Olduğum yerde, bir kolunu bacaklarımın üzerinden diğerini de belimden sarmış halde, yaramazlık yapmış bir çocuk giri tırnaklarımla oynarken gözlerimi doğrudan gözlerine dikmiş ısrarla bakıyordum. Bu konuda utangaç sayılmazdım ama söz konusu olan belirsizlikle dolu Siraç'a bir adım atmak olduğunda ne yapacağımı bilmiyordum. Kör karanlıkta yolumu bulmak gibiydi, nereden ne çıkacağını bilmeden, geriye dönme ihtimalim bile olmadan kalbim kuş gibi atarken ne yapacağımı bilmiyordum.
Pembe diliyle kuru dudaklarını ıslattı, alt dudağı dişlerinin arasında bir müddet oyalandıktan sonra "Birlikte olmak mı istiyorsun?" diye sordu.
Çekinmedim, başımı dik tuttum "Evet," dediğimde sesim pürüzlü çıkmıştı. Yüzünden hiçbir şey okunmuyordu, bu hali ne değişmedikçe geriliyor ve gerildikçe öfkeleniyordum. Dudaklarındaki tebessüm genişlerken, gördüğüm tek mimiği buydu ve kendimi alay ediliyor gibi hissettirmişti. Silkinerek kollarının arasından çıkıp ayaklandığımda yeniden başım döndü. Geriye doğru sendelediğimde sırtım Siraç'ın göğsüne çarpmıştı.
Kollarını karnımın üzerinden belime dolarken, parmakları tişörtün üzerinden dokunduğu her yeri cayır cayır yakıyordu. Karnımın içinde beliren kurtlar döndükçe kıvranmak, kollarına saklanmak istiyordum. Her hareketinde, kollarını belime dolarken en ufak bir temasında dahi tatlı bir acı hissediyordum. Ellerini sımsıkı tuttuğumda saçlarımın arasında dolanan gülümsemesini hissettim, nefesi nemli tenimden su gibi akarken göğsüm yerinden çıkacak gibi hissediyordum.
"Ben senin için ne ifade ediyorum?" diye sorarken parmakları usul usul karnımın üzerinde kıpırdanıyordu, bu karınca adımlarını andıran küçük dokunuşlardan başka bir şey değildi lakin bedenimde derinden yakılanıyordu.
Boğazımı temizledim "Hiçbir şey," dedim. Devam etmek isterdim, onun bana defalarca hiçbir şeyim olduğunu söylediği için aklımda, zihnimde böyle kaldığını söylemek isterdim ancak devam edemeyecek kadar bedenine odaklanmıştım. Hayatım boyunca hep cinsellikten kaçmıştım. Ali ile birlikteyken bir kez olsun ne bu kadar yakınken ne de daha yakınken içimin bu kadar kavrulduğunu, bu kadar susuzluk hissettiğimi anımsamıyordum.
"Eğer..." diye fısıldarken hırıltılı sesi, göğsüme temas eden göğsünde hırıltıyla yankılanmış, içimi yakmıştı "...bir kez bu yola girersek, Gazel, geri dönüşü olmaz," dediğinde gözlerimi yerdeki karolara dikmiştim "Eğer bir kez bunu yaparsak, yeniden arkadaş kalamayız," dediğinde onun benden farklı düşüneceğine inanamıyordum. Henüz iki gün önce alkollü olduğum için benimle tek gecelik bir ilişki yaşamak istemediğini, ayıkken bunu yapmak istediğini ima eden adam şimdi bana, bir kez birlikte olduğumuzda geri dönemeyeceğimizi mi söylüyordu? Her şeyi bitirir miydi? Belki o kadınla da böyle başlamışlardı, onunla dost olmuş ve sonrasında sadece yataktan ibaret kalmışlardı. Sohbet, samimiyet, sevgi ve destek olmadan sadece bedenleri ile yaşanan bir ilişki olmuştu.
"Bunu mu istiyorsun? Benimle arkadaşlığını bitirmek mi istiyorsun yoksa..." başımı iki yana sallayarak onu susturdum.
Sıcak kollarının arasından çıkıp karşısıda durduğumda kısılmış gözlerle ne yapacağımı beklerken beklentiden başka bir şey okuyamıyordum suratında. Ne istiyordu? Arkadaşlık mı istiyorsu ilişki mi istiyordu yoksa tek istediği sadece düzüşmek miydi? Çözemiyordum. Bir fırsat sunulmuştu. Ya karanlık yolda ilerleyecek, her türlü tehlikeye göz yumacaktım ya da aydınlık, sonu görünen yolu tercih edecektim. Aydınlık yolun sonunda, sözleşmemiz bitse bile aramızda hala bir ilişki olabilirdi ancak karanlık yol sadece karanlıktı. Sonu, benim istediğim ya da arzuladığım gibi bitmekten çok uzak olabilirdi. Tıpkı ağabeyim gibi, arkadaşlarım ve geri kalan her şeyim gibi onu kaybedebilirim.
