İçeriğe geç

KOMŞU

Bölüm 36 · 15 dk okuma

KOMŞU

Bölüm 36

🎙️ 36

On yedi tur atmıştım.

Siraç henüz ilk turda, ne kadar ağır olduğumdan mızmızlanıp bana ceza olarak bir tur daha eklemiş, ona itiraz ettiğimde iki tur daha üzerine eklemişti. Parkur ile ilgili korktuğum tek şey merdivenlerken uzunluğu, atlamalar, çukurlara girmeler, kütüklerin üzerinden atlamalar derken bitmek bilmeyen parkurdan başka bir şey düşünemez hale gelmiştim. Tek düşündüğüm şey daha hızlı koşmak ve bir tur daha ceza almamaktı. Ben koşarak kendimi paralarken Siraç oturduğu yerde rahatını bozmadan çayını içmiş, çaylak askerden tostunu yemiş, ayranını içmiş ve üstüne birkaç tane çay daha içmişti.

Kendimi soğuk çimlerin üzerine bıraktığımda bir elinde çay bardağı bir elinde çay tabağı ile beni izliyordu "Yoruldun mu?" diye sorduğunda nefes nefese ona döndüm. Bana verdiği hırkayı daha ilk turda çıkarıp kenara koymuştum ve o hemen üzerine giymişti.

"Yoo, ne yorulması," dedim alnımdaki terleri avuçlarımın içiyle silip ellerimdeki ter damlalarını silkelerken.

Bardağındaki son yudumu içti "E o zaman bir tur..-" dediğinde elimi havaya kaldırdım.

"Lütfen, biraz daha koşarsam bu kez yorgunluktan kusacağım," dediğimde bana güldü.

"İyi," derken başını olumlu anlamda sallayarak beni süzüyordu. Nefes nefese, alacakaranlık gökyüzüne bakarak soluklanırken zihnim keşfedilmemiş bir göl kadar berraktı. Öğlen, her şeyden vazgeçmiş, aşağılanmış bir halde ağlayıp zihnimin eski düşüncelerimle istila edilmesine müsaade ederken şimdi daha sakindim. Mantıklı düşünebilir, doğru kararları verebilirdim. Bulanık olan şey hala ne yapmam gerektiğine karar vermekti. Oysa açıktı. Tüm nefretimle onlara saldırmalıydım ancak bu beni savunmasız düşürürdü.

Doğru bir adım atmam gerekiyordu.

Suratıma çarpan havlu ile yeniden dolmak üzere olan zihnim, gözlerimi çevreleyen karanlığın arasından sıyrılmıştı. Göğsümün üzerindeki havluyu alarak öfkeyle ona dönerken bana yüzündeki hafif tebessümle bakıyordu.

"Terini kurula, üşütme," dediğinde onu dinledim. Alnımda, ensemde, boynumda, göğüslerimin ve karnımın üzerindeki teri sildim. Hemen karşımda doğrulup bana elini uzattığında elini tutarak destek alarak ayağa kalktım, boştaki elinde tuttuğu hırkayı bana uzattı ve ben de karşılığında terli havlumu verdim. Ben, bana verdiği hırkayı üzerime geçirirken o arabaya doğru yönelmişti.

Peşinden onu takip ederken "Nedenini söylemedin?" diye sordum.

Bana usulca döndü "Fiziksel yorgunluk her zaman kafa yorgunluğunun önüne geçer, Gazel. Sen düşünmeyi, çözüm üretmeyi reddediyor ve her şeyi içine atıyorsun. İçine atacak vaktin kalmasın diye bu parkur," dediğinde başımı iki yana sallayarak onu reddettim

İşaret parmağımla yorgunluktan titreyen bacaklarımı gösterdim "Sana katıldıklarını pek sanmıyorum," dedim.

Güldü "İşin var mı?" diye sorduğunda tek kaşımı havaya kaldırarak nedenini sorarcasına baktım "Yemek ısmarlayacağım," dedi.

