Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında çamurlu sokaklarda koşarak kendime sığınacak bir yer arıyordum. Tüm kapılar kilitli, tüm tenteler kapalı ve kapısına zorladığım ne kadar dükkan varsa hepsinde insanlar içerden bana yargılayan gözlerle bakıyordu. Sığınmak istediğim her kapı suratıma çarpıyor, yardım dilendiğim her insan bana öfkeyle parlıyordu. Yağmur, öylesine kuvvetli yağıyordu ki su yüzünden güçlükle nefes alıyordum.
Sığınacak yer arayışı içinde etrafıma bakınırken yavru köpeğin yağmurdan titreyerek sığındığı barakasını gördüm, tek istediğim sığınacak bir yerdi. Barakanın dibinde belirdiğimde köpek cılız sesiyle havlıyor ve yeni çıkmış, henüz sivrilmeyi bile becerememiş dişlerini gösterek bana hırlıyordu. Köpeği yağmurun altına atıp barakaya top gibi sığmaya çalışırken köpek pantolonumun paçasından tutup beni dışarı sürüklemek için tüm gücüyle çekiştiriyordu.
Her şeye rağmen pes ettim, hiç yer olmamasına rağmen gece kadar siyah köpeği bacağından tutarak barakanın içine çekerken köpek ona saldırmışım gibi sızlanıyor ve beni ısırıyordu. Kollarımın arasına aldığımda onun sıcaklığı göğsüme yayılıyor, aynı sıcaklığı paylaştıkça köpek beni ısırmaktan vazgeçiyordu. Kollarının arasına aldığım köpek suratımı ıslak diliyle yalarken göğsümden yükselen hıçkırıkla ağlamak istedim ancak hıçkırıklarım dudaklarımdan firar etmiyor, gözyaşlarım yanaklarımdan akmıyordu. İşkence gibiydi. Bağırmak istiyor, bağırmaya çalıştıkça tüm kaslarım geriliyordu.
Soluk soluğa yarıda kalan hıçkırıkla gözlerimi açtığımda odamın için saf gün ışığıyla dolmuştu. Yanaklarım ıslaktı ve kontrol edemediğim hıçkırıklarım arka arkaya sırlanıyordu. Doğrulup sırtımı duvara verdim ve avuçlarımı gözlerime bastırarak kendimi durdurmaya çalıştım ancak bir türlü dinmeyen hıçkırıklarım daha da güçleniyordu. Rüyamda hissettiğim yalnızlık, dışlanma ve acizlik hissi damarlarıma kadar işlemişti. Rüyam, tüm akıl dışı ve mantığa aykırı detaylara rağmen o kadar gerçekçiydi.
Dışlanmıştım. Konu sadece Ecmel değildi, bunu bana sadece o yapmamıştı. Mery, Apollo, Kedicik, hayranlarım, sponsorlarım, arkadaşlarım, çalıştığım şirket... Etrafımda ne kadar insan varsa hepsi aynı anda, hırsları uğruna beni gözden çıkaran Marifet'in yüzünden olmuştu. En başından beni bana duydukları sevgi sahteydi. Benimle övünmeleri, gurur duymaları ve hissettirdikleri sevgi hissi yalandı. Kendimi onların yanında güvende hissederken yaptıkları şey rolden ibaretti. Bir şekilde bunu hepsinden bekliyordum ama Ecmel... En sarsıcı olan ve asla kabullenmeyeceğim şey oydu. Ben onun her şeyiydim ve o da benim her şeyimdi. Bana, kardeşliğimize, dostluğumuza, sevgimize bunu nasıl yapabilirdi?
Derin bir nefes alarak gözlerimi beyaz tavana diktim. Hiç kimseyi affetmeyecektim. Ne Marifet'i ne hayranlarımı ne sponsorlarımı... Hiçbirini affetmeyecektim. Tek istisnam ağabeyimdi, ona kızamazdım. Çocukluğumda elimi tutmasını, bebekliğimde bana bakmasını ve bugüne kadar her zaman elini sırtıma koyup beni dik tutmasını unutmayacaktım. Herkese kızgınlığımdan bir daha onların arasına dönmeyecek, ağabeyime olan son sadakatimle her şeyi ona bırakacaktım.
