İçeriğe geç

Kokusu Kalan Yaz

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Kokusu Kalan Yaz

Bölüm 1

1. Bölüm - Bana Göre Sabah Değil

Sabahlar bana göre değil. Yani… teknik olarak sabahlar sabah olmak zorunda ama ben hiç zorunda değilim. Hele hele temmuz sabahları. Havanın bile tembel olduğu o yapış yapış, nemli saatler. İşte o saatlerde gözünü açanlara güvenmem. Hele içten içe mutlu uyananlara hiç güvenmem. Ben gözümü yumruklanmış gibi açanlardanım. Güneşle küs, alarm sesiyle kavgalı. Battaniyemin altından burnumu çıkarıp gözümü telefona kestirdiğimde, ekran parlıyordu. Ve bu asla iyiye işaret değildi. Kesin grup yine mesaj yağmuruna tutmuştu beni. "Doğanın Dört Atlısı 🤠" Hayır, isim değişmedi. Ve evet, artık beş kişiyiz ama Yiğit “Beşli” deyince aklına çocuk bisküvisi geldiğini söyleyip isim değişikliğini reddetti. Derin zaten o ismin “ruhani bir havası” olduğunu savundu. Yekta ise “Boş şeylerle vakit harcamayalım” diyerek konuyu kapattı. Simay da “Ben hepinizi seviyorum, isim ne fark eder?” diyerek barışı sağladı. Sonuç: hâlâ dört atlıyız, ama beş kişilik. Telefona uzanıp gruba girdim. Sekiz yeni mesaj. Gözlerimi ovuşturarak okumaya başladım. "Günaydınn! Bugün de şahane bir gün bence 🤗☀️" – Derin. Enerji fazlasını kargoya verip bana yollayabilir. Gerçekten. "Gün aydınlanmış olabilir ama benim odam hâlâ karanlık. Uyuyorum sayılır." – Yiğit. Bu çocuğun alarm sesi olarak kendi horlamasını kullandığına eminim. "Sabah balkona çıktım. Kuşlar ne güzel ötüyordu. Hava biraz serin, rüzgâr tatlı." – Simay. Her mesajı minik bir şiir gibi. Hayran olmamak elde değil. "Cuma sabahı çıkıyoruz. Çantalar perşembe hazır olsun. Bugün listeyi netleştiriyoruz." – Yekta. Sanki doğa yürüyüşüne değil, askeri kampa gidiyoruz. Yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. Onlarsız bir sabah düşünemiyorum. Her biri kendi kafasında, kendi frekansında… Ama bir şekilde hepimiz aynı cümlede buluşmayı başarıyoruz. Bu da bizi biz yapıyor galiba. Ben de yazdım: "Uyanığım ama göz kapaklarım hâlâ bana küs. Kahve içmeden konuşmak anayasal hakkıma aykırı." Yanına bir tane de kırılmış kahve fincanı emojisi koydum. İki saniye geçmeden Derin yazdı: "Sen zaten uyanık doğmuşsun Lavin. Göz kapakların da karakterli bence." Ardından Yiğit: "Lavin’in göz kapakları bile tartışıyor kendiyle. Bu kadar inatçı başka bir uzuv görmedim." Yekta'nın cevabı gecikmedi: "Gün planı: 1- Alışveriş listesi tamamlanacak. 2- Çadır eksiği olup olmadığı netleşecek. 3- Lavin’in kahvesi yapılacak ki huzur olsun." Gülümsedim. Beni ne kadar inatçı görseler de, şu grubun içinde en çok ben güldürüyorum. Bazen farkında bile olmadan. Belki de bu yüzden hâlâ buradayız: Birimiz susarken diğerimiz konuşuyor, biri dağılırken öbürü topluyor. Telefonu elimde tutup, yastığa yaslandım. Pencereden gelen rüzgâr hafifti, perdeleri kıpırdatacak kadar nazik. O an içimde bir şey titreşti. Hafif ama tanıdık bir kıpırtı. Henüz tanımadığım bir heyecan gibi. Ne için olduğunu bilmiyordum. Ama sanki bir şeyler yaklaşmaktaydı. Gruba tekrar yazdım: "Ben liste işine yardım ederim ama önce kahvaltı. Midem konuşmaya başladı, beynim sustu." Derin yazdı: "Senin beynin hiç susmuyor ki." Simay: "Kahvaltıda ne var? Ben hâlâ tostla göz göze geliyorum." Yiğit: "Ben sabah sabah makarna yaptım. Yargılamayın. Aşktı belki de, bilemezsiniz." Yekta: "Kahvaltıdan sonra video araması yapıyoruz. Hazırlıklı olun. Kafamda rota planı var." Bir an gözüm uzaklara daldı. O "rota planı" dedikleri şey, aslında sadece yürümek değil. Birlikte biraz daha büyümek, biraz daha kendimizi tanımak. Ve belki… bilmeden birilerine rastlamak. Telefonu yüzüstü çevirdim, gözlerimi tavana diktim. Telefonu yan çevirmiş, sessizce tavana bakarken kapım tıklatılmadan açıldı. Gelen adımlar belliydi. Annem. Yavaşça içeri girdi, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde tanıdık bir bakış vardı. Hem endişeli, hem hafif sinirli. Ama en çok da... annemsi. “Sen hâlâ pijamalarla mı geziyorsun?” dedi, ses tonu ince bir sitemle karışık. Başımı yastıktan hafifçe kaldırıp burnumu çektim. “Kahvaltıdan sonra hazırlanacaktım zaten.” Yani... en azından planım oydu. Belki. Annem odanın içini şöyle bir süzdü. Dağınık kıyafetler, yere atılmış kitaplar, dolabın ucundan sarkmış bir ceket… Bir tablonun parçası gibi değil de, sanki tabloyu döken biri gibi bakıyordu bana. “Lavin,” dedi. “Bilmiyorum sen doğaya mı gidiyorsun, uzaya mı. Ama bir çantayı düzgün hazırlamak bu kadar zor olmamalı.” Yataktan kalkıp oturdum. “Daha üç gün var anne ya. Neden şimdi?” “Çünkü son gece ‘anne terliğimi gördün mü’ diye panik yapan bir kızla yaşamak istemiyorum.” Kollarını çözüp ellerini beline koydu. “Bir de bak hâlâ saçın birbirine girmiş. Taramıyor musun sen hiç kendini?” Bir yandan gülümsüyordum. Beni bu kadar iyi tanıyan birini bazen korkutucu buluyorum. “Haklısın,” dedim hafifçe, “ama saçlarım da benim gibi. Doğal afet.” Annem başını iki yana sallayıp dolabın kapağını açtı. “Bak bu tişört güzel. Üzerine de şu ince hırkayı alırsın. Hava akşamları serin oluyor.” “Anne, ben on yedi yaşındayım. Giydiğimi seçebