"Siktir git, Gazel"
Sözler kulaklarımda çınlarken Ali'nin beni peşinden oturma odasına sürüklemesine izin verdim. Geniş, göründüğünden daha rahat kahverengi deri koltuğa otururken bana ne yiyeceğimizi soruyordu, kulaklarım sürekli çınladığı için sözlerini dudaklarını okuyarak anlayabiliyordum, omuzlarımı kaldırdım. O yemek seçmek için telefonuyla uğraşırken bacaklarımı kendime çektim ve kapalı televizyonda yansımamıza baktım. Gerçekten, bu kadar kötü bir insan mıydım?
"Her an arkadaşlarından ve sevgilinden vazgeçebilecek, ihanet edebilecek ve görmezden gelebilecek bir insansın,"
Bugüne kadar hayatıma giren hiç kimseye ihanet etmemiştim, sadece insanlarla arama mesafeler çizmiş ve o çizginin etrafında dans etmiştim. Onların özel hayatlarına dahil olmamış, duygusal yüklerini omuzlamamak için onlardan kaçmıştım. Bu, çoğunlukla onların iyiliği için yaptığım bir şeydi. Bir insan, ne kadar çok diğerini severse, kıskançlık hissiyle baş edemezdi. Kıskançlıkla önümü kesecek insanlar istemiyordum.
"Düşüncesizsin. Etrafındaki insanları gözlemleyemiyor, onlar hakkında çıkarım yapamıyor ya da bedenlerini okuyamıyorsun,"
Okumaya ihtiyacım yoktu. Onları tanımaya çalıştıkça daha çok bağlanıp ilerde seçim yapmak istemiyordum. Birine bağlandığımda annem ya da babam gibi, prangara hapsolmuş halde kalmak istemiyordum. Özgür olmak istiyordum ve özgürlük tek başına olmaktan geçiyordu. Bu yüzden insanlara baktığımda sırf onlara bağlanmayayım, sırf canım daha fazla yanmasın diye kaçmayı tercih ettim. Hatalıydım. Bu beni yozlaştırmıştı. Farkındaydım.
"... Tavsiyelerimi dinlerken senin her şeyin olduğumu ve sözlerimi senin iyiliğin için olduğunu da bilmelisin,"
İster istemez Siraç benim insanlarla arama ördüğüm o duvarın arkasına geçmeyi başarmıştı. Duvarın arkasında ben ve Siraç, diğer tarafında ise diğer insanlar vardı. Aklımda kalan sözleri, kafamdaki soru işaretlerini sarsıyor, korkuyla titretip karanlığa sığınmaya zorluyordu.
"Sahip olduğun her şeyi elinden aldılar,"
Elimde sopalarla kendi aklıma meydan okumaya hazırdım. Hele ki birkaç dakika önce sarf ettiği sözler kulaklarımda çınlarken yerimde sayamayacağımı biliyordum. Hareket etmeye ihtiyacım vardı.
"Abin, sahip olduğun her şeyi elinden aldı. Seni kullandı ve işine yaramayacağını anladığında senin üzerine basarak yükselmeyi tercih etti,"
Kaçtığım problemler en başından beri gözümün önündeydi. Görmek istemediğim, yok saydığım ve elimin tersiyle kenara ittiğim ne kadar çok şey varsa, artık görülmek ve tarafımca kabullenilmek istiyordu.
"Seni istemiyoruz!"
Ya yine aynısı olacaksa? Ya şimdi hareket etmeye karar verdiğimde karşımda zırhlarını kuşanmış, sadece benimle savaşmak uğruna sebep ya da sonuç aramadığım, hiç tanımadığım insanlar bana onları savunursa? Tıpkı benim yıllarca yaptığım gibi, insanları tanımaktan kaçarken aslında insanlara benden kaçmayı öğretmişsem, beni tanımaya çalışmak istemezlerse ya o zaman ne yapacaktım?
"Hala korkularını es geçiyorsun,"
Korkularımı kabullenmeyi öğrenmem gerekiyordu. Önce kendimi tanıyarak yola çıkmalıydım, insanlar sürekli benim için aynı şeyleri söyleyip duruyorlardı. Kibrimden bahsedip bana karşı kuşanabilecekleri tek silahla saldırmayı tercih ediyorlardı.