Kendimi azarladım ve yataktan çabucak kalkmakaya çalıştım ancak kalkar kalkmaz başım döndüğü için kendimi yerde, dizlerimin üzerinde yere kapaklanmış halde bulmuştum. Acınası haldeydim. Yere düştüğümde benim için endişelenecek, gözyaşlarımı silecek tek bir kişi bile yoktu etrafımda. Bir grup aptalın saçma sapan sözleri yüzünden hiç kimsem ve hiçbir şeyim olmadan tek başımda kalmıştım. Titrek bacaklarıma kuvvetle yüklenerek ayağa kalktım.
Sendeleyerek, gözyaşı dökerek attığım her adımda yalnızlığım göğsüme bir ok gibi saplanırken evin kapısının kilit sesini duydum. Kapı yavaşça aralanırken, bir karıştan daha kısa mesafenin içinde Siraç'ın yüzünü gördüğümde salonun ortasında, olduğum yerde kalmıştım. Daha önce onun önünde ağlamış olsa da şimdi, bu kadar güçsüz ve savunmasız olduğum bir anda gözlerime bakarken kendimi tuhaf hissediyordum. Utanmış ve belki de mahcup... Emin olamıyordum, delici yeşil gözlerini gözlerime dikmiş düz bir ifadeyle suratıma bakarken acizliğimi bana çarpıyor gibi hissediyordum.
Yumruklarımı sıktığımı, avcumun kaba etine batan tırnaklarımdan anlamıştım. Son nefesimle "Sen..." diye soluklandım ancak ne diyeceğimi bilmiyordum. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes içime çekip "Kafana estiğin gibi evime gir diye vermedim sana o anahtarı!" diye bağırdığımda sesim merdiven boşluğunda yankılanmıştı. Öfkeme karşılık hiçbir şey olmamış gibi suratıma bakarken tüm kuvvetimle kapıyı kapattım ve banyoya girdim.
Aynada kendimle göz göze geldiğimde ifadem korkutucuydu. Yeşil gözlerim, rengini kaybetmiş, kızarmış hatta beyaz yerleri grilemiş, suratım kızarmıştı. Aynadaki halimle ağlama hissi daha da nüksederken burnumdan akan kırmızı çizgiyle soluğum kesildi. Elimle bastırmaya çalışsam da burnumdan, hayatımda gördüğüm en kırmızı kan oluk oluk akıyordu.
Titreyen ellerimi burnuma bastırırken dudaklarımdan çığlık döküldü. Ölüyordum. Burnumdaki kan durmaksızın akarken aklımdan geçen tek şey buydu. Yapayalnız ölüyordum.
Havluyla burnuma bastırıp kendimi banyodan dışarıya attığımda yeniden evin kapısı açıldı. Titreyerek kapının diğer tarafında beliren Siraç'ın suratına bu kez öfkeyle değil, aciz bir köpek gibi yardım dilenerek bakıyordum.
"Ölüyorum," dediğimde titriyordum.
Kapıyı arkasından gürültüyle kapatıp yanımda belirdiğinde boştaki eliyle bana destek veriyordu. Titrek bacaklarıma destek olarak beni mutfaktaki küçük, iki kişilik masanın cılız sandalyelerine oturturken "Ölüyorum," diye mırıldanarak titriyordum.
Karşımdaki sandalyeye oturdu, ellerimi tutup başımı hafifçe geriye atarak burnuma bakarken "Bir yere mi çarptın?" diye sorduğunda başımı iki yana salladım "Daha önce böyle bir şey oldu mu?" diye sorduğunda yeniden başımı iki yana salladım. Kanayan burnunu dindirmek için başımı geriye attığımda esemden tutarak başımı öne doğru eğdi "Başını önde tut, kanayacağı kadar kanasın," dediğinde titredim, arkasını dönüp kapının hemen yanında duzdolabına uzandı, alttaki dondurucudan dolu buz kalıplarını çıkarıp ilk çekmecede bulduğu buzdolabı poşetine doldurup bana uzatırken "Burnuna koy," dedi.
Korkunun son raddesinde "Ölüyorum," diye mırıldandım, sabır dilenircesine nefes alırken soğuk buzları burnumun üzerine koyduğunda irkildi.
Buz dolu torbayı tutarken "Hayır, ölmüyorsun," dedi ve dönüp yeniden buzdolabının başında dikildi. Uzun uzun bakarken aradığını bulamamış olacak ki çekmecelere doğru yürüdüğünü gördüm. Çekmeceleri karıştırıyor, şişeleri yokluyordu. Tek yaptığım sık sık, titreyen ellerim arasında kanın durup durmadığını kontrol etmekti.
