İçeriğe geç

KOMŞU

Bölüm 35 · 6 dk okuma

KOMŞU

Bölüm 35

🎙️ 35

"Gazel,"

Sesler boğuktu, uzaktan geliyordu. Karşımda bana yargılayarak bakan anne ve babamın gözlerini üzerimden atamıyordum. Kaçamıyor, beni cezalandıracaklarını bildiğim için ellerimin kollarımın bağı çözülmüş gibi titreyerek önlerinde bekliyordum. Nereden baksan on yıldır onların yüzünü doğru düzgün görmemiştim ama şimdi, atlattığım travmalardan ve aldığım psikolojik desteklerden sonra yine karşımda durmuş, bana bakıyorlardı. Babam tiksinerek beni süzüyor, üzerimin pis olmasından dolayı annemi suçluyordu. Öfkelenen annem babamın gitmesini bekliyordu ve o gittikten sonra beni dövmek için zamanı kollayacaktı. Bir şey fark etmezdi. İkisi de bizi dövüyorlar, hırpalıyorlar ve bizimle alay ediyorlardı, bunu birbirlerinden gizlemelerinin bir anlamı yoktu. İkisinin de kafası güzel olduğunda oyuncak bebeklerine işkence yapan çocuklar gibi bizi aralarına alıyorlardı.

"Gazel!"

Yumruklarımı sımsıkı birbirine bastırdım, defalarca kez avcuma sigara söndürmek için kullanmaya çalışmıştı. Hiçbirinin izi kalmamıştı ancak sımsıkı yumrukların, her hata yaptığımda biri çıkıp avcumda sigara söndürmesin diye sıkı sıkıya kapanırdı.

Aynayla tüm bağlantım kesildiğinde başımı lavabonun üzerinde bulmuştum. Nerede olduğunu hatırlıyordum. Kendi yaşıma dönmüştüm. Ben, Gazel'dim. Artık sekiz ya da dokuz yaşında değildim, yirmi beş yaşımdaydım. Kızaran yeşil gözlerim hala çocukken olduğu gibi mahsun bakıyordu. Kendi ayaklarının üzerinde durması gereken, olgun davranması gereken genç bir kadındım. Suratıma suyu çarptığında titredim. Gerçeklik algım yavaş yavaş yerine otururken gözümün önüne o grup geliyordu. Bana gülümseyerek bakışlarının aşağılamaya dönmesi, büyük bir gururla bana ellerindeki içecekleri atmaları ve giderken de savaşı kazanmış gibi gururla bana hareket çekmeler gözümün önünde yeniden dönüyordu. Beni izleyen kadın ve erkeklerin suratı anne ve babamın suratına dönüşüyordu.

O kadar sık suratıma su çarpmıştı ki nefes alamayacak hale gelmiştim. Doğrulmaya çalıştığımda güçlü bilekleri beni daha da lavaboya bastırıyordu. Parmaklarımı lavabonun iki yanına yaslayarak bastırarak kendimi yukarı çekmek istediğimde daha da bastırdı ve başımı suyun altına soktu. Çırpınmaya çalıştıkça saçlarım daha çok yüzüme dökülüyor, ıslandıkça nefes almamı engelliyordu.

"Siraç!" diye çığlık attığımda ensemden beni bastıran eli aniden çekildiğinde kendimi dimdik karşısında buldum. Aniden doğrulduğum için mi yoksa başımı suyun altına gömdüğünde nefessiz kaldığım için mi bilmiyorum, olduğum yerde sendelerken mide bulantısıyla kendimi klozete kapaklanmış halde buldum. Dün akşam yediklerimden kalanı midemden çıkarırken stres tüm bedenimi sarmış, sırtımdan ve göğüslerimden aşağı aşağı akan soğuk su damlaları ile titriyordum.

Yeniden onlarla yüzleşmek istemiyordum. Onların her şeyini toplayıp bir sandığa kitlemiş, sandığı uzak diyarlara giden gemilerin en gizli noktalarına saklamıştım. Yeniden yüzleşmeye, daha kendimi aşamamışken hazır değildim.