"Senin daha güçlü olduğunu düşünürdüm,"
Daha güçlüydüm. Ben, bu olduğum kişi değidim. İnsanların adını unuttuğu, kimsenin haberi olmadan öleceğim bir dairede kendimi hapsedecek, etrafımda olanlara göz yumacak bir insan değildim. Hiç beklemediğim birinden, Ecmel'den darbe almıştım ve bu, beni yeniden savunmasız kız çocuğuna çevirmişti. Gideceğim yolun sonunda ağabeyimi sonsuza dek kaybedebilirdim.
"Korkaksın,"
Korkaktım. Kendimden beklemeyeceğim kadar korkuyordum. Bu, intihar etmeye karar vermek gibi bir şeydi, bir şekilde ağabeyimi kaybedecektim. Hepsine, en baştan en sona kadar hepsinin ve gerekiyorsa kendimin bile karşısında durup Siraç'ın sözlerini haksız çıkaracaktım.
"Bu yola girersek, Gazel, geri dönüşü olmaz,"
Tercihler söz konusu değildi. Benim yolum en başından beri karanlıktı. Benim yolum hep dalgalı ve tehlikeliydi. Bugüne kadar o yolda ağabeyimin ışık tutup beni kolladığını düşünerek adımladığıma inanırken şimdi bir hayale kapıldığımın farkına varmıştım. Canımın yanmasına, kalbimin derinliklerinde can yakıcı sızının başlamasına sebep olacak sertlikte hepsi suratıma çarpmıştı.
"Kimseye muhtaç değilsin,"
Yıllarca kendimi aynı yalanla kandırmayı başarmıştım ancak bu doğru değildi. Herkesin hayatta birine ihtiyacı olurdu. Kimseye muhtaç olmadığımı düşünürken her seferinde ağabeyime muhtaçtım ve bu, inanmak ve ibadet etmek gibi içimdeki boşluğu doldurup beni yenilmez gösteriyordu.
"Gazel," diye seslendiğinde sadece ona döndüm. Zihnim çok doluydu.
Ağabeyim, benim sadece dışımı boyamıştı. İçimde hastalıklıydım. Bozuk bir motor, işlevini yitirmiş ancak dışarıdan iyi görünen bir robot gibiydim. Onun sınırlarında, onun izin verdiği kadarını yapıyor ve sadık bir köpek gibi bacaklarının altında dolanıp ona umutla bakıyordum.
"Sana mecburum. Sen de bana mecbursun,"
O haklıydı. En başından beri bana kibar bir dille anlatmaya çalışsa da ben, suratıma tokat gibi çarpana kadar onu görmezden gelmiş, sözlerini kulak ardı etmiştim. Bugüne kadar hiç kimse bana bu kadar dürüst olmamış, bir şeyleri böylesine cesurca yüzüme çarpmamış. Kendimi boşluktaki bir körün tutunacak birini bulduğunda hissettiği rahatlama hissiyle bir hissediyordum. Artık, sürüklenirken, karanlık yolumda yürürken tutunabileceğim biri vardı. Göremesem de en azından... En azından hem birinin bana ihtiyacı olduğunu biliyodum ve benim de aynı kişiye ihtiyacımın olması canımı yakmıyordu. Güçleniyordum.
Dudaklarımın üzerinde hissettiğim dudaklar beni daldığım derin ve karanlık çukurdan, bir çırpıda çekip gerçek hayatın soğuk zeminine atmıştı. Kendimi geri çektiğimde Ali de en az benim kadar şaşkın görünüyordu.
Onu omzundan iterken "Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diye bağırdım
"Ben... Şey... Sen öyle dudaklarıma bakınca..." derken nereye baktığımın ya sa ne yaptığımın farkında değildim.
"Öpmeye mi karar verdin?" diye sorarken ayağa kalkmıştım. Kendimi ondan uzaklaştırmam gerektiğini hissediyordum oysa daha birkaç dakika önce onun kollarında güvenin sıcaklığını hissetmiştim.
Bileğimden yakalayarak beni kendine çekerken "Üzgünüm, kaldığımız yerden devam edebiliriz diye düşündüm. Hala krizlerinin devam ettiğinin farkında değildim," derken elimi sertçe elinden kurtardım. Ondan kaçak yer arayışında geri geri adımlarken Ali oturduğu yerden kalktı ve beni kollarının arasına alarak sımsıkı göğsüne bastırırken ağlamak istiyordum "Üzgünüm," dedi. Ağabeyim beni kusursuz yetiştirmişti ancak yetiştirirken cinselliği önüme bir tabu, çözülmesi zor bir bilmece, adı sanı okunmayan kara kutu gibi önüme bırakmıştı. Kendimi, şimdi ve geçmiş arasında sıkıştırıp olmak istediğim ve olduğum kişi arasında sıkıştırırken eziliyor gibi hissediyordum.
