"Son zamanlarda yükselen Marifet grubu hakkında ne düşünüyorsunuz? Hafta sonu Ali Yazıcıoğlu'nun malikanesinde düzenlenen partide ortalığın karıştığını düşünüyorduk ancak asıl bomba dün gerçekleşti,"
"Marifet grubu biliyorsunuz bir buçuk ay kadar önce bir aldatma hikayesi ile hepimizin kulak aşina olduğu bir grup haline geldi. Daha önce bilen var mıydı?"
"Elbette, canım. Altın Plak, Altın Kelebek'te aldıkları ödüllerle burada konuştuk, Kristal Elma'da sahne aldılar... Aynı zamanda Üniversite ve Vakıfların verdikleri tüm ödül gecelerinde ödül aldılar,"
"Evet, hatırladım,"
"Gerçekten o grup mu?"
"Evet,"
"Çok yazık. Cadılar Bayramı gecesinde, neredeyse birbirlerine gireceklerdi. Böyle bir nefret nasıl olabilir. Arkadaşlar rica etsem arkaya ,ilk Altın Plak almışlardı, değil mi? O geceki görüntülerini koyar mısınız? Ben hayret ettim. Bu kadar sıkı sıkıya bir dostluk... Birbirlerine söyledikleri korkunçtu. Neredeyse birbirlerine gireceklerdi... Bakın, arkamda görüyorsunuz. Çok değil, bir sene önce,"
"Sizce hepsinin tek bir kişiye yüklenmesinin altında bir sebep olabilir mi?"
"Gazel, solistleri her zaman egolu bir insandı. Zaten o geceki konuşmalarından da bunu anlayabiliyorsunuz, kibir ve ego, çok tehlikeli. Sırf bu yüzden gruptan atılmış olabilir,"
"Evet ama bu haksız bir ego mu? Tüm şarkılarda ve bestelerde hep onun imzası var,"
"Çok ün, kibir getirir yanında. Gazel yenilmez olduğunu düşünüyor ama ben geri kalan grup üyelerinin başarılı bir şekilde yükseleceğine ve onun yokluğunu aratmayacağına eminim. Son çıkardıkları parça, eşsizdi ve altında Mery'nin imzası vardı,"
"Aslında o parçanın Gazel'den çalıntı olduğu ortaya çıktı."
"Hadi canım, sen ciddi misin?"
"Twitter'da yanlışlıkla yahut isteği dışında açılan canlı yayında neler söylediğini kaçırdın mı? Ağabeyinin onu, Mery'den özür dilemeye zorladığını, Mery'nin onun parçasını çaldığını ve sırf ağabeyi ile grubun iyiliği için sessiz kaldığını anlatıyordu,"
"Ha-ha-ha. Bir şey söyleyeyim mi, canım? Çok güzel reklam yapıyor, Gazel. Önünde saygıyla eğiliyorum, bu kurnazlık şeytana pabucunu ters giydirir,"
"Ne demek istiyorsunuz?"
"Aman canım, bugün iddia edersin yarın reddedersin,"
"Reklam arasına gidiyoruz, reklamlardan sonra devam edeceğiz,"
Gözlerimi televizyondan ayırmadan, bir bacağımı diğerinin üstüne atmış pek de ritmik olmayacak şekilde sallarken gırtlağıma kadar öfke doluydum. Benim canımı yakan şeylerde, benimle alakası olmayan bir dallama alay ediyordu. Defalarca kapıma gelip benimle röportaj yapmak isteyen, hayranım olduğunu söyleyen koskoca adam, çıkmış beni yargılıyor ve yanındaki kadın da yalandan beni savunuyordu. Ben kendimden eminim, onlar bensiz hiçbir şey yapamayacaklar ve kendi hayatlarını mahvedeceklerdi.
Siraç üzerini değiştirmek için soyunma odasına çekildiğinde ben önden merdivenleri kullanarak aşağı indim ve güneşin son demlerinde, merdivenleri inip arabama yaslayarak Siraç'ın çıkmasını bekledim. Kasımın ilk günleri sıcak başlamıştı. Trafiğin gürültüsü, insanların önümden telaşla geçip gitmesi, liseli gençlerin birbirleriyle şakalaşarak önümden geçip gitmesini izlemek keyifliydi. Bir zamanlar ben de onlar kadar gençtim ancak hiçbir zaman onlar kadar eğlenmeyi kendime hak görmemiştim. Ne zaman eğlenmek için bir şey yapacak olsam, kaybettiğim vakitte geleceğime inşa ettiği temelleri zayıflatıyor gibi hissediyordum. Her zaman ünlü olmayı istemiştim, ağabeyimde bunu her zaman bilirdi. Bunu öğrendiği günden bu yana, benim hayalim için çalışmıştık. Bizim hayallerimiz...
Duygu yoğunluğunda kendimi kaybediyor, doğru dürüst kararlar veremiyordum, bu yüzden tüm duygularımı gizlemiş, her birini yaşanmamak üzere saklamıştım. Şimdi ihtiyacım varken, sapını kaybetmiş bir balta gibi savruyordum.
Siraç'ın söylediği o son cümle ile abimin yıllardır aklıma kazıdığı gerçekler birbiriyle çarpışıyordu. Gerçekten nasıl biri olduğumu hatırlamıyordum. Eğer, normal bir ailem olsaydı ve normal şartlar altında büyüseydim, böyle biri olur muydum?
"Gazel!"
Adımı duyduğumda sağıma doğru döndüm, birisi kız üçü erkek dört kişiden oluşan genç, liseli olduğunu tahmin ettiğim patenli grubun kaldırımda bana doğru geldiğini gördüm. En arkadan gelen telefonunu havaya kaldırmış, video çektiği açıktı. En öndeki çocuğa tüm dikkatimi verdiğimde benim geç kalınmış bir dikkatti. Elindeki milkshake bardaklarını üzerime attığında arkasından gelen arkadaşları da aynı şeyi tekrarlamışlardı.
"Siktir git, Gazel"
"Seni istemiyoruz!"
Bağırışlarını kaldırdıkları orta parmaklarıyla desteklerken köşeyi döndüler ve çok hızlı bir şekilde ortadan kayboldular. Baştan aşağı her yerim buz gibi milkshake bulanmıştı, etraftaki insanlar bana hayret ve korkuyla bakarken kimisi telefonlarını kaldırmış video kaydetmeye başlamışlardı. Zamanın benim için ağdalaştığının, çevremdeki insanların hareketlerinin yavaşladığını hissediyordum. Bana bakan genç, yaşlı herkesin yüzündeki dehşeti, acımayı okuyabiliyordum. Ayyaş annemi sokaktan toplarken de mahalleliler bana aynı acıyan gözlerle bakıyor, kimse yerinden kıpırdamaya cesaret etmiyordu. Hepsi, seyirci olmaktan ve benim aşağılanmamdan gizliden gizliye keyif aldıklarını hissedebiliyordum. Hissettikçe küçülüyor, küçüldükçe taş değirmende öğütülen buğdaylar gibi ezildiğimi, ufalandığımı hissediyordum. Etrafımda, bana hiç kimse gibi bakan insanların bir anda eve gidince "Zavallı kız" diye bahsedeceği o küçük düşürücü imaları sırtlanmıştım.
Ayaklarımı vurarak merdivenleri tırmanırken bana bakan insanların yüzleri değişiyor, her biri çocukluğumda bıraktığım anne ve babamın suratına dönüşüyordu, asansörden yeni inmiş Siraç'ın beni gördüğünde yüzünde oluşan endişeyi gördüm. Hızlı adımlarla lavaboya giderken bana seslense de onu duymamazlıktan gelmek kolaydı. Kulaklarıma milkshake dolduğunu söyleyebilirdim ancak yanımdan geçip giden herkes, dönüp gözlerini bana çeviriyordu. Bana hiç kimse olan insanlar, sanki benim içimi okuyor gibi acıyarak bakıyorlardı.
Kendimi engelli kabinine attığımda kulaklarım uğuldamaya, göğsümün ortasında canımı yakan o acının filizlenmesine, baskı yapmasına sebep oluyorlardı. Ben, bu acı hissi çocukluğumda bırakmıştım. Annemin bana, elinde konyak şişesiyle bağırdığı o gün tüm hisleri geride bırakmış ve kendime yeni bir benlik inşa etmişken neredeyse yarı yaşımdaki çocuklar bana aynı hisleri hatırlatıyordu.
Üzerimdeki ıslak kapüşonluyu bir hışımla çıkarıp küçük çöp kovasına attığımda ellerim titriyordu. Dizlerim, tonlarca ağırlığın altında eziliyor, içimden yükselen titreme hissi kış gününde ayazda kaldığım o günkü gibi titrememe sebep oluyordu. Yeniden o küçük kız çocuğu olamazdım. Olmamalıydım.
Kapı açıldığında avuçlarımın kaba etine batan tırnaklarımın acısını hisseder olmuştum. Siraç, karşımda soru işaretleriyle dolu suratıyla bana bakarken arkasından kapıyı kapattı ve kilitledi. Ne onun soracağı soru vardı ne de benim onun sorduğu herhangi bir soruya verecek tek bir cevabım vardı. Sorduğu her soruda küçülecek, verdiğim her cevapta ufalanacaktım.
Hiçbir şey yapmadı, boştaki kolunu kaldırdı ve bana kucak açarken "Gel buraya," dedi. O an, benim için yabancı, komşu ya da dost olmaktan çıkmış, bana göğsünü açan sıcak bir çatı olmuştu. Direndim. Birine teslim olmaya, beni yargılama ihtimali olan birinin bana kucak açmasına ve zaaflarımı görmesine izin verdim, kendime karşı gerek kendimi onun sıcak göğsüne başımı yaslamış, ürperen soğuk sırtımda sıcak avcunun teselli eden dokunuşlarına bıraktım. Ağlamayacaktım. Kendime bunu sıkı sıkıya tembihlemiş olsam da beni sıkıca kucakladığında gözyaşlarım ve hıçkırıklarım hırçın bir baraj gibi boşalmıştı.
Siraç'a sarılırken hıçkırıklarımın arasından "Savaşamam," diye inledim. Kendimi yaralı bir enik gibi hissediyordum. Dövülmüş, hırpalanmış, annesinden koparılmış, dışlanmış ve pirelenmiştim. Kimsenin dokunmak istemeyeceği, uzakta durup ölümünü izleyeceği zavallı bir pireli bir enik olmuştum.
"Sakinleş," derken kollarıyla beni sarıyor, sırtımı ağır ağır okşuyordu.
"Hepinize bunu anlatmaya çalıştım, en çok da sana Siraç. Onlarla savaşamam, beni aşağılayıp küçük göreceklerini biliyordum, bu yüzden hep kaçtım. Sen, beni onların önüne hedef diye koydun. Onların öfkelerini sindirip gururlarını kabartacağı bir hedef haline getirdin," derken iç geçirdi.
Kollarımdan tutup beni sarstığında parmakları çıplak tenime batıyor, etimi acıtacak kadar sıkıyordu "Sen bu musun?" diye sorduğunda titredim "Bu kadar basit misin?" diye hırlarken bir yandan da beni sarsıyordu "Üzerin başın battı diye ağlayacak mısın?" diye çıkıştığında silkinerek kollarının arasından çıkmaya çalıştım ancak hem benden destek alıyordu hem de son umudu gibi bana sıkıca tutunuyordu.
"Bacak kadar çocuklar yaptı bunu bana!" diye bağırdım.
