Hangisine daha çok şaşırmam gerektiğini bilmiyordum. Siraç'ın birine arzuyla bekliyor olmasına mı beni bir başkasıyla karıştırmasına mı yoksa bedenimde çığlık çığlığa bağıran, devam etmesi için yalvaran şeye mi şaşırmam gerekiyordu emin değildim. Ürkütücüydü. Basit git geller değildi. Hala üzerimdeydi, bana temas ediyordu ve hala bana baktığını alacakaranlıkta seçebiliyordum. Henüz tek bir kelime söylemeden bir başkası olduğumu ve belki de ben olduğumu fark etmişti. Bu kadar dikkatli bir adam, nasıl olur da beni bir başkasıyla karıştırabilirdi?
Boğazımı temizlediğimde üzerimden kalktı. İkimiz de aynı anda sırtımızı yatak başlığına vererek yaslandığımızda bir müddet sessiz kaldık. Üstü çıplaktı, ay ışığında teninin parladığını görebiliyordum.
Öfkeyle soludu "Gecenin bu saatinde evimde ne işin var?" diye soluduğunda kabahatimi bildiğim için hızla yataktan kalktım.
"Üzgünüm, telefona ihtiyacım oldu," dedim.
"Sevgilinin telefonunu kullansaydın,"
"Şifresi vardı,"
Tıslarcasına güldü "Ne yazık, tüh," diye homurdandığında dişlerimi sıkarak ona baktım ancak ben onun mimiklerini nasıl göremesem de o da benimkileri göremiyordu.
"Kusura bakma," dedim mırıldanmayı andıran tonlamamla. Bu kez haksız olduğumun farkındaydım.
"Çık evimden," dediğinde ona bağırmak istesem de sessizliğimi korudum ve topuklarımı vurarak koridora yürüdüm. Terliklerimi yeniden giyerken kapı aralanmıştı. İçeriye giren sarışın kadın beni gördüğünde irkildi ancak konuşma gereği duymadan onu kenara iterek daireme yürüdüm ve yeniden sessizce içeri girdim. Kadın, kendi anahtarıyla Siraç'ın dairesine girmişti.
Beklediği kadın, o sarışın kadındı. Güzel miydi yoksa çok mu güzeldi görememiştim. Tek gördüğüm şey dışarıdan ışığın vurduğu dalgalı sarı saçları ve çiçeksi kokusuydu. Ben daha bir erkekle zar zor bir adım ileri gidebiliyorken Siraç, bu gece bir başka kadınla birlikte olacaktı. Bana, benimle bir şeyler yaşamak istediğini söyledikten sonra. Tek gecelik ya da değil. Eğer yerime bu kadar çabuk ikame bulacaksa eğer ağzından çıkana dikkat etmesi gerekiyordu.
Hayır. Oyunu kimin başlattığının bir önemi yoktu.
Ali'nin yanına gitmek yerine evimin diğer odasına, stüdyoya çekildim. Uzun zamandır sadece yerleştirmesini ve kurulumunu yaptığım odaya girdiğim anda sesler kesilmişti. Ne dışarıdan gelen trafiğin sesini duyabiliyordum ne de uğuldayan rüzgardı. Bu odanın her bir santimi özenle, en kaliteli malzemelerle ses geçirmez hale getirilmişti. Kapılar bile buna dahildi. Şalterleri kaldırdığımda içerisi enstrümanlardan ve klavyeden parlayan ışıkla aydınlandı.
Klavyenin başına oturup iyice rahat koltuğa gömülürken tüm kaslarımın gevşediğini hissedebiliyorum. Ağabeyimle aramda yükselen gerilime bir de ekip arkadaşlarım katılmıştı. Şu son bir aydır, hatta belki de bir haftadır hayatım tamamen kontrolden çıkmıştı. Kendi hayatımı kontrol edemedikçe ben, kontrolden çıkmaya başlamıştım. Sahip olduğum hayatımda hep bir düzen olmuştu ve kendi hayatım her zaman, sadece benim isteklerim dahilinde kontrol edebileceğim şekilde gelişmişti. Şimdi, rayından çıkmış gibi gerçekleşen olaylar karşısında elim kolum bağlıydı.