Daha hevesli adımlar atarken midemin anahtar kelimeyi duyduğu anda açlık hissiyle kıvrıldı "Çok iyi olur," dedim.

"Tamam, buralara yakın bir yerde. Geçen geldiğimizde hala yerinde olduğunu görmüştüm, acele et de kapanmadan yetişelim," dediğinde yorgunluğumu kenarda bırakarak koşar adımlarla arabaya yürüdüm. Ben arabanın direksiyonuna yerleşirken Siraç'ın telefonu çalmıştı. Arabaya binerken karşıdan gelen erkek sesini duyabiliyor ancak ne dediğini anlayamıyordum. Karşılık vermeden telefonu kapattı ve eşofmanının cebine attı.

Geri geri park yerinden çıkarken "Her şey yolunda mı?" diye sordum. İlgili olduğumu belli etmemeye çalışıyordum ancak "Tertip" dediği adının Berkay olduğunu tahmin ettiğim çocuk ortaya çıktığından bu yana Siraç'ta değişimler olmuştu. Daha sık telefonuyla ilgileniyor, güvenli alanlarından çıkmayı reddediyordu. Bugün, buraya gelmemizin ne benim iyiliğim için olduğunu ne de tesadüf olduğunu düşünmüyordum. Kendine yarattığı güvenli alanlardan birindeydik.

"Bu soruyu benim sana sormam gerekiyor, Gazel," derken dönüp yeşil gözlerini üzerime dikmişti.

Güldüm "Göründüğü gibi, çabuk toparlarım," desem de içimdeki pireli enik eşinerek bugünkü utancı, aşağılanmayı ve yaşananları eştiği sığ çukura gömmeye çalışıyordu.

"Güldürme beni, elimin altından çok adam geçti benim," dediğinde ona dudaklarımı büktüm.

Birliğin ana kapısından çıkarken "Ne tarafa gidiyoruz?" diye sordum.

"Köprünün altından geçtikten sonra araştırma hastanesi habelasını takip et, gördüğün ilk şehir merkezi çıkışına gir ve sahile kadar sür," dediğinde başımı onaylar anlamda salladım Tam olarak o an konuyu başarıyla dağıttığımı düşünürken "Kaçarak bir yere varamazsın," dediğinde ona göz ucuyla baktım.

"Belki yüzleşmek istemiyorum,"

"Sana daha önce de söyledim, Gazel. Ben senin hiçbir şeyinim, bana istediğini anlatabilir ve bunu suya anlatıyor gibi düşünebilirsin ama benim tavsiyelerimi dinlerken senin her şeyin olduğumu ve sözlerimi senin iyiliğin için olduğunu da bilmelisin," dediğinde sözleri göğsüme ağırlık gibi oturdu. Onunla ne istediğimi bile bilmiyorken onun bu kadar net konuşması canımı sıkmıştı. Ben güvenli bir liman istiyordum, o da biraz eğlence. İsteklerimiz birbirine tamamen zıttı. Eğer ona anlatır, onunla daha fazla konuşursam aramızdaki ilişkinin de ilerlemesine sebep olacaktım. Bir karar vermiştim, Ali konusunda hala belirsizliğini korusa da en azından bir süre kendimi artık dizginlemeli ve unuttuğum Gazel gibi davranmalıydım. Her an ensemde biri nefes alıyor, açığımı kolluyor gibi davranmam gerekiyordu.

"Gazel," diye seslenirken vitesin üzerindeki elimi yumruğuyla dürttüğünde elektrik çarpmış gibi elimi geri çektim. Bu, bilinçsiz yaptığım bir şeydi. Bu tavrım karşısında kaşlarını çatsa da ona tepki vermedim ve konuyu havada bıraktım.