"Eee,"
Öfkeli yeşil gözlerine bakarken yeniden hayal kırıklığı beni esir alıyordu "Anlamıyorsun," diye mırıldandım.
Güldü "Seni en iyi ben anlarım, Gazel. Ben de senin kadar battım, aşağılandım... Acını küçümsemiyorum, seni küçümsemiyorum. Küçümsediğim tek bir şey var, o da çaresizliğin," dediğinde çırpınarak kollarının arasından çıktığımda sendeleyerek sırtını kapıya yasladı. Üzerinde saçlarımdan bulaşan içeceğin izleri belli belirsiz duruyordu.
Klozetin üzerine oturdum, bedenim hala titrediği için kendimi ayakta tutamıyordum. Bacaklarımdaki milkshake'in akıp gitmesini izlerken gözyaşlarım daha da hızlanıyordu, dişlerimin arasında hapsettiğim hıçkırıklarım göğsümü dövüyordu. Ben, ne yapmıştım? Hangi günahımın bedeliydi bu?
Siraç birkaç adımda karşımda durdu, ağır ağır sağlam dizinin üstüne çökerken suratı acıyla geriliyordu. Değneğinden destek alarak ayakta kalmaya çabalarken uzandı ve birkaç parça tuvalet kağıdı koparıp bacağımdaki pisliği temizlerken gözlerimi kaçırdım. Daha üstümü temizlemekten acizdim, nasıl olacaktı da kendimi toparlayıp onlarla savaşacaktım?
"Nerede o kız?" diye sorduğunda gözlerimi, yüzüme diktiği yosun yeşili gözlerine çevirdim "Nerede kapıma dayanan o hırçın ruhun?" diye sorduğunda cevabı gözlerimi kaçırarak verdim "Senin daha güçlü olduğunu düşünürdüm," dediğinde dizlerimde kalan son pislikleri temizliyordu.
"Benim bu hayatta tek bir amacım vardı: Ağabeyimle mutlu, dertsiz tasasız bir gelecek inşa etmek. Hayatımı, doğduğum anda alnıma çizilen kaderimi değiştirmek istedim. Aşağılanmaktan, yargılayan gözlerden ve beni küçük gören, alay eden insanlardan kurtarmak istedim. Ağabeyimi kurtarmak istedim," derken artık dayanacak gücüm kalmamıştı, onun yüzüne bakamıyordum. Kendimi çırılçıplak ve savunmasız hissediyordum "Ama öyle değilmiş. Ben ağabeyime muhtacım. O olmadan bir hiçmişim," dediğimde ensemdeki saçları tutarak başımı sertçe kaldırdığında acıyla nefesim kesildi. Gözyaşların istemsiz yanaklarımdan boynuma doğru süzülürken tam karşımda bana bakıyordu. Annem gibi bana bağıracak mıydı yoksa babam gibi uzaktan, bir yabancı gibi küçümseyerek izleyecek miydi?
"Kimseye muhtaç değilsin,"
"Görmüyor musun, Siraç. Ağabeyim hayatımdan çıktıkça her şey mahvoluyor. Tüm her şey ellerimden gidiyor,"
"Ağabeyin hayatından çıktığı için değil, sen vazgeçtiğin için gidiyor," dedi ve ayağa kalktı. Elimden tutarak beni de beraberinde kaldırıp lavabonun kenarına sürüklediğinde aynada kendime baktım. Ağlamış, küçülmüş ve aşağılanmıştım. Kolumu tutup beni sarstığında aynadaki aksimin arkasında babamın yüzünü gördüm "Ağlıyor musun sen yine?" diye bağırıyordu bana. Hemen önünde, annemin kolunu sımsıkı tutmuş "Sen getirdin bu çocuğu bu hale! Aynı sana benzemiş!" diye bağırıyor, bağırdıkça annem bana öfkeden son raddesine kadar çatılmış gözlerinden alev saçarak bakıyordu. Hayır.
"Gazel!"
Hayır!