"Özür dilerim, bazen kafa karıştırıcı olabiliyorsun," diye mırıldandım omuzlarımı kaldırırken. Sözlerimin dudaklarımdan dökülmesi güçtü, yine de tüm cesaretimi topladım "Arkadaş kalmak benim için daha sağlıklı," dediğimde başı bir omzunun üzerine doğru eğiliyordu "Özür dilerim," dedim tekrar başımı kaldırırken.
"Neden geri adım atıyorsun?" diye sorduğunda öfkeyle soludum.
"Sürdürmemi mi istersin? Üzgünüm, Siraç. Seçim hakkını bana verdin mi? Verdin. Ben de geri çekilmeyi tercih ettim," derken sesim gitgide yükseliyordu.
"Korkaksın," dedi çenesini kaldırıp bir asker gibi dimdik karşımda dururken.
"Evet, Siraç. Korkağım. Dünya üzerinde en korkak insan benim ve biliyor musun? BUNUNLA GURUR DUYUYORUM!" diye bağırdıktan sonra öfkeden yanaklarımın ısındığını bunun kulaklarıma ve hatta enseme kadar yayıldığını hissedebiliyordum. Bir adım geri çekildim "Çok yalnızım, Siraç," derken kendimi ağlamak üzere hissediyordum. Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım "Sahip olduğum tek kişi sensin ve kaybetmek istemiyorum," dedim. Sözlerimi bitirmemle evin kapısının açılması aynı anda olmuştu.
Dönüp kapıya baktığımda Ali, kapıdan anahtarı sökerken içeri girmişti. Kafamda yeni soru işaretleri cereyan ederken Siraç'ın anahtarlarını havaya kaldırarak "Kapının üzerinde unutmuşsun," dedi. Anahtarları portmantoda askıya asarken sadece bizi duyup duymadığını merak ediyordum, önemli değildi. Duyabilirdi. Karşılığında ya beni anlayışla karşılardı ya da diğerleri gibi terk edip giderdi.
Bana döndüğünde gülümsüyordu "Sana ne aldım bak," diyerek elindeki beyaz karton kutuyu kaldırarak mutfağa girdi. Siraç'ı gördüğünde "Sen yine mi buradasın?" diye homurdandı ve kolunu belime dolayıp yanağımı öptüğünde şaşkınlıkla suratına baktım. Elindeki karton poşeti elime tutuştururken "Açsana," dedi.
Masaya doğru yürürken Siraç'a baktığımda doğrudan bana çatılmış kaşlarla bakıyordu. Sinirliydi ve bunu gizlemiyordu ancak ilk defa Ali'ye alayla satışmak varken bana öfkeyle bakıyordu.
Sandalyesine otururken Ali'ye bakmadan "Bize biraz müsaade et," dediğinde eliyle ona çıkmasını işaret ediyordu.
"Misafirsin diye...-"
Doğrudan Ali'ye bakarak "Yarım kalan bir konuşmamız var, duymuşsundur. Bırak da tamamlayalım," dediğinde Ali'nin çenesindeki tüm kasların kasılığını görebiliyordum. Benimle göz temasına bile girmeden geri çekildi ve kapıyı arkasından kapattı. Keskin zümrüt yeşili gözlerini üzerime çevirdiğinde baştan aşağı ürperti dalgasıyla irkildim. Eliyle sandalyeyi işaret ettiğinde "Otur," dedi. Yeniden kafede olduğu gibi sesinin yükselmesini istemediğim için sandalyeme oturdum ve devamında ne diyeceğini bekledim. Gözlerini üzerimden çekmeden derin derin soluklanırken göğsü inip kalkıyor, burun delikleri genişleyip daralıyordu. İlk defa onu sinirli görüyordum, her zaman sakin olan taraf o olurdu ve her şeyle alay ederdi ancak bugün sinirliydi.
Masanın üzerinde, içinde telefon olduğu bariz belli olan karton poşeti kenara itti ve beyaz, sunta masanın üzerine dirseğini yaslayarak bana doğru eğildiğinde irkilerek geri çekildim. Baskın, emredici ve acımasız görünüyordu. Bir elini dizinin üzerine yaslamış, agresif ve ataerkil duruyordu.
"Düşüncesizsin," dediğinde sırtımı iyice sandalyeye yaslamış, dimdik ona bakıyordum "Etrafındaki insanları gözlemleyemiyor, onlar hakkında çıkarım yapamıyor ya da bedenlerini okuyamıyorsun," derken kendimi suçlu ve belki de daha aşağılık hissediyordum "Ben senin ne arkadaşın ne de daha ötesi olabileceğin birisi değilim," dediğinde kalbimin üzerine yeni bir taş oturmuştu "Senin arkadaşların, sevgilin," derken işaret parmağıyla duvarın diğer tarafını işaret ediyordu "O ve onun gibi insanlar olmalı," dediğinde ona alayla güldüm.
