İçimden yükselen çığlığı bastırmaya çalıştım ama nefesim boğazımda düğümlendi. Kollarımı savurdum, tutunacak bir çıkıntı, bir dal, herhangi bir şey aradım.Sırtım mağara duvarına çarpıp döndü, başım döndü, aşağısı nereye varıyor bilmiyordum. Hava nemliydi, ama esinti yoktu. Karanlık, kalın bir perde gibi üzerime çöktü. Daha ne kadar düşeceğim? Sonunda bedenim sert bir zemine çarptı. Ciğerlerimden keskin bir nefes boşaldı, gözlerimin önünde ışık patladı. Bir an hiçbir şey hissedemedim, sonra acı yavaş yavaş yayıldı. Başımı kaldırmaya çalıştım ama her şey dönüyordu. Etrafımı saran mutlak sessizlik, mağaranın canlı bir varlık gibi nefes aldığını hissettirdi. Yukarıda, düştüğüm açıklık görünmüyordu. Burası, mağaranın daha derin, daha eski bir parçasıydı. Nemli taş kokusu ve havada asılı duran hafif metalik tat, buranın uzun zamandır insan yüzü görmediğini söylüyordu. Yavaşça doğruldum. Ellerimi yere bastırınca taşların soğukluğunu iliklerime kadar hissettim. Hafif bir ışık, mağaranın derinliklerinden usulca sızıyor, kayaların gölgelerini uzun ve tehditkâr şekillere dönüştürüyordu. Burada yalnız mıydım? Yoksa bir şey, beni buraya çağırmış mıydı?
Gözümden bir damla yaş aktı. Sesimi çıkartmak için için ağzımı açtım ama sadece kesik kesik, boğucu bir hava akışı dışarı fırladı. Sanki sesim, karanlığın derinliklerine çekilmiş, yalnızca anlamsız bir nefes olarak kalakalmıştı. O anda anladım annemin endişesini gitmemi istememesini.
Düşüncelerimle boğuşurken yanıma biri yaklaştı dur bir dakika! Beni buldular mı? Evet, kurtuldum!
Yanıma gelen kişi simsiyah gölgelere kaplanmış gibiydi bana öylece baktı ve gülmeye başladı.
“Artık senin gölgenden sıyrıldım.” Sözü etrafta yankılanmaya başladı. O anda vücudumdaki tüm ağrı geçmişti ve yüreğimde alevlenen cesaret duygusu ile ayağa kalktım ve silüetin peşinden koşmaya başladım ama bu imkansızdı yetişmeye çalıştıkça daha da hızlanıyordu silüet. En sonunda bir taşa takılıp yere düştüm.
Yere düştüğümde canım acımamıştı veya başım dönmemişti. Halbuki az önce en az 50 metreden aşağı düşmüştüm. Ellerime baktığımda hafif şeffaf olduğumu fark ettim.
“Öldüm mü ben?”
“Hayır”
Bu da neydi gözlerimi etrafta telaşla gezindi “Sana her şeyi açıklayacağım Kaan.” Sözleri mağaranın yankılanan sessizliğinde asılı kaldı. Gözlerim karşımdaki yabancıya kilitlendi-ya da belki o kadar da yabancı değildi.-Gölge oyunlarıyla şekillenen yüz hatları, garip bir şekilde tanıdıktı. Benden bir adım uzakta duran bu kişi… bana benziyordu. Kalbim hızlandı. Nefes almak zorlaştı. Bu sadece bir yanılsama mıydı, yoksa mağaranın karanlığı zihnimle mi oynuyordu? Gözlerimi kırpıştırdım ama görüntü değişmedi. O, benim bir yansımam gibi duruyordu ama gözlerindeki ifade tamamen farklıydı. “Sen… kimsin?” Sesim titrek ve boğuktu. Gülümsedi. Hafif, ama ürkütücü bir gülümsemeydi. “Sana söylediğim gibi,” dedi, sesi mağaranın derinliklerinde yankılandı, “Her şeyi açıklayacağım.”Bir adım attı. Ben de istemsizce geriye çekildim.“Önce bir soru, Kaan,” diye devam etti, gözlerini gözlerime sabitleyerek. “Buraya nasıl düştüğünü gerçekten hatırlıyor musun?” Düşüşümü düşündüm ani bir kayma, havada çaresizce savruluşum, ciğerlerimden kaçan nefes, soğuk taşlara çarpışım… Ama sanki bir şey eksikti. Boğazıma bir düğüm oturdu. Gerçekten buraya nasıl geldiğimi biliyor muydum? Yüzümdeki ter damlalarını silmeden, “Ne demek istiyorsun?” diye sordum.Bana daha da yaklaşarak fısıldadı: “Çünkü belki de buraya düşmedin, Kaan. Belkide buraya çağırıldın.”
Sırtım soğuk mağara duvarına dayandı. Kaçacak yerim yoktu. Karşımda duran… ben miydim? Yoksa bir yanılsama mıydı? Gözlerimi ondan kaçırıp etrafıma baktım, ama mağaranın gölgeleri daha da derinleşmiş gibiydi.“Ne saçmalıyorsun?” dedim, ama sesim kararsız çıktı. Bana benzeyen adam hafifçe başını yana eğdi, sanki cevabı zaten biliyormuş gibi. “Bunu sen de hissediyorsun, değil mi?” diye devam etti. “Buraya bir şekilde ait olduğunu. Burada olmanın… bir tesadüf olmadığını.” İçimde bir şey kıpırdadı. Sözlerinin içime işlediğini fark ettim. Hatırlayamadığım anlar, düşüşün garipliği, sanki bu anın kaçınılmaz olduğunu fısıldayan o görünmez baskı…Kafamı iki yana salladım. “Hayır,” dedim. “Ben sadece düştüm. Hepsi bu.” “Buna gerçekten inanıyor musun?” diye sordu, bir adım daha yaklaştı. Şimdi neredeyse nefesini yüzümde hissediyordum. “Buraya çağrıldın, Kaan. Çünkü sen… bir şeyleri hatırlamak zorundasın.”Bir anda mağaranın derinliklerinden bir uğultu yükseldi. Sanki mağaranın kendisi uyanıyordu. Taş duvarlar hafifçe titredi. Gölgeler daha da koyulaştı.Bana benzeyen adam gözlerini kısıp, usulca fısıldadı: “Sana her şeyi göstereceğim. Ama önce…” Birden kolumu kavradı. Parmakları, tenime normal bir insan dokunuşundan daha soğuk geldi. İçimde bir ürperti yükseldi. “Önce… hatırlaman gerekiyor.”