Geldiğimiz yer, sahilde bir seyyar pilavcıydı. Birer pilav alıp arabanın kaputuna yaslanarak sessizce yemiş, ikincileri bile almıştık. Bu süre zarfında ikimiz de sessizliğimizi koruyorduk ancak bu kızgınlıktan öteye gitmiyordu. İkimizin de mevcut bir ilişkisi vardı ve korumamız gereken ilişki hasta ve bakıcı ilişkisinden ileri gitmemeliydi.

"Kaçıyorsun," dediğinde ayranımı yudumlamak üzereydim.

Bardağı ağzımdan çektim "Senden kaçmıyorum," dediğimde güldü.

Gözlerini karanlık denizden alıp bana çevirdi, yeşil gözleri deniz kadar kararmıştı "Benden kaçtığını söylemedim," dediğinde öylece kalmıştım. Gülümsemesi git gide ukala bir hal alırken "Ama benden kaçma sebebini de öğrenmek isterim," dediğinde gözlerimi kaçırdım ve yeniden karanlık denize baktım.

Biber turşusu, pilav ve tavuk kombosunu kaşığıma sığdırmaya çalışırken pes ettim, lokmamı yuttuktan sonra "Korktuğum için kaçıyorum," diye itiraf ettim, aksi takdirde içimde tuttuğum şeyler yüzünden daha fazla mantıksız karar verecek ve kendimi daha fazla dibe çekeceğimi hissediyordum.

"Korkularından bahset," dedi.

İştahım kaçmıştı, pilavı şeffaf poşetin içine koydum ve arkama, kaputun üzerine bırakıp soğuk ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım "Her şeyden korkarım," dedim genelleme yaparak. Arada kalmıştım, ne yapacağımı bilemez haldeydim. Anlatmak ve anlatmamak arasında gidip geliyordum "Biyolojik anne ve babam bağımlıydı; alkol, uyuşturucu, ağrı kesici... Aklına bağımlılık yapacak ne geliyorsa, hepsine bağımlılardı. Ağabeyim ilk çocukları, sonrasında annem iki kez daha hamile kalmış ancak birisi aşırı dozdan diğer çocuk ise doğduktan sonra açlıktan ölmüş. Ben doğduktan sonra ağabeyim bana bakmış, annem uyurken beni annemin göğsünde emzirmiş, beni dövmesinler diye hep sandığın içinde saklarmış," derken iç geçirdim "Neyse. Uzun lafın kısası ailem doğuştan problemliydi. Hiç iyi olduklarını bilmem. Sürekli aşağılar, küçümser ve azarlarlardı. Yaptığım her kötü şeyin sonunda baban anneme 'Senin yüzünden bu çocuklar böyle,' diye bağırır sonra annem de 'Ben sizi yetiştirirken dayak atmamakla hata etmişim' diyerek bayılana kadar döverdi. Yani ya kendisi alkolden bayılırdı ya da biz dayaktan bayılırdık. İkincisi daha kolaydı," derken biraz fazla baştan başladığımı düşünerek iç geçirdim.

Sessizliğim uzayıp giderken sıcak parmaklarıyla dürtercesine bileğime dokunurken "Devam et," diye teşvik etti beni.

"İlkokuldayken sıra arkadaşım sayesinde kendimi değiştirdim ve yeteneklerimin farkına vardım. Ağabeyimin benim için onlara katlandığını biliyordum, bizi kısa yoldan nasıl o bataktan çıkaracağımızı düşünürken müzik öğretmenim bana Güzel Sanatlar Lisesini tavsiye etti, yeteneğim vardı ve bu sadece sesim güzel olduğu için değildi. Enstrümanları hızlıca kavrayabilecek kadar iyi bir matematiksel zekaya sahibim. Bir risk aldık ve evden kaçtık," dediğimde keyifle güldü "Hoşuna mı gitti?" diye sordum. Kendime acıyordum, sıcak parmaklarının anlık temasından cesaretlenecek kadar boşluktaydım.