"Evet, zaten bütün arkadaşlarım da onun gibiydi. Bak," derken dik dik baktığı için sözlerimi yarıda bıraktım.
"Evet, sen de öylesin, Gazel. Her an arkadaşlarından ve sevgilinden vazgeçebilecek, ihanet edebilecek ve görmezden gelebilecek bir insansın," dediğinde biraz daha ağırlık biniyordu göğsümün üzerine "Sen sadakat nedir bilmezsin. Vefa nedir bilmezsin. Dostluk nedir, sevgi nedir hiç bilmezsin. Bu yüzden biz arkadaş olamayız, Gazel," dediğinde sandalyeye çökmüştüm.
Verecek bir cevabım yoktu, tek yaptığım gözlerimi kaçırmaktan ibaretti. Parmaklarının eklem yerlerini masaya vurduğunda irkildim "Yüzüme bak," dediğinde itaat ettim ve yüzüne baktım. Doğrudan ona bakmak, sert gözleriyle azarlanmak nefes almamın önüne geçecek kadar içimde bir ağırlığa sebep olmuştu.
Yutkundu ve yeniden burun delikleri genişleyip daraldı "Sadece anlaşmaya uyalım. Sözlerimin hala arkasındayım, ben senin komşun olmaktan başka bir şey değilim. Hiçbir şeyim. Anlaşmamızın kurallarına uyalım. Aynı şekilde artık ben de sözlerime dikkat edecek, yanlış bir fikre kapılmaman için elimden geleni yapacağım," dediğinde gözlerimi gözlerinden ayırmadan başımı aşağı yukarı salladım. "Anlaşıldığına sevindim," dedi ve bastonunu alarak doğruldu "Saat iki gibi yüzmeye geçeriz, ona göre hazırlıklı ol," dedi ve başka bir şey eklemeden mutfaktan çıktı.
Bu acımasızlıktı. Yaptığı şey baştan sona acımasızlıktan başka bir şey değildi. Bir anda ona konuşmam içinden geleni yapmış ve ben ona döküldükten sonra bana acımasızca saldırmıştı. Sanki beni aşağılamak, yerin dibine sokmak için Ali'nin gelmesini beklemişti ve son darbesini hiç acımadan böyle indiriyordu.
Siraç'ın sandalyesine Ali oturdu ve sanki biraz önce hiçbir şey olmamış gibi "Hala açmamışsın," dedi.
Başımı iki yana salladım "Telefona ihtiyacım yok, Ali. Zaten bir telefonum var," dedim.
"Bu bir üst modeli," dediğinde gözlerimi kaçırdım.
Salladığım dizimin üzerine elimi bastırarak sakinleşmek için üç derin nefes aldım "Duydun değil mi?" diye sorduğumda Ali'nin suratı ağır ağır asıldı ve arkasına yaslandı.
İnkar etmeksizin "Evet," dedi.
"Neden duruyorsun burada? Kötü bir insanım, görüyorsun. Değer kıymet bilmez, aklı bir karış havada, ne sevmeyi ne de sadakat göstermeyi... Hiçbir şeyi bilmem," derken uzanıp dizime bastırdığım elimi tuttu.
"Onun sözlerini bu kadar önemsemeni gerektirecek bir şey yok ortada. O seni tanımıyor, Gazel. Seni en iyi tanıyan insan benim. Hangi insan mükemmel ki? Herkesin inişleri ve çıkışları elbette olacak. O sadece aşağılık bir adam," dedi ve parmaklarımı sıktı. Yeniden yüzüne baktığımda bana gülümsüyordu "Eğer sevgiye ihtiyacın varsa, biliyorsun. Ben seninle bu kadar yakın olmadan önce de deli gibi seviyordum, seninleyken de sevdim ve senden ayrıldıktan sonra da seni sevmeyi hiç bırakmadım. Unuttun mu? Senin en büyük hayranın her zaman benim," dediğinde ister istemez dudaklarım mahcubiyet hissiyle kıvrıldı.
"Özür dilerim,"
"Ne için? Ben özür dilenecek bir şey görmüyorum,"
Omuzlarımı kaldırdım "Herhangi bir şey için," dedim.
Ali, ellerimi sıkarken "Seni her zaman bekler ve senin için her şeyden vazgeçerim, Gazel. Sana kırılmam ya da seni kırmam. Sonsuza dek beklemem gerekse bile yine de beklerim," derken içim ısınıyordu. Kafam karışıktı ancak Ali bana güven vermeyi biliyordu. Siraç'ın beni yaralayan sözlerinden sonra, Ali'nin sözleri iyileştirici gelmişti.
"Teşekkür ederim," dedim.
Güldü "Bu ne için?" diye sordu.
"Herhangi bir şey için,"



