Kamp alanı sonunda tam anlamıyla oturmuştu. Çadırlar dikildi, malzemeler yerleştirildi, en önemlisi de ateş yakıldı. Şimdi hepsi bir arada… Ortadaki ateşin etrafında yarım çember olmuşuz. İçimde hafif bir yorgunlukla karışık huzur vardı ama tam anlamıyla rahatlayamıyordum. Nedenini bilmiyordum.Yekta her zamanki gibi sessizdi ama gözleri sürekli beni tarıyordu. Simay az önce çizim defterini çıkardı, Derin çılgın bir TikTok videosu için Yiğit’i zorluyordu. Ben de elimde sıcak çikolatamla ateşe bakıyordum. Çıtır çıtır yanan dalların sesine kendimi kaptırmışken… birden fark ettim.Beş kişiydik. Ama altı sandalye vardı.Gözlerim ateşin diğer tarafındaki boş sandalyeye takıldı. Biraz yamuktu, diğerlerinden biraz daha büyük gibiydi. Rengi de farklıydı. Bizim getirdiklerimiz mavi-yeşildi, bu siyah. Sanki biri sonradan koymuş gibi. Sanki biri daha gelecekmiş gibi.Kaşlarımı çattım. Ayağımı altıma alıp biraz daha sandalyeye kaykıldım, sonra kafamı Yiğit’e çevirdim.“Yiğit…” dedim sessizce.“Efendim Lavin'im?”Gülümsedi ama yüzüne daha dikkatli bakınca bir şeyleri sakladığını fark ettim.“O sandalye neden boş? Yani… biri mi eksik?”Yiğit, biraz sessiz kaldı. Sonra gözlerini kırpıştırarak başını hafifçe yana eğdi.“Gelecek biri var.”“Kim?”“Benim bir arkadaşım,” dedi, sanki bu çok sıradan bir şeymiş gibi.“Ama bize söylemediniz? Son dakika mı?”Omzunu silkti.“Biraz öyle oldu, biraz da... bilerek sürpriz. Yarın sabah katılacak bize.”"İsmi ne?"Yiğit gözlerini bana dikti. O gülümsemesinin altında küçük bir heyecan gizliydi.“Buğra.”O an içimde bir şey hareket etti.Buğra mı?Buğra... Mezuniyette bir saniyeliğine göz göze geldiğim, sonra bir daha hiç karşılaşmadığım o çocuk. Hakkında hiçbir şey bilmediğim ama unutmamayı seçtiğim tek kişi.Ateşin sesi bir anda daha net geldi kulağıma. Her şey çok daha yavaş gibi hissettirdi kendini. Sanki o boş sandalye, bir yer açmak için değil de beni bir şeyle yüzleştirmek için oradaydı.Ve ben... yarını ilk defa bu kadar merak ediyordum.
Yiğit’in “Buğra” demesinden sonra bir süre kimse bir şey söylemedi. Derin hâlâ şarkı söylüyordu, Simay çizim yapıyor, Yekta sessizliğini koruyordu. Ama benim kafamda artık sadece o isim vardı: Buğra. Kafamda mezuniyet gecesinden bir an canlandı. Kalabalığın içinde göz göze geldiğimiz o saniye… Ne kadar kısaydı, ama nasıl da kalıcı. Bir şeyi tam hatırlayamazsın ama hissini unutamazsın ya, işte öyleydi. Derin bir iç çektim. “Ben yatıyorum artık,” dedim kalkarken. Simay “Ben de birazdan gelirim,” dedi. Ama sonra... Derin ekledi: “Bu arada Lavin, çadır olayında küçük bir karışıklık oldu.” Durdum. “Ne karışıklığı?” Derin hafif suçlu bir ifadeyle bakıyordu bana. “Ben Simay’la kalacağım, Yiğit zaten kendi çadırında. E şey... sen de Yekta’yla kalıyorsun.” Yüzüm o an taş gibi dondu. “Ne?!” Yekta başını kaldırıp sadece beni izledi. Gülümsemeye çalıştı ama fazla uğraşmadı. “Ama şey... başka çadır kalmadı?” dedim. Derin ellerini iki yana açtı. “Yarın Buğra geldiğinde ekstra çadır getirecek. Şimdilik