Midemde hiçbir şey kalmayana kadar öğürdükten sonra ayaklandım, sendelediğimde Siraç beni destekliyordu. Perişan halimle gözgöze geldiğimde kendimi daha da tükenmiş hissettim. Yüzümü yıkadım, ağzımı çalkaladım. Doğrulduğumda Siraç bana çantasından çıkardığı havlusunu uzatıyordu. Vanilya, portakal çiçeği ve sandal ağacı kokan havlusunda sinen kokusunu aldım ve saçlarıma sardım. Kalçalarımı lavaboya yaslayıp aynayı arkamda bırakarak önümdeki boşluğa baktım.

"Öldürüyordun beni," diye homurdandım yüzümün nemini alırken.

Başını iki yana salladı "Sinir krizi geçiriyordun," dediğinde bunun farkına varamayacak kadar kendimden geçmiş olmama şaşırdım.

Omuzlarımı silktim ve saçlarımın nemini aldıktan sonra havlusunu ona uzattım. Bileğimdeki tokayla saçlarımı kafamın tepesinde özensiz topladım. Sporcu atletim ıslaktı, altımdaki bisikletçi taytının üzerinde hala milkshake izleri vardı. Kendimi biran önce arabaya atmak ve eve sürmek istiyordum.

Üzerindeki hırkayı çıkarıp bana uzattığında önce hırkaya hemen arkasından da yüzüne baktım. İfadesiz sayılırdı ancak bakışlarından bir anlam çıkaracak olsam bu hiç kuşkusuz öfke olurdu. Yeniden hırkasına baktığımda omuzlarımı düşürdüm, bu şekilde savunmasız dışarı çıkamazdım. Hırkasını aldım ve üzerime geçirip fermuarı boğazıma kadar çektim, kapşonuyla gözlerime kadar suratımı kapattığımda sıcak hırka etrafımı sararken kendimi saklanmış ve güvende hissediyordum.

Derin bir nefes aldığımda artık hazır olduğumu anlamış olacak ki önden kapıyı açtı ve çıkmam için kapıyı benim için açık tuttu. Birlikte çıkışa doğru yürürken gözlerim aşağıda, suratım kapşonun arkasına saklanmış yürüyordum. Herkesin, biraz önceki kızın ben olduğumu bildiğinin farkındaydım ancak kendimi kapşonun arkasında güvende hissediyordum.

Arabanın yanına geldik, anahtarlar Siraç'ın çantasında olduğu için kapılar açılmıştı. Direksiyona oturdum ve kendimi arabamın camlarını örten koyu cam filmlerinin arkasında daha güvenli olduğuma inandırırken kapşonu hafifçe kaydırarak gözlerimi açıkta bıraktım.

"Daha iyi misin?" diye sorduğunda ıslak kirpiklerimi kırpıştırarak suratına baktım. Sert bakıyordu. Acıma ya da üzüntü gözlerinde yoktu, kızgındı.

"Göründüğüm gibi," diye homurdanırken arabayı çalıştırdım.

"Bok gibi," dediğinde ona öfkeyle döndüm "Haksız mıyım?" diye çıkıştığımda haklı olduğunu biliyordum "Askeriyeye sür, adresi biliyorsun," dediğinde ona sorarcasına baktım "Konuşma konusunda zayıfsın, seninle ilgili planlarım var," dediğinde bir müddet suratına baktım, parmağını havada şıklattı "Hadi, maaşım yeni yattı. Deponu da fullerim," dediğinde eğleniyordu ancak ben onun kadar eğleniyor gibi görünmüyordum lakin yine de ona ayak uydurdum ve trafiğe karıştım.

Aşağı yukarı bildiğim yol olduğu için hızlı kullanmıştım lakin zehirli düşünceler zihnime saldırırken hiç beklemediğim bir anda kör noktadan dikiz aynasına yansıyan siyah araba ile yakinen arasına girdiğim araba arasında kıl payı sığmıştım, neredeyse zincirleme kaza meydana getirecektim. Arkamdaki araba uzun uzun kornaya asılıp beni sıkıştırsa da önümdeki arabanın bana yol vermesiyle trafikte kayboldum.

Askeriyenin girişine geldiğimde tüm dikkatimi yola verdiğim için bir nebze olsun daha sakindim. Öğleden sonra sularıydı ve şehrin oldukça dışındaydık, giriş kartını gösterdiğinde asker onu selamladı ve giriş kapısını açtı. Kendimi yorgun hissediyordum, bu gece uykusuz kaldığım için de olabilirdi ancak en yüksek ihtimalle bacak kadar çocuklar tarafından aşağılandığım için tüm enerjim ve takatim kaybolmuştu.

Askeriyenin içi sakindi, bir önceki sefer geldiğimizde kutlamadan dolayı kalabalık olduğunu biliyordum ancak şimdi, olması gerekenden daha sessiz görünüyordu. Ağaçların yoğunlukta olduğu, binalardan uzak bir noktaya, onun işaret ettiği park yerine arabayı park ettikten sonra peşinde arabadan indim. Artık hiç olmadığım kadar sakindim ancak içimde yükselen ağlama hissi hala vardı.

Ağaçların arasından parkur alanına çıktığımızda şaşkındım "Yeniden çalışmaya mı başlayacaksın?" diye sordum nereden baksan yarım kilometre uzunluğunda kıvrılan parkura bakarken.

Kenarda, üst üste duran tır lastiklerinin üzerine oturdu ve ellerini, bacaklarının arasında sabitlediği bastonunun üzerinde birleştirdi "Senin için," dediğinde hemen yanında durmuş, ona bakıyordum.

"Benim mi? Askeriyedeyiz, farkında mısın?" dediğimde ilk defa görüyormuş gibi etrafını kısılmış gözlerle izledi.

Bana, parmaklarını avcunun içine kıvırarak gelmemi işaret ettiğinde yanına sokuldu. Uzanıp burnumun üzerindeki gözlüğü alıp kendi gözüne takarken "Farkındayım, ne güzel işte. Magazin yok, her anını kaydeden sapıklar yok," dedi ve bastonuyla parkuru işaret etti "Bir tur at bakalım," dediğinde ciddi olup olmadığını sorgularcasına suratına baktım. Gözlükler gözlerini kapatıyor ve dudakları alaycılıkla kıvrılıyor olsa da kaşları ciddiyetle kıvrılmış, kaşlarının arasındaki tek çizgi ortaya çıkmıştı.

Ona suratımı buruşturdum "Dalga geçmeyi bırak da ne işimiz varsa onu halledelim," dedim. Benimle dalga geçiyor gibi hissediyordum ancak sırf dalga geçmek için bizi askeriyenin ortasına sokmayacağını düşünüyordum

"Neden dalga geçeyim? Çok ciddiyim. Ya dediğimi yaparsın ya da anlaşmayı bozarım," dediğinde dik dik ona bakan gözlerimi bir an olsun çekmedim "Hadi, koş!" diye bağırdığında iç geçirdim ve arkamı dönüp parkura baktım, uzun yılan gibi kıvrılan parkurda dışardan bakıldığında basit görünüyordu, beni zorlayacak tek şeyin merdivenler olacağını düşünüyordum.

"Bu kadar mı yani?" diye sorduğumda başını öne eğerek bana gözlüğün arkasından baktı.

"Bu kadar mı, derken. Sesindeki küçümseme ne için?"

"Ne var bunda? Sadece şu merdivenler zorlar,"

"Kaç tur atabilirsin sence?"

Dudaklarımı büktüm "Beş?" diye mırıldandım.

Gözlüğünü burnunun üzerine itti ve parkura yeniden baktı "On," dedi.

"Çok,"

Bastonuyla beni parkura iterken "Mızmızlanma, başla. Yavaşladığım anda bir tur daha eklerim, bitene kadar da buradan gitmeyiz," dediğinde ona dik dik bakıyordum "Bitirirsen de arabanın deposunu on kez fullerim," dediğinde bu beni cezbetmeye yetmişti. "Tamam,"

Koşmak için parkurun en başına doğru birkaç adım atmıştım ki soru işaretlerimin yenilendiğini hissedebiliyordum. Alaycılıktan uzak, ciddi bir ses tonuyla "Neden? Yani... Görüyorsun kafa olarak ne kadar zorlandığımı. Neden bu şey?" diye sordum.

Bastonun üzerinde birleştirdiği ellerinin üzerine çenesini yaslamış beni izlerken "Bitirdiğinde söylerim," dedi.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Keşke bozsan AMK 10parkul koşmaktan iyidir

    1Yanıt