Ertesi gün.
Damla annesinin zorlamasıyla markete gitmek zorunda kaldı.
Kulaklıklarını taktı, başını öne eğdi ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. İnsanlarla göz teması kurmamaya alışkındı.
Apartmanın kapısından çıkarken biriyle çarpıştı.
“Ah—”
Elindeki poşet yere düştü.
“Özür dilerim, ben—”
Damla başını kaldırdı.
O.
Dünkü çocuk.
Çocuk da bir an duraksadı.
“Ben de görmedim… kusura bakma,” dedi.
Sesi beklediğinden daha sakindi.
Damla ne diyeceğini bilemedi. Kalbi yine aynı şekilde hızlanmıştı.
“Şey… sorun değil,” diyebildi zar zor.
Çocuk eğilip yere düşen şeyleri toplamaya başladı.
“Sen burada mı oturuyorsun?” diye sordu.
Damla bir an tereddüt etti.
“Evet…”
“Ben de dün taşındım,” dedi çocuk. Hafifçe gülümsedi. “Sanırım komşuyuz.”
Damla o gülümsemeyi beklemiyordu.
Ve nedense…
İçindeki o ağır, sıkıcı, karanlık his…
Bir anlığına hafifledi.
Tam o sırada apartmanın kapısı açıldı.
“Damlaaa! Kızım neredesin sen?” diye seslendi annesi.
Damla içinden “şimdi mi ya…” diye geçirdi.
Annesi kapıya geldiğinde önce Damla’ya baktı, sonra çocuğu görünce yüzü bir anda aydınlandı.
“Efe?!”
Damla donup kaldı.
Çocuk da şaşırmıştı.
“Şey… siz beni tanıyor musunuz?” dedi.
Damla’nın annesi güldü.
“Ben seni nasıl tanımam! Annenle yıllar önce aynı mahallede oturuyorduk biz!”
Efe’nin yüzündeki şaşkınlık yerini hafif bir gülümsemeye bıraktı.
“…ciddi misiniz?”
“Tabii ki! Hatta siz küçükken birkaç kere görüşmüştük ama sen hatırlamazsın.”
Damla’nın kalbi garip bir şekilde sıkıştı.
Demek… önceden de bir bağlantıları vardı.
Ama o hiçbir şeyi hatırlamıyordu.
“Dur!” dedi annesi bir anda. “Hemen arayayım ben onu!”
Damla “hayır arama” demeye fırsat bile bulamadan annesi telefonunu çıkarmıştı bile.