sınavlara hazırlanırken birbirinize destek olursunuz fena mı? Yan dairede senin yaşında birinin olması büyük şans."
Destek mi? İçimden acı ve alaycı bir gülüş yükseldi. Biz birbirimize destek olmaktan çok, köstek olmanın, birbirimizin hayatını zindan etmenin kitabını yazacak gibi duruyorduk. Annemin o saf, iyi niyetli neşesini ve komşuluk hayallerini baltalamak istemediğim için sadece "Aynen anne, bakarız o işlere," dedim ve kahve fincanını ona bırakıp arkamı dönerek hızla odama saptım.
Odamın kapısını arkamdan kapatır kapatmaz, az önce koridorda yaşanan o kısa, elektrikli ve meydan okuma dolu an zihnimde sanki bir film şeridi gibi yeniden oynatılmaya başladı. Mayıs... İsmini resmi olarak, gözlerimin içine bakarak telaffuz ettiği o ilk an, sesindeki o gizli inatçılık ve gurur gerçekten çok tuhaftı. Bir yandan hırçın bir kedi gibi tırnaklarını çıkarıp bana saldırmak için fırsat kolluyor, diğer yandan sanki bu gizli didişmeden, aramızdaki bu yüksek tansiyondan benim gibi o da gizli bir zevk alıyor gibiydi.
Kot ceketimi çıkarıp yatağın üzerine fırlattım. Cebimdeki o dünkü kırık mavi seramik parçasını çıkardım, çalışma masamın tam ortasına, ışığın altına koydum. Şimdi kafamda yan yana duran iki net simge vardı: Biri o ilk gün apartman girişinde parçalanan kırık mavi kupa, diğeri ise az önce sapasağlam elime tutuşturulan yeşil kahve fincanı. Biri bu amansız savaşın patlak verdiği andı, diğeri ise savaşın taraflarının resmen adını koyduğu o resmi andı.
Tam çalışma masamın sandalyesine oturup kulaklığımı takacak, dünyayı yine dışarıda bırakacaktım ki, ortak duvardan o artık çok iyi tanıdığım hışırtı sesleri gelmeye başladı. Ama bu seferki sesler, telaşla yerleştirilen ağır kolilerin ya da açılan valizlerin sesi değildi; daha yavaş, daha bilinçli ve ritmik ayak sesleriydi duyulan. Duvara doğru birkaç adım attım, olduğum yerde durup bekledim. Kulak kesilmem gerekmiyordu bile; bizim apartmanın müteahhidinin tuğladan ve yalıtımdan ne kadar çaldığını kanıtlarcasına, karşı taraftaki her hareket doğrudan benim odamın içindeydi.
Tık. Tık. Tık.
Duvara küçük, sert bir cisimle, muhtemelen elindeki o tükenmez kalemlerden biriyle vuruyordu. Sanki bana bir tempo tutturmaya, "Buradayım, sesimi duy," demeye çalışıyor gibiydi. Ardından sesini biraz yükseltti. Benim de dün geceki gibi duvarın hemen dibinde olduğumu, onu dinlediğimi ya da hissettiğimi çok iyi tahmin ediyordu.
"Kahveyi beğendin mi, dağ ayısı?" diye seslendi karşı taraftan. Sesi tuğlaların arkasından biraz boğuk ama kelimeleri tek tek seçilebilecek kadar net gelmişti. "Umarım soğutmadan annene ulaştırmayı becerebilmişsindir. Gerçi kapıda sana 'içine bir şeyler katmadım' dedim ama... Belki de o kaba hatlarını birazcık yumuşatacak, seni medeniyete döndürecek sihirli bir iksir eklemişimdir, kim bilir?"
Duyduğum lafla birlikte kaşlarım yukarı kalktı, gözlerimde o bildik meydan okuma parıltısı belirdi. Bu kız gerçekten dur durak bilmiyordu, pes etmek nedir asla öğrenmemişti. Az önce kapımın önünde, elimin eklemlerindeki o kızarıklığı gördüğünde yakalandığı o şok anını saniyeler içinde atlatmış, kendi odasına geçer geçmez bana karşı yeni bir taarruz başlatmıştı.
Bu sefer yumruğumu kullanıp duvarı gümbürdetmek, o büyük gürültüyü tekrar koparmak istemedim; çünkü bunu yaparsam onun gözünde gerçekten sadece "kaba ve kas gücüne güvenen bir canlı" olurdum. Ben de onun taktiğiyle, onun seçtiği silahla oynamaya karar verdim. Çalışma masamın üzerindeki metal gövdeli, ağır tükenmez kalemi elime aldım, duvara doğru yaklaştım ve tam sesinin geldiği noktaya sertçe iki kez vurdum.
TAK! TAK!
"Kahve doğrudan annemin midesine gitti komşu kızı, yani anlayacağın o sihirli iksirin bu sefer boşa kürek çekti," diye seslendim duvara doğru, sesimin karşı tarafa pürüzsüz ulaştığından emin olmak için yüzümü betona iyice yaklaştırarak. "Ayrıca bu dünyada beni yumuşatacak, o bahsettiğin medeniyete uyduracak bir sihir henüz icat edilmedi, boşuna uğraşma. Bence sen asıl kendi uykuların için endişelenmeye başla. Çünkü bu dağ ayısının ne zaman kış uykusundan uyanacağını, ne zaman o incecik duvarını kafana yıkacağını asla bilemezsin."
Sözlerim bittiğinde koridor gibi odada da derin bir sessizlik oldu. Karşı taraftan bir iki saniyelik hiçbir ses gelmedi. Ardından, Mayıs'ın sinirden derin bir nefes verdiğini, burnundan soluduğunu adeta duvarın içinden hissettim. Lafımın altında kalmış olmak onu delirtmiş olmalıydı.
"Rüyanda görürsün onu sen!" diye sert, hırçın bir ses yükseldi duvarın tam ardında. Hemen ardından odadaki yatağa kendini öfkeyle fırlatma sesi ve hırsla, sertçe çekilen bir yorganın o hışırtısı kulaklarıma doldu.
Dudağımın kenarındaki o ukala, muzaffer gülümseme dalga dalga yüzüme yayıldı. Kalemi masaya yavaşça geri bıraktım, yatağımın kenarına oturdum. Bu raundu, onun o sinirli yorgan hışırtısından anladığım kadarıyla ben kazanmıştım. Aramızdaki o birkaç santimlik tuğla duvar, birbirimizin yüzünü bile görmeden, sadece seslerimizle ve inatçılığımızla yaptığımız bu akıl oyunlarının en sadık, en dürüst şahidiydi artık.
Mayıs duvarın diğer tarafında sinirden köpürürken ve muhtemelen bana söyleyeceği yeni lafları kafasında kurarken, ben bu senenin düşündüğümden çok daha zorlu, çok daha çekişmeli ama bir o kadar da nefes kesici geçeceğini adımdan daha iyi biliyordum. Savaş yeni başlıyordu, cepheler kurulmuştu ve benim bu komşu kızına teslim olmaya, geri adım atmaya hiç ama hiç niyetim yoktu.