Kendi grubumu, ağabeyimin aşkı ve hırsı uğruna kaybetmiştim.
Sığınacak tek bir yerim vardı, o da ellerimin arasından kayıp gitmişti. Siraç. Sadece o benim için son bir daldı ve tam da tahmin ettiğim gibi arkamı döndüğüm anda bir başkasına gidiyordu. Şu hayatta yalnız kalmak istemiyordum. Tek başıma yaşamak, tek başıma uyanmak ya da tek başıma uyumak istemiyordum. Siraç, parmaklarımın arasından iyileştiğinde uçup gidecek bir kuştu. Kendi ağzıyla bana kısaca aptal olduğumu, beni kim terk ederse etsin oturup onu bekleyeceğimi söylemişti. Doğruydu ancak bunu ağabeyimi bekleyerek bu evin içinde yaşadıktan sonra yenilenmeyecekti. Onun bana gelmesini yahut her gün, her gece benimle olmasını isteyerek kendimi yapayalnız ve kimsesiz bırakamazdım.
Ali hep burada olurdu. Ayrıldığımızda da birlikteydik, bir ilişki başlatmadan önce de. Eğer yeniden bir ilişkiye başlayacaksak, Ali'nin sakin limanı her zaman sığınacağım bir yuva olurdu. O, mantıklı olandı ancak onun da bir ilişkisi vardı.
İç geçirdim ve dizlerimi kendime çektim, masadan tutunarak kendimi klavyeye doğru sürükledim. Ne yapacağımı bilemez halde, sadece biraz olsun kafamı dağıtmak için deneme yanılma yöntemiyle tuşlara basarken kafamdaki nota kombinasyonunu biraz kırptığımda ve eklemelerle yumuşattığımda hoşuma gitmişti. Kaydı başlattım ve kağıda döktüğüm notaları tekrar kayda işledim. Biraz elektro gitar, yan flüt, mırıldanmalar ve biraz mikser biraz beat ile müzikleri, elf sesleri ekleyerek ilerlemeye çalışıyordum ancak tam istediğim notaları tutturamamak yahut hayalimdeki müziğe ulaşamamak beni çıldırmıştı yine de bırakamazdım. Bıraktığım anda yatağıma dönmek zorunda kalacaktım ve rüyalarım... Artık onların da bana acımaları olmayacaktı.
Kulaklığım kulaklarımda mikserin başında yapacağım ayarları düşünürken bir yandan bilgisayarda çalan notaların neresinde hata olduğunu anlamak için eklentilerimi takip ediyordum. Bilgisayarın hemen arkasında, göz hizamdaki kapı açıldığında sadece gözlerimi kaldırarak kapıya baktım. Ali, öfkeyle çatılmış kaşlarla içeri girdiğinde ifadesini yumuşatmaya çalışsa da başaramamıştı. Hemen arkasından aynı öfke yansımasıyla Siraç'ı gördüğümde tartışmış olabileceklerini düşündüm. Saate baktığımda sabah yediyi yedi geçiyordu.
Bilgisayara müziğin taslağını kaydederken "Günaydın," diye homurdandım.
Ali "Her sabah böyle mi uyanıyorsun?" diye uyku mahrumu sesiyle homurdanarak koridora doğru yürürken arkasından ona gözlerimi devirdim. Siraç'ı tamamen görmezden gelerek, bilgisayara son bir kez baktım. Aktarım ve kaydetme işleminin tamamlandığını gördüğümde şalterleri indirdim ve odanın kapısını kapattım. Parmak izi tanımlı kapı çamaşır makinesinin bitirme sesiyle aynı tanıyı çıkararak kilitlendi.
Ali'nin peşinden yatak odasına doğru yürürken "Araba geldi mi?" diye sordum. Üzerimdeki tişörtü çıkarıp yerine dolaptan bir kapşonlu üst çıkarırken Ali başını yastığın altına sokmuştu.