Kollarımı çekinerek beline dolarken "Kafam çok dolu," diye mırıldandım ve başımı göğsüne yaslarken "Siraç'ın yanına gitmem gerek," dediğimde geri çekilerek yüzüme baktı. Mavi gözlerinin arkasında sakladığı şey her neyse göremiyordum. Duyguları, hisleri ve düşünceleri kara bir perdenin arkasında gizliydi. Ağzından çıkan sözler dışında ondan duyacağım, bileceğim hiçbir şey yoktu.
"Neden?" diye sorarken sesi gergindi. Kuru dudakları gerilirken dudaklarının kenarlarında titrek birer gamze belirdi. Ona haksızlık ettiğimin farkındayım ama hala onunla ilişkimin adımı belirlemek için geç değildi.
Omuzlarımı kaldırdım "Haklıydı ve bir planı vardı," dediğimde beni tutan kolları gevşedi. Onunla ilgili karar vermeliydim, eğer şimdi bir çizgi çizmezsem ilerde onun kalbi daha da yanacaktı. Bunu bir arkadaşı olarak değil de bir idolü olarak yapmak zorundaydım.
Beni saran kolları iki yana düşerken "Tamam, seni beklememi ister misin?" diye sorarken çoktan kapıya yönelmiştim.
"Sen bilirsin, uzun sürmez," dedim ve evin anahtarını alarak daireden çıktım. Çıkar çıkmaz Ali'yi ve evi arkamda bırakmış, tüm hislerimin üzerine kapıyı kapatıp çıkmıştım.
Heyecanlıydım. Aynı heyecanı daha önce hiç hissetmemiştim ama eğer biriyle kıyaslayacak olsaydım maden arayanlarla aynı diyebilirdim. İçimdeki çoşkunun tarifi imkansızdı. Sözleri kulaklarımda yankılandıkça kafamda karmaşık duran her şey etrafta süzülüp doğrusunu buluyordu. Kendimi ikna etmekte zorlanırken zihnimin karanlık sokaklarında Siraç'ın yüzü beliriyor ve bana güven vererek gülümserken elini uzatıyordu. O, benim içimdeki karanlığa ışık tutuyordu. Anlaşmamız bitene kadar o benim elimden tutacaktı ben de onu elinden. Sözlerinde haklıydı, birbirimize mecburduk.
Kapıya iki kez vurduktan sonra anahtarı taktım ve içeri girdim. Aramama gerek kalmamıştı, mutfak masasında önünde büyük boy Asbach konyak şişesiyle oturuyordu. Mutfağın eşiğinden başımı uzatıp ona bakarken elinde oynadığı kristal kadehinden gözlerini ayırıp yeşil gözlerini üzerime çevirdiğinde kaçmak için yer arasam da kendimle bile inatlaşarak doğrudan gözlerine bakarak içeri yürüdüm. Gözlerinin üzerimdeki ağırlığıyla mutfak dolaplarından, artık yerini bildiğim için kendime su bardağı çıkarıp aramızda bir sandalye boşluk bırakarak kraliyet mavisi sandalyesine oturup konyak şişesini kendime çektim.
"Neden buradasın?" diye sorduğunda ister istemez beni bağırarak kovacağını düşündüğüm için irkilmiş ve konyağın bir kısmını masaya dökmüştüm.
Şişeyi masaya, ortamıza bırakıp bir yudum kehribar rengi konyaktan içtim ve ona gülümserken yuttum. İfadesiz değildi, saf öfkeyle bakıyordu. Daha en başından mücadele etmeyen insanlardan nefret ettiğini söylemişti, gözlerindeki öfkenin tek bir manası olabilirdi ve o da elbette buydu.
Sivri tırnağımla masadaki konyak öbeğini çizgilerle etrafa yayarken "Sen haklıydın," dedim tüm cesaretimi toplayarak. Kendime itiraf etmek, ona itiraf etmekten daha kolay olmuştu.
Öne doğru eğilirken yeniden dirseğini masaya yaslayarak "Hangi konuda?" diye sordu.
Bardakta kalan son yudumu içtim "Her konuda," diye açıkladım.
Güldü "Zaten beni reddetmemiştin," dediğinde ona gözlerimi devirmek istesem de ortamın ciddiyetini bozmak istemediğim için mimiklerimi kontrol altında tuttum.
"En azından sesli bir şekilde," derken gözlerini merakla kıstı. Bardağı masaya bırakıp uzun tırnaklarımla masayı döverken içerde sessizlik baş göstermişti. Benim konuşmamı bekliyordu ancak ben nereden cümleye başlayacağımı bilmiyordum. Ne söylemeliydim? Nasıl cümleye başlamalıydım? Kafam fokurdayan kazan gibiydi.
Derin bir nefes aldım ve usulca dudaklarımın arasından bırakırken "Söyle bana," dedim yeniden gözlerine bakarak "Ne yapacağım? Nasıl onlarla baş edeceğim? Nasıl savaşacağım? Nasıl dayanacağım? Planın olduğunu söylemiştin," derken suratında alaycı bir gülümseme belirmişti, sırf planı için ona yaklaştığımı düşünüyordu. "Ama plan dediğin nedir ki? Biraz kafa patlattığında herkesin yapabileceği şey. Önemli olan bu değil, Siraç," derken ellerimi masanın üzerine koydum.
"Asıl istediğin ne?" diye sorarken son derece ciddi görünüyordu.
"Beni disipline et, eğit, yenilmez yap," dediğimde başını iki yana sallayarak güldü. Gözlerinde artık yeni bir renk, farklı bir heyecan parıltısı kol geziyordu.
"Sen benim askerim değilsin, Gazel,"
"Öyle farzet," dediğimde yeniden ciddileşti.
"Hayır,"
"Seçenek sunmadım sana, Binbaşı Barbaros. Sundum mu? Senin aksine kritik konularda tercih hakkını karşı tarafa bırakmıyorum ben," dediğinde tek kaşı itinayla havaya kalkmıştı.
"Neden sana ayak uydurayım ki?"
"Çünkü bana mecbursun," dediğimde bu kez itinayla inen kaşı, ciddiyetle çatılmaya sevkediliyordu "Ve ben de sana mecburum," dediğimde aynı cümleleri o da bana kurmuştu. Uzanıp bardağındaki son yudumu kafasına dikti ve dudaklarında kalan son damlaları diliyle temizledikten sonra yutkundu. Gözlerim her hareketini kaçırmadan izliyordu.
"Ya kabul etmezsem,"
"Anlaşmayı bozarım,"
"Muhabirlere konuşurum,"
Omuz silktim "Zaten itibarım yeterince zedelendi, ya yukarı çıkacağım Siraç ya da daha da dibe batacağım," dediğimde hala ciddi ve öfkeli bakıyordu. Ona genişçe gülümsedim "Eee, ne düşünüyorsun?" diye sordum.
"Öngörülemezsin," dediğinde ona göz kırptım.
"Yeni bir şey," dedim ve kollarımı kendime çekerek, dirseklerimi masaya sabitleyip ona doğru eğilirken "Planın ne?" diye sordum.
Tıpkı benim gibi sandalyesinde doğruldu ve dirseklerinden destek alarak masaya yaslanırken "Bir şartım var," dediğinde gözlerimi devirdim ve elimle devam etmesini işaret ettim "Ali'nin bir daha evine girmesini istemiyorum," dedi.
"Neden?"
Tıpkı benim gibi alayla omuz silkti "Gıcıklık olsun," dedi ve şişeyi alıp bardağıma doldururken "Yeni anlaşmamızın şerefine," dedi ve dudaklarını gererek gülümsedi. Şimdilik beni sıkıştırdığını düşünebilirdi ancak birkaç güne yeniden o sarışın kadını gördüğümde Siraç'a tırnaklarını geçirecek olan taraf bendim. Kadehimi kadehine çarparken tıpkı onun gibi dudaklarımı gererek gülümsedim.
Hayatım boyunca verdiğim en hızlı karardı, sonucunun ne olacağını bilmiyordum ancak karanlıkta tek başıma yürümekten iyiydi. Tek derdim, tek önceliğim içimde kazandığım savaşı hayatımda da kazanabilmekti.