"Neyim var?" diye sordum elimdeki kanlı havluya bakarken.
Yeniden kanayan burnuma havlunun beyaz tarafını bastırırken "Yüksek tansiyon olabilir," dedi. Su sesi duyduğumda doğrulup ona baktım ama hala aklımın bir yanında her an ölecekmişim gibi hisseden bir yanım vardı.
Su ısıtıcını çalıştırdıktan sonra belini tezgaha yaslayarak bana döndü "Dünden sonra burun kanaması normal," derken suratıma tüm ciddiyetiyle bakıyordu. Gergin dudaklarını pembe diliyle ıslattıktan sonra "Ağladığını duydum, ne oldu?" diye sorduğunda gözlerimi kaçırdım. Cevap vermemi beklerken su ısıtıcının sesi tüm odayı dolduruyordu. Ne cevap vereceğimi bilmiyordum, oysa her şey apaçık ortadaydı. Su fokurdadıkça aramızdaki negatif enerjinin gitgide gerildiğini hissediyordum. Burnumdan havluyu çekip yeniden temiz bir parçasını bastırdığımda kanın dindiğini fark ettim. Burnumu temizlerken Siraç kaynayan suya uzandı, bitki çaylarım için kullandığım süzgece kekik doldurup sıcak suyun içine saldıktan sonra bardağı önüme koydu.
Karşıma otururken sandalyeye yaslanmış halde durduğunu fark ettim "Bastonsuz hareket edebiliyorsun," dediğimde sessiz kaldı.
Sessizliğine karşılık gözlerimi kaldırıp ona baktığımda, sanki bakışlarımda komik bir şey varmış gibi başını geriye saldı ve kahkaha atmaya başladı "Konu değiştirme söz konusu olduğunda senin üzerine kimse yok," dediğinde istemsiz güldüm. Daha birkaç dakika önce öleceğim korkusuyla ağlarken şimdi Siraç'ın kahkahası gülümsememe sebep olmuştu.
Kanlı havluyu kucağıma bıraktım "Odaklanma problemim olduğu içindir," diye mırıldandım. Önümde, dumanı tüten bardağa bakarken "Bu ne?" diye sordum.
"Tansiyonunu düşürür, bulabildiğim en mantıklı kekik oldu," derken dudaklarını bükmüştü "Sen bu buzdolabıyla mı ayakta kalıyorsun?" diye sorduğunda ona dik dik bakarken uzanıp çaydan küçük bir yudum aldım "Bomboş," diye ekledi.
Omuzlarımı kaldırdım "Asıl nevale buzlukta," dedim.
"Daha kötü," diye mırıldanırken dirseğini masaya yaslayarak bana yaklaştığında irkildim "Ciddi bir şey olmadığını düşünüyorum ama en yakın zamanda doktora görünmemiz... Görünmende fayda var," dediğinde gözlerimi kaçırdım. Omzunun üzerinde fırının saati gözüme çarpmıştı, neredeyse öğleden sonra ikiye gelmek üzereydi.
"Siraç, randevun?" dedim irkilerek.
Omuz silkti "Uyanamadım," dediğinde ona döndüm. Bu şaşılası şeydi gerçi neden şaşırıyorsan, dün gece sevgilisi onu hoş bir sürprizle karşılamıştı, aklı olan hangi erkek bu fırsatı teperdi ki? Elbette geç kalkacaktı. Parmaklarının ucuyla çenemi kaldırıp burnuma bakarken bir an için sorguladım.
"Neden geldin?" diye sorduğumda kaşları çatılarak yüzüme baktı.
Parmaklarını çenemden çekerken "Ne demek, neden geldin? Gazel, benim başım dertteyken, sen de gelip bana masaj yaptın," dediğinde gözlerimi devirdim.
"O tam bir salaklıktı," dediğimde dudakları kıvrıldı.
"Çok iyi uyudum o akşam," derken gülümsemesi dudaklarında durgunlaştı "Nereden baksan bir buçuk aydır yat kalk beraberiz, o kadar da hukumuz olsun herhalde," dediğinde buruk bir gülümsemeyle karşılık verdim. Hemfikir olduğum noktası da vardı olmadığım noktası da vardı "İyi olduğuna emin olduktan sonra gideceğim, sonuçta yarın arabayı kim kullanacak?" diye sorduğunda ona kurnazca gülümsedim.
"Aaa, dur. Senin bana dolu depo sözün var," dediğimde başını iki yana salladı.
"Hayır, yok,"
"Evet, var," derken ciddi olmama rağmen suratımda tıpkı onun yansıması gibi çarpık bir gülüş kalmıştı.
"Hayır, yok,"
"Siraç..."
"Kanıtın var mı? Ben hatırlamıyorum çünkü. Yazılı bir belge, bir video ya da ses kaydı? Var mı? Yok," dediğinde ağzım açık ona bakıyordum.
Toparlanırken "Sen gerçekten aşağılık bir adamsın," dediğimde gururla göğsünü kaparttı.
"Düşmanımdan duymak keyifliydi ancak bunu dostumdan duymak daha keyifli oluyormuş," dediğinde ayağına sertçe vurdum. Bana gülümserken yine dudakları düşüncelerinin altında ezilerek dümdüz olduğunda tıpkı onun gibi ciddileşerek söyleyeceği şeyi bekledim "Marifet'in konseri bu cumartesi olacakmış," dediğinde tepki vermeden yüzüne baktım.
Omuz silktim "Yani?" diye mırıldandım ve uzanıp kekik çayından bir yudum daha aldım. Kokusu hoş olabilirdi ancak tadı iyice acılaşmış, içilmeyecek bir hal almıştı.
"Kafanda gerçekten hiçbir şey yok mu?" diye sorarken bir umut yüzüme bakıyordu.
"Birçok şey var, Siraç ama sanırım, dün seninle konuştuktan sonra neden hareket etmediğimi anladım. Bunu sadece ağabeyim için yapmıyorum. Herkesten, hayranlarımdan tut, sponsorlarıma kadar hepsinden öylesine nefret ediyorum ki yeniden onların arasına karışmak, aynı yalanlarını dinlemek ve bir gün beni terk edecekleri korkusunu yeniden yaşamak istemiyorum," derken alay etmeden, tüm ciddiyetiyle beni dinlemesine yeniden şaşırdım.
"Tekrar aralarına dönmek zorunda mısın?" diye sorduğunda bu beklenmeyen karşısında daha da şaşırmıştım.
Yanağımın içini kemirirken "Yani... Başka türlüsü mü var?" diye mırıldandım.
Güldü "Var, Gazel. Bir çok yöntemi var. Hem buradayım deyip, hem de arkadan gizli gizli vuracağın birçok yöntem var," dediğinde tek kaşım itinayla havaya kalkmıştı.
"Dava mı?" diye sordum, benimle paylaştığı tek fikir buydu çünkü.
Başını aşağı yukarı onaylar anlamda sallarken "Bu, doğrudan vurmak. Bir de arkadan vurmak var," dediğinde daha da meraklanmıştım "Yapmak istiyor musun?" diye sordu.
Omuzlarımı kaldırırken "Yani... Bilmiyorum, Siraç. Bu olaydan sonra insanlar daha fazla üzerime gelecek mi?" diye sorduğumda dudaklarını büktü.
"Muhtemelen. Hatta şu an olduğundan daha çok bile gelebilirler," dediğinde ona alayla güldüm. Emin değildim, Siraç bana onaylamamı istercesine bakarken gözlerimi kaçırdım. Çok kırgındım. Kızgındım. Öfke doluydum. Bağırmak, çığlık atmak ve şiddetle saldırmak istiyordum "Ali'ye ihtiyacımız var, ondan yardım alırsak bizim için daha kolay olur," derken göz göze gelmemeye çalışıyordum, biliyordum ki bir an göz göze gelirsek onu onaylayacaktım ki ayakkabılarını fark ettim.
"Sen benim evime ayakkabılarla mı girdin?" diye çıkıştım. Kolundan tutarak onu kapıya sürüklemek için ayaklandığım sırada yeniden başım döndüğü için kendimi şalterleri atan bir oyuncak gibi hareketsiz bulmuştum. Siraç'ın güçlü kolları beni yakalamasaydı hiç kuşkusuz yere boylu boyunca serileceğim açıktı.