Boğuk sesiyle "Garajda, anahtar da üzerinde," dedi.
"Umarım aşağı indiğimde de hala yerinde olur," dedim ve kendime bir çift çorap çıkardım. Çoraplarımı giymek için yatağa oturduğumda kıpırdandığını duydum, uzanıp alnını sırtıma yasladığımda hem şaşırmış hem de gerilmiştim. Güvenli liman?
"Yenisini alırım," dediğimde çoraplarımı giyer giymez ayaklandım.
"Kapıyı çekip çıkarsın, kilitlemene gerek yok," dedim ve holde sırtını duvara yaslamış, gözleriyle beni takip eden Siraç'a doğru yürüdüm. İfadesi ciddiydi, kumral kaşları yeşil gözlerinin üzerine gölge gibi düşüyor, gergin yüz hatlarını daha da gergin gösteriyordu. Ben portmantoya ulaşana kadar ikimiz de gözlerimizi birbirine dikmiş, birbirimize ters ters bakmıştık. İlk pes eden ben olmuştum, ayakkabılarımı ayağıma geçirip evin anahtarlarını aldım.
Evden çıkarken Siraç "Akşam da beklerim merdivenlerin başında," dedi ve arkasından kapıyı kapattı. Bir an olsun bir şeye sataşmadan durabilir miydi bilmiyordum. O kadar kibirliydi ki kibirlerimiz ego yarışına bile girebilirdi. Kibirlerimizin bile egosu olduğuna yemin edebilirdim.
Birlikte, her zaman olduğu gibi kolunun altında, elimi sırt çantasının arkasından geçirmiş on beş katı inmek daha hızlı ve daha kolay olmuştu bizim için. Her şey olması gerektiği gibi ilerlemişti. Arabaya binmiş, eşyaları bagaja koymuş ve garajdan çıkıp kahve alıp içmeye fırsatımız olsun diye gaza yüklenmiştim. Siraç ile aramızda buz gibi bir sessizlik kol geziyordu. O bana dün gece evine elimi kolumu sallayarak girmemden dolayı kızgındı ben de ona... Kızgındım. Yaptığı her şey benim kızgınlığımın sebebi olabilecek kadar yoğundu.
Olabildiğince gaza yüklenerek her zaman girdiğim otoparka girdim ve iki kahve alarak yeniden araba döndüm. Sürüp giden sessizlik canımı sıkmaya başladığı için "Özür diledim ya," diye homurdandım.
Sanki benim başlamamı bekliyor gibi, kahvesini yudumlamaktan vazgeçti "İşte bu yüzden kafana estiği gibi evime girmeni istemedim," diye çıkıştığında suratına bakma gereği duydum.
Alayla "Kusura bakma, komandoluk yeteneklerinin bu kadar hantal olduğunu bilemezdim," diye çıkıştım.
"Uyuyordum, Gazel,"
Güldüm "Bilmem, filmlerden gördüğüm kadarıyla gaziler genellikle senin yaptığını yapmaz, çelik bir silahla saldırdı," dediğimde kendimi zafer kazanmış gibi hissediyordum.
Bana alayla baktı "Çelik gibi silahla saldırdım zaten," derken ona göz ucuyla dik dik baktım "Tabancanın ham maddesinde çelik yok demir var," dediğinde ona suratımı buruşturum.
Dikiz aynalarını kontrol ederken suratımı buruşturdum ve karşılık vermedim.
"Normal bir gün olsaydı, kafana sıktığım için tabutta olurdun,"
"O zaman normal bir gün olmadığı için şükürler olsun," diyerek alayla ellerimi açıp yüzümü sıvazladım.
Tıslarcasına güldü ve kahvesinden bir yudum aldıktan sonra "Benimle bir problemin mi var? Eğer öyleyse ortaya dökmeni tercih ederim, sonuçta hala birlikte geçireceğimiz uzun bir yolumuz var," dediğinde nefesimi tuttum.