"Evet," derken hala sırıtıyordu.

"Liseye ve üniversiteye birincilikle girdim, Taksim sokaklarında ve Kadıköy barlarında çalarak başladık, klasiktir. Henüz üç yıl öncesine kadar kimse bizi tanımazdı, ne zaman o parça yayılmaya başladı işte o zaman çevremiz genişledi," dedim.

"Hayat hikayen güzelmiş ama hala korkularını es geçiyorsun," dediğinde kendimi kafese sıkışmış gibi hissediyordum.

"Psikologum birkaç bir şey söyledi. Hata yapmaktan korkarmışım, yeme bozukluğum ve..-" titrek ellerimi havaya kaldırdım "El titremesiyle kendini gösteren anksiyetem varmış. Hımm... O zamanlar tedavi aldığım süreçte ağabeyime daha bağlıydım, düşün yirmi yaşında falandım ve ağabeyim bensiz bir yere gittiğinde evde ağlama krizlerine giriyordum ama bu konuyu biraz aştık. Tam hatırlamıyorum ama sevgi ve güvenle alakalı bazı problemlerim varmış," dediğimde başını sallıyordu.

"Bu, şu an bile ağabeyine neden bu kadar bağlı olduğunu açıklıyor," dediğinde gözlerimi devirdim.

"O kadar da değil," diye mırıldandım.

"Öyle mi? Ağabeyin suratına tükürse gözyaşlarınla suratını temizleyip 'Teşekkür ederim, abicim' diyerek ona sarılırsın,"

"Hayır,"

"Öyle, Gazel. Farkında değilsin ama söz konusu olan ağabeyin ve onun yaptıkları olduğu zaman görmezden gelebiliyor, sineye çekebiliyorsun. Eğer ağabeyin yanında olsaydı, şimdiye kadar çoktan onları mahvetmiştin," dediğinde sözlerindeki haklılık payı canımı sıkıyordu "Kimin yaptığı önemli değil, Gazel. Sahip olduğun her şeyi elinden aldılar,"

"Hayır, ağabeyim...-"

"Abin, sahip olduğun her şeyi elinden aldı. Seni kullandı ve işine yaramayacağını anladığında senin üzerine basarak yükselmeyi tercih etti," dediğinde omuzlarım düşmüş, başım öne eğilmişti. Sırtımda sıcak parmakları ve güçlü ellerini hissettiğimde nefesim kesilmişti. Desteklercesine sırtımı sıvazlarken gözlerimi önümdeki kaldırım taşlarından almadan sıcak hissin sırtımdan göğsüme yayılmasına izin verdim. Uzun zamandır böyle hissetmemiştim, gücü besleyen enerjinin filizlerini içime serpiyor gibi hissediyordum. Kaçmaya çalışsam da sıcak elini bir an hissedememek baştan aşağı tüm bedenimin titremesine sebep olmuştu.

Siraç kolunu omzumun etrafından dolayıp beni iyice kolunun altına çektiğinde hayretler içerisinde suratına baktım. Kaçmıyor ya da direnmiyordum ancak kafamda bir çok soru işareti vardı. Ona merakla baktığımı görünce "Titredin," diye açıklama yaptı. Kıpırdamaksızın kolunun altında, kaskatı halde sıcaklığının ağır ağır beni çözmesine izin verirken aklım hayal diyarına firar etmişti. Gözlerini karanlık denizden alıp bana çevirdiğinde gözbebeklerinin, arkamdan vuran ışık yüzünden küçüldüğünü görebiliyordum. Sıcak nefesini hissederken kollarının altına biraz daha sığınmak, ona biraz daha sokulmak istiyordum.

Hayat, acımasızdı. Ne ben onun isteklerini karşılayabilecek nitelikte bir kadındım ne de o benim isteklerimi karşılayacak türde bir adamdı. Söz konusu olan mantık devreye girdiğinde bir yığın bahane ondan uzaklaşmam için çığlık çığlığa bağırıyordu. Mantıklı olan Siraç değildi. Siraç... Siraç'tı. Belirsiz. Hiç kimse.

Çabucak toparlandım ve kolunun altından çıktım. Yemeklerimizi bitirdikten sonra bile hala kısa süreli desteği ve bedeninden yayılan sıcaklığı bedenimde hissedebiliyor, kendi hayal dünyamda yarattığım pembe düşlerle sahte gerçekliğimde hayatımda ilk defa kendimi iyi hissediyordum.

🎸

Radyodan çalan kısık sesli müzik ile ağır ağır boş yolda seyahat ederken saat on biri geçiyordu. Sahilde fazla zaman geçirmemizin yanında dönerken yolu kaçırdığım için farklı ve daha uzun bir yola girmiş neredeyse Tekirdağ il sınırından geri dönmek zorunda kalmıştık. Şükürler olsun ki Siraç bu kez alay etmek yerine bana yardımcı olmuş, doğru yolu birlikte bulmuştuk. Aklım onun sıcaklığındaydı. Aklım o aşağılık çocuklardaydı. Aklım ağabeyimdeydi. Aklım internetteydim. Aklım, hala her yerdeydi. Dağınık ve yorgundu.

Artık navigasyona ihtiyacımız olmayan yola girdiğimizde telefonunun tuş kilidini kapattı ve ön konsolun üzerine bırakıp koltuğu geri yatırırken "Hiç Twitter'a girdin mi?" diye sordum.

"Hayır," dedi.

Uzanıp sorma gereği duymadan telefonunu elime aldığımda uzanıp telefonunu elimden aldı "Sadece Twitter'a bakacaktım," diye savundum kendimi.

Twitter'ı açarken "Ben okurum, sen önüne bak," dedi ve sayfa üzerinde gezerken "Yine trendlerdesin," dedi keyifle.

"Neler yazmışlar?" diye sordum. Başlığı açtığında en üstte çocukların kendi çektikleri Tiktok videosunu gördüğümde dudaklarım gerilerek çeneme adeta battı.

"@yakalabakalim: Bu çocukları doğuran ebevylerin soyu tükenmeli

@kırmızıpuantiye: #şiddet #gazel yapılanlar tamamen haksızlık, zorbalık

@konyaliessek: normalde bu kızı hiç sevmem ama yazık kıza ya"

İç geçirdim "Hepsini oku," dediğimde başını telefondan kaldırıp bana baktığında meydan okurcasına bakıyordu, ısrar ile baktığımda "Öyle olsun," dercesine başını eğdi.

"@billienin3.kuzeni: herkes hak ettiğini yaşar

@uzun1bacak: bu kadardan havalardan uçarsa olacağı buydu

@bakircapmasi: az bile

@sivaskangali11: acıyorum resmen çöküşte kime saldıracağını bilmiyor

@s2mneisterse: yarın öbür gün haberlerde ölüm ilanını okuruz

@elaleminfarikasi: inşallah nerede o günler

@fakir-mcı: bana versinler, ben onu nasıl öldüreceğimi biliyorum," derken Siraç'ın gitgide sesi alçalmıştı, kontrol etmek istercesine suratına baktığımda odaklanmış okumaya devam ediyordu.

"Eee," diye teşvik ettim.

Dudaklarını büktü "Sıkıcı, bunları okumaktan keyif mi alıyorsun?" diye homurdanırken hala okumaya devam ediyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde telefonun ekranını kilitledi ve aralık bacaklarının arasından koltukla arasına sıkıştırıp arkasına yaslanırken "Sen bundan zevk alıyorsun resmen," dedi.

Omuzlarımı kaldırdım "İnsanların hakkımda ne düşündüğünü bilmek isterim," dediğimde mırıldandı ve elini geçiştirircesine havada sallarken gözlerini kapatarak başını diğer tarafa çevirdi.