böyle idare etmemiz gerekiyor.” İçimden “Hayır ya…” diye bağırmak istedim ama dışarıdan sadece boğuk bir “Hıh” çıktı. Yekta’ya kısa bir bakış atıp çadıra yürüdüm. Arkamdan gelen ayak seslerinden onun da geldiğini anladım. Çadıra girer girmez hemen sol köşeye çöktüm, uyku tulumumu açmaya başladım. Yekta da karşı köşeye geçti, sessizdi. Hep sessizdi. Ama bu gece, o sessizlik boğazıma çökmüş gibiydi. “Rahat edemeyeceksen dışarıda da kalabilirim,” dedi aniden. Ses tonu yumuşaktı, hatta kırılgandı. Bir an tereddüt ettim. Sonra, her zamanki inadımla cevap verdim: “Yok, sorun değil. Uyumaya çalışacağım.” Ama sorun vardı. Hem de büyük. Bir: Yekta’yla aynı çadırda kalmak. İki: Yarın gelecek olan gizemli bir Buğra. Üç: Kalbimde garip bir sıkışma. Ve dört: O boş sandalye hâlâ gözümün önündeydi. Uyuyamıyordum. Kamp ateşi çoktan sönmüştü, dışarısı sessizdi. Uzakta baykuşlar, yaprakların hışırtısı, bazen bir kurbağa sesi... Ama çadırın içi daha da sessizdi. Sanki Yekta bile nefes almamaya çalışıyordu. Sırtım çadıra dönüktü, gözlerim kapalıydı ama uykudan eser yoktu. Tam o sırada arkamdan gelen sesi duydum. Yekta'nın sesi, kısık ama netti. “Uyumadığını biliyorum.” Gözlerimi açmadım. “Nereden biliyorsun?” “Çünkü sen uyurken ayağını hep kıpırdatırsın. Şu an kıpırdatmıyorsun.” Gülümsedim. İstem dışıydı. Ama hâlâ sırtımı dönmüştüm ona. “İyi analiz,” dedim. “Dedektif misin sen?” Kahkaha atmadı ama dudak ucuyla bir şeyler belli ki hissetti. “Seninle üç yıldır aynı sınıftayım Lavin. Bence artık bazı şeyleri fark etmem normal.” Bu söz beni hafif sarstı. Çünkü ben onunla ilgili neleri fark etmiştim? Sırtımı yavaşça ona döndüm, başımı koluma yaslayarak baktım. O da bana dönmüştü. Gözleri loş karanlıkta parlıyordu. Yüzü ciddiydi ama o ciddiyetin altında hep o aynı şey vardı: Duygularını saklamaya çalışan bir çocuk. “Yarın gelecek olan Buğra… sen de tanıyor musun?” dedim aniden. Kaşları hafif kalktı. “Tanışmadık ama Yiğit’ten çok duydum. Sessiz biriymiş.” “Yani... sen bile tanımıyorsan biz nasıl alışacağız?” Omzunu silkti. “Bence senin için sorun olmaz.” “Benim için neden sorun olmasın?” Yekta durdu. Gözlerini kaçırdı. Sonra tekrar baktı. “Çünkü sen insanları çözmeyi seviyorsun. Özellikle karmaşık olanları.” O an göz göze geldik. İçimde garip bir şey kıpırdadı. Sanki Yekta’nın cümlesi sadece Buğra için değil, kendisi için de söylenmişti. “Bazen çözmek istemediğim şeyler de oluyor,” dedim fısıltıyla. “Mesela?” “Mesela…” Sustum. Kelimeler dilimin ucuna kadar geldi ama geçemediler. O sırada çadırın dışında bir rüzgâr esti, çadır hafifçe hareket etti. İkimiz de birden başımızı o yöne çevirdik. Sonra yine birbirimize. “Bu gece uyuyamayacağız değil mi?” dedim. “Muhtemelen hayır.” İkimiz de hafifçe güldük. Sessizlik... bu kez rahatsız edici değil, sakinleştirici bir şekilde çöktü. Yekta, usulca bir cümle daha fısıldadı: “Keşke bu yaz herkesin aklı karışmasaydı.” Ben sadece gözlerimi kapattım. Ama içimden “Ama karıştı, hem de fazlasıyla…” diye geçirdim.