"Var," diyebildim tek solukta ancak hangisinden başlayacağımı bilmiyordum, bu yüzden en yakın sebebin arkasına sığındım "Seni öptüğüm için hala utanıyorum ve senin bana 'tek gecelik ilişki' teklifine de çok kızdım," dediğimde arabada yeniden bir sessizlik hakimdi. Evet, dürüsttüm. Boğazımı temizledim "Ayrıca..." diye mırıldanırken parmaklarım sıkı sıkıya direksiyonu kavramıştı "Dünkü canlı yayın için de hala kızgınım," diye ekledim. Sanırım en çok öfkelenmem gereken şeyi en son ve en gereksiz şey gibi söylemiştim. Kaçıyordum. Ünümle ilgili her problemden sonsuza dek kaçmak bir parçam haline gelmişti.
Güldü. Ben uzanıp kahvemi yudumlarken "Canlı yayın konusunda kendimi haklı görüyorum, artık beni çileden çıkarmaya başlamıştın. Diğer ikisine gelirsek, sen nasıl istersen öyle olsun. Bugün centilmen bir erkek olacak ve bu konu hakkında tercih hakkını sana bırakacağım," dediğinde öylece kalmıştım. Emin olup olmadığını sorgularcasına suratına baktığımda sabahki kadar öfkeli olmasa da ciddi görünüyordu.
"Şaşırtıyorsun beni," diye homurdandım.
"Sana mecburum," dediğinde ona döndüm ancak hiç de mecbur bir insan gibi değildi, aksine alaycıydı "Sen de bana mecbursun," diye eklediğinde cümlesi ve tavrı tamamlanmıştı.
"Şimdi oldu," diye mırıldandım.
Kahvemi yeniden bardaklığa yerleştirirken "Sevgilin olduğunu bilmeden Ali'ye biraz sert çıktım ama takdir ettim doğrusu. Ağırbaşlı çocuk," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi ondan çekip uzun uzadıya aynalardan etrafımı kontrol ettim.
"Sevgilim değil," dediğimde bana bakıyordu "Eski sevgilim," diye ekledim ve hemen arkasından nefesimi verdim.
"Yeniden mi başlayacaksınız?"
Dudaklarımı büktüm "Karışık," diye mırıldandım.
"Belki bu sayede biraz kendin için çalışırsın," dediğinde iç geçirmemek elde değildi "Hala savaşmanı istiyorum, Gazel. Onları gördükten sonra, daha da emin oldum. Onların seni ezmesine müsaade etme," dediğinde sessizliğimi korumak istesem de bu mümkün görünmüyordu.
"Kime güveneyim?" diye bağırdım. Arabanın içindeki sessizliği hafif aralık camdan uğuldayan rüzgar ve motorun hırıltısı dolduruyordu, artık kendimi patlamaya hazır hissediyordum "Söyle kime güveneyim? Arkamda duracak birine ihtiyacım var, her an benimle olacak bana destek verecek birine ihtiyacım var. Ebediyette bu yana yalnız olan senin için bu bir anlam ifade etmiyor olabilir, Siraç ama ben sırtımı ağabeyime verdim. Kendi grubuma güvendim, hayranlarıma güvendim bana on binlerce lira harcayan sponsorlarıma güvendim ama bak... Bak, görüyor musun? Hiçbiri yok. Şimdi söyle bana, tek başına dimdik durmak diye bir şey var mı? Yok. Düştüğünde seni ya annen kaldırır ayağa ya da baban, kimse olmasa da onlar yanında olur ama bak, hiçbir yok. Umurlarında değilim. Hayranlarımdan hiç bahsetme bana, en önce terk edenler onlar oldu. Ben nasıl onların karşısında durabilirim," diye bağırırken öfkeden yanaklarım kızarmış ve yeniden gözlerim dolmaya başlamıştı.
Konuşmak için ağzını açtığında elimi havaya kaldırarak onu susturdum "Tek kelime etme, lütfen," dedim.
"Senin hiç kimseye ihtiyacın yok," dedi ve arabada derin bir sessizliğin hakimiyet kurmasına izin verdi.