Daha önce de ölmemi isteyen ya da beni öldürmek isteyen insanların mesajlarını görüyordum ancak bu durumlarda bana gerek kalmıyordu, takipçilerim ya attıkları yanıtlarla ya da aldıkları şikayetlerden ötürü bu yorumlar kayboluyordu ancak kim bilir kaç tane böyle yorum, kötü dilekler vardı Allah bilir. Kaç tanesi beni gerçekten tanıyordu, kaç tanesi gerçekten benden nefret ediyordu bilmiyordum. Tek istediğim bir an önce bu kabusun bitmesiydi. Uyanmak ve kaldığım yerden hayatıma devam etmek istiyordum.

Çevirme kuyruğuna girdiğimde ani yavaşlamamdan dolayı Siraç başını kaldırdı "Yardımcı olacak mısın?" diye sordum polis memuru öndeki arabayla işini bitirip bize yaklaşmamızı işaret ederken.

Güldü "Hayır," dediğinde ona gözlerimi devirdim.

Polis memuru iyice yaklaşırken bir elimle camı indirdim diğer elimle de kolçağın altından içinde kimliğimin ve ehliyetimin bulunduğu arabanın ruhsatını çıkardım. Kocaman bir gülümsemeyle "İyi geceler memur bey, kolay gelsin," dedim.

"Teşekkürler, kimlikleri görebilir miyim?" dedi hemen yanımdaki Siraç'a bakarak.

İkimizin kimliklerini kontrol ederken arkadan seslenen başka bir polis memuru eliyle arıza şeridini işaret ettiğinde memur yeniden bize döndü "Ehliyet ruhsatı da alabilir miyim?" diye sordu. Elimdeki ruhsat cüzdanını verdikten sonra "Sizi şöyle alıp biraz bekletelim," dedikten sonra yanımızdan uzaklaşırken burnumdan soludum.

Emniyet şeridine arabayı çekerken "Yardımcı ol," dedim dişlerimin arasından.

"Hatalarını biliyorsun o zaman," dedi ve emniyet kemerini çözüp koltuğunda yayılırken "Ceza yemeni keyifle izleyeceğim," dedi.

"Arabayı bağlarlarsa bok gideriz," diye hırladım gözlerim ehliyetimi ve kimliklerimizi alan polis memurunun üzerine dikerken. Adam, elindeki tabletle karşısındaki adamla, ruhsata bakarak konuşurken yine stresten bacağımı sallamaya başlamıştım.

"Abartma, ceza yersen bir tek camlardaki koyu filmlerden yersin," dediğinde ona ters ters baktım. Adam yanındaki polis memuruyla bize doğru gelirken daha da gerilmiştim.

"Nakitin var mı?" diye sordum.

Hayretler içinde "Rüşvet mi vereceksin?" diye sordu.

"Evet,"

"Başın daha büyük belaya girer, otur ve anın keyfini çıkar," dediğinde polis memurları çoktan bize ulaşmıştı.

Ruhsatı ve kimlikleri bize uzatırken "Arabadan inebilir misiniz?" dediğinde onlara sorarcasına baktım.

"Neden?" diye çıkıştığımda arkasında kalan, kontrole gelen polis memuruna göre daha yaşlı olan tek kaşını kaldırarak baktı.

"Araç şikayet edilmiş, trafikte tehlikeli hareketler yaptığı, yüksek egzoz ve çakar lamba olduğu da söylenmiş," dediğimde ağzım açık karşımdaki adama bakıyordum. Omuz silktim ve kapıyı açarak onlara direksiyonu gösterdim. Genç, kumral saçlı ve geniş omuzlu, benim boylarımdaki polis memuru direksiyona geçerken biraz daha büyük olan ile bakıştık. Çakar yoktu, egzoz değiştirildi ancak kendi sesiyle oynama yapılmadı ve kesinlikle trafikte tehlikeli hareketler yapmamıştım. Askeriyeye giderken dikkatimin dağılmasını saymazsak.

"Zor olmalı gece mesaisi," diye mırıldandım.

Başını sallarken elindeki tabletini kaldırdı "Yoğun bir akşam," dediğinde direksiyondaki memur gaza yükleniyordu. Egzozlar olması gerektiği gibi ses çıkarıyordu, abartı bir şey ekletmemiştim. Değiştirmiştim ancak değiştirdiğim egzozlar daha sağlıklı ve temiz bir motor sesi içindi.

Sırtımı arabaya yasladım "Hastamla tanıştınız mı? Gazi Binbaşı Siraç Barbaros, kendisi Afrin'de görev yaptı," dediğimde ikisi de dönüp bana bakmış, hemen arkasından da Siraç'a dönmüşlerdi.

Direksiyondaki memur "Hastan mı?" diye sordu bana arabanın içinden bakarken.

"Evet, birlikte fizik tedaviye gidiyoruz," derken ikisi de doğrudan bana bakıyordu. Arabanın kaputunu açtığında direksiyondaki adamın dudaklarını birbirine bastırdı ve başını onaylar anlamda sallayarak arabadan indi. Memurlar kaputa doğru ilerlerken Siraç'ın arabanın içinden kıkırtısını duyabiliyordum. Eğilip ona baktığımda bana gülüyordu, ellerini önünde dua edercesine birleştirip alayla beni taklit ederken sertçe sürücü tarafının kapısını kapattım.

Memurlar kafasını kaldırıp bana döndüğünde "Zor bir gün, çok uzun sürer mi işiniz? Ağrıları başlamış da hastamın," diye sordum.

Daha büyük duran, mavi gözlü polis memuru doğrulurken "Bitti," dediğinde rahat bir nefes alarak gülümsedim "Sadece sizden arabadaki filmleri kaldırmanızı isteyeceğim, uygun görülen ölçü oranından daha kalın olduğu için bu işlemi yapmazsanız eğer para cezası ve ilk uyarıyı vereceğiz, tekrarlanması durumunda arabanız trafikten men edilebilir," dediğinde onaylar anlamda başımı salladım.

Direksiyona geçerken "Sorun yok, kaldırırım," dedim.

"Hemen," dedi

Sonuç olarak ellerimi gölge yapsam da içini göremeyeceğim kadar kalın koyu renk filmleri kaldırmak canımı sıkmıştı. Arabayla trafiğe ceza almada karışırken o kadar alışmıştım ki kendimi çıplak gibi hissediyordum. Artık etrafımdaki arabalar içinde kimin olduğunu görebiliyorlardı. Bu, trafikte benim için daha fazla bela demekti. Zaten bir GT-R'a sahip olduğum için sıklıkla sıkıştırılarak yarışmaya zorlanıp taciz edilirken şimdi bana aşağılayarak bakan adamlara hadlerini bildirmeye çalışırken öfkeden kuduracaktım. Süper.

On üçüncü katın merdivenlerini tırmanırken Siraç "Ağrıları başladı hastamın," diyerek abartılı bir inlemeyle sesimi taklit ettiğinde tırnaklarımı etine geçirdim. Kıkırtısı kahkahaya dönüşürken "Az kalsın beni acillik duruma getirecektin," dedi.

"Biraz daha olsaydı yapardım,"

"Aaa, ayıp ediyorsun. Burada Gazi Binbaşı Siraç Barbaros var, hiç izin verir miydim biricik arabamızın bağlanmasına," derken omzumdan attığı bileğini sıkıca tutarak ısırdım.

Acıyla inleyerek bileğini çekerken "Dalga geçme," diye çıkıştım.