Yekta’nın o son cümlesi çadırın içini daha da sessizleştirdi.“Keşke bu yaz herkesin aklı karışmasaydı.”Bir an cevap veremedim. Çünkü o “herkes”in içinde en çok ben vardım.“Senin de mi karışık?” dedim sessizce, neredeyse fısıltıyla.Gözleri bir anlık tereddütle bana döndü. O bakışta yıllardır görmezden geldiğim bir şey vardı. Sessiz, ama çarpıcı.“Benim kafam değil…” dedi duraksayarak.“Kalbim biraz.”Bir şeyler içimde titredi ama bunu belli etmemeye çalıştım. Gözlerimi kaçırdım, uyku tulumumla oynadım. Yekta'nın duygularını fark etmeye başlıyordum. Belki uzun zamandır oradalardı da ben yeni görüyordum. Belki de görmeyi hiç istememiştim.“Lavin,” dedi bu sefer daha derin bir tonla. “Bazen birine çok yakınızdır. Her gün onu görürüz, güleriz, konuşuruz. Ama o kişi bizi... başka bir gözle bakmaz.”Nefesimi tuttum.Sanki cümleyi ben tamamlamalıymışım gibi hissettim ama yapamadım.Yekta devam etti, sesi biraz daha kırılgındı şimdi:“Bazen biri gözümüzün önündedir ama onun başka birine bakışını görürüz… ve anlarız. Biz hiç öyle bakılmadık.”O an artık çok netti.Yekta benimle ilgili konuşuyordu.Benim ona hiç öyle bakmadığımı biliyordu.Ama söylemeyi yine de seçmişti.Gözlerim dolmadı ama içimde tuhaf bir sıkışma oldu. Çünkü o an ilk defa onu gerçekten duydum.Gerçekten hissettim.“Yekta…” dedim yavaşça.Ama devamını getiremedim. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Ne doğru olurdu? Ne eksik?O gülümsedi, kırık bir gülümsemeydi bu.“Boşver. Sadece söylemek istedim. Belki ilk ve son kez.”Yutkundum.“Sen çok iyi birisin,” dedim.“Biliyorum,” dedi ve ekledi: “Ama iyi olmak yetmiyor bazen.”Bir süre daha konuşmadık. Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı ama o mesafe... içimizdekinden daha küçüktü belki de.Gözlerimi tavana diktim, çadırın ince tavan kumaşında ay ışığının yansımaları oynuyordu.Yarın… Buğra gelecek.Ve ben... bir kez daha kendimle yüzleşecektim.Yekta çoktan gözlerini kapatmıştı ama nefes alışlarından hâlâ uyanık olduğunu hissediyordum.Konuşmamız bitmişti. Ama kafamın içi... daha da çok konuşmaya başlamıştı.Yekta'nın söyledikleri çadırın içinde yankılanıyordu sanki.“Bazen biri gözümüzün önündedir ama onun başka birine bakışını görürüz… ve anlarız. Biz hiç öyle bakılmadık.”Ben ona hiç öyle bakmamıştım.Belki de o yüzden, şu an kendimi biraz suçlu hissediyordum.Ya da sadece… kırılmış birini ilk kez bu kadar yakından görmenin ağırlığıydı bu.Ama ne olursa olsun, gerçek şuydu:Ben Yekta’ya değil… o boş sandalyeye takılmıştım hâlâ.O gelmemiş olana, daha adım atmayan birine.Sadece bir kez göz göze geldiğim ama aylarca zihnimde taşıdığım o çocuğa.Buğra’ya.Ve içimdeki ses fısıldıyordu:Bir şey olacak.Bu yaz… sadece bir kamp değil.Bu yaz, her şeyi değiştirecek.Gözlerimi kapattım.Karanlığın içinde o boş sandalye yeniden belirdi gözümde.Ve ben ilk defa… birinin oraya oturmasını bu kadar çok istedim.