Kemiklerim jöleleşmiş gibi hissediyordum. Düştüğüm yer rahat değildi, daha önce bayıldığımı hatırlamıyordum ancak derin bir denizin en dibine kadar batıp yeniden yüzeye çıkmak gibi hissettirmişti. Gözlerimi araladığımda, ne hissedersem hissedeyim derin bir uykudan uyanmış gibi hissetiriyordu. Öğlenin parlak güneşi geride kalmış, güneş batmış ve arkasında kalan ışığı sürükleyip gidiyordu. Mutfaktaydım.
Mutfakta ve Siraç'ın kucağındaydım. Kollarını bana dolamış, hala sandalyenin üzerinde oturuyordu. Yüzüne baktığımda doğrudan ve tüm ciddiyetiyle deney faresi gibi beni izliyordu.
Kalkmak için kucağında kıpırdandığımda "Dur, hemen kalkma. Yeniden bayılabilirsin," dediğinde başım hala döndüğü için onu dinledim ve sıcak kucağında olduğum gibi kaldım. Kendimi bedenen yorgun ya da hasta istemiyordum ancak bir anda, sanki birisi bir düğmeye basmış gibi bir anda bedenimin tüm kontrolünü kaybedip arıza vermeye başlıyordum.
"Yere bırakabilirsin," dedim.
Beni daha da göğsüne çekerken "Hiç centilmence bir hareket olmazdı," dediğinde ona kirpiklerimin altından dik dik baktım. Hafif tebessümünün arkasından "Bu bakış ne?" diye sorduğunda gözlerimi kaçırdım. Evet, Siraç benim için birkaç ay sürecek bir eğlence ve oyalanmadan ibaret bir şeye dönüşmüştü. İletişimimiz ve ötesinde aramızda gelişen arkadaşlık bağını alkollüyken bir adım ileri taşımak istemiştim. Bunu, anlaşarak görmezden gelmeyi başarmıştık. Belki de son iki günde yaşadığım yoğun olaylar yüzünden unutmak zorunda kalmıştım. Emin değildim. Belki de unutmak istediğim noktalar farklıydı ama eğer yeniden yolumu çizecek bir tercih yapmam gerekiyorsa, onun dostluğunu isteyebilirdim. Bu bana... Yeter miydi bilmiyordum. Sadece bir an, bir kez yanlış bir karar vermiş hemen arkasından düzeltemeyeceğim kadar kötü bir hale sokmuştum. Bu ben değildim. Ben mantıklı kararlar veren taraftım. Ne istediğini bilen, sonuçlarını göğüslenen taraftım. Bu, olmamalıydı.
Ona sormak için dudaklarım aralandı. Neden benimle biraz daha ileri gitmek istemiyordu? Neden sınırları kendisi çizmek istiyordu? Neden bu kadar alaycıydı? Neden... Neden biraz daha aramıza mesafe koymuyordu? Bana gerçekten dost olarak mı yaklaşıyordu yoksa farklı düşünceleri var mıydı?
"Söyle," dediğinde sesi yorgundu.
Boğazımı temizledim "Sevgilin... Sevgilin olduğu için mi beni reddettin?" diye sorduğumda sessizdi. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda dudakları kıvrılmıştı ancak alaycılık yoktu.
"Sevgilim değil, ara sıra takıldığım bir arkadaşım," dediğinde nedenini bilmediğim bir şekilde içime su serpilmiş gibi hissetmiştim. Boğazını temizledi "Ve hayır, sebebi o değil. Alkollü olduğumuz için seni reddettim," diye ekledim.
"Ya şimdi?" diye sordum. Her şey üst üste geliyordu ve ben artık bir an olsun bir şey düşünmek istemiyordum "Yeniden teklif etsem?" diye sorduğumda sessizliğini korudu. Aklından ne geçiyordu, bilmiyordum ancak bunun sonunda bir daha arkadaş kalamayacağımızın farkındaydım. Arkadaş kalmak da istemiyodum. Bana her zaman sorduğu şey doğruydu, o benim hiçbir şeyim olduğu gibi ben de onun için hiçbir şeyden ibarettim. Bunun gayet farkındaydım ve bugün bir şey yaşayacaksak bir kez de olması benim için sıkıntı olmazdı on gün de. Bunu biliyordum. Göze alıyordum. Tek istediğim, artık kafamın içinin rahat etmesiydi. Bir gün, sadece bir gün kendime izin vermek istiyordum. Yeniden gömüleceğim stres bataklığında, sadece bir gün çıkmayı denemek istiyordum.