Dairelerimizin katına geldiğimizde "Hastamla tanıştınız mı?" diye beni tekrar ettiğinde kolumda tutarak beni sertçe bedenine bastırdığında hareket edemeyecek kadar kitlenmiştim "Adamlar senin onlarla dalga geçtiğini düşündü resmen, GT-R sahibi hangi insan bir gaziye hasta bakıcılığı yapar," dediğinde ona kıkırdayarak karşılık verdim ve gevşeyen kolunun altından çıkarken işaret parmaklarımla kendimi işaret ettim.

Değneğinden destek alırken "Ben," dedim ve güldüm.

"Adamlar sen öyle dediğinde nasıl baktıklarını görmen lazımdı, sanki bir yerden hatırlıyor ancak umursamıyor gibi görünmeye çalıştılar," dedi ve hemen arkasından "Evet, birlikte fizik tedaviye gidiyoruz, el ele Heidi şarkıları söyleyip sekerek," dediğinde başını geriye atarak kahkaha attı.

"Stres altında bu kadar çalışıyor beynim," dedim.

Bana gözlerini büyüterek bakarken "Genel olarak diyebiliriz," dediğinde ona karşılık olarak omzuna küçük bir yumruk attım.

"Gel kahve yapayım sana," dediğinde aşımı iki yana salladım ancak o beni dinlemedi "Hadi," diyerek dairesine yürürken peşinden onu takip ettim. Nereden baksan otuz saat civarında uykusuzdum ancak o an onu teklifini geri çevirmek içimden gelmemişti. Peşinden eve girdim, o mutfağa doğru yürürken ben sıkıca bağladığım bağcıklarımı çözmekle uğraşıyordum. Hala yer yer üzerinde milkshake izleri vardı.

Çıplak ayak sesiyle başımı kaldırdığımda koridorun diğer ucundaki sarışın kadınla karşılaştım. Üzerinde siyah, dizlerinin hemen üzerinde biten saten sabahlığının önü alelade bağlanmış, içindeki kırmızı büstiyeri tüm vücut hatlarını daha da ortaya çıkarak transparan, kırmızı rengiyle kışkırtıcı bir buğu yaratıyordu. Göğüsleri dolgun, beli ince, kalçaları yuvarlaktı. Yüzü küçük bir çocuk gibi masum, dudakları kurdele gibi pembe ve kıvrımlıydı. Sarı saçları omuzlarından hırçın bir şelale gibi dökülürken ela gözlerini gözlerime dikmiş, olduğu yerde öylece kalmıştı. ikimiz de kalmıştık. Benim tam tersimdi. Benim suratım köşeliydi, onunki yuvarlak. Benim saçlarım düz ve ince telliydi, onunkiler nizami, dolgun ve dalgalı. Fiziki olarak onun sahip olduğu dolgunluğun belki de onda birine güç bela sahip olabilirdim. O minyondu, ben ona göre daha uzun.

"Gazel!" diye seslenerek mutfaktan Siraç çıktığında kadın çabucak sabahlığını kapatıyordu. Gözlerimi kırpıştırarak önüme eğilirken çözmekte olduğum bağcığımı yeniden bağlayarak ayaklandım. Siraç, ateş saçan gözlerini kadının üzerine dikmiş, bir an olsun gözünü kırpmadan bakarken kadın sessizce yatak odasına geri döndü.

Bana tekrar döndüğünde "Gördüğün şey için kusura bakma, bugün planlanmış bir randevumuz yoktu," dediğinde omuzlarımı kaldırdım.

Ondan gözlerimi almadan kapıya doğru uzanırken omuzlarımı kaldırdım "İnsanın sevgilisiyle buluşması için randevuya ihtiyacı yoktur," dedim ancak buna bir şekilde üzülmüştüm. Yeniden boğazımı temizledim ve onun konuşmasına müsaade etmeden "Özürlerimi iletirsin, yarın sabah görüşürüz. Uyanmakta zorluk çekebilirim, dün gece de uyumadım," dedim ve arkamdan kapıyı kapatarak daireden çıktım.

Bölüm sonu

7 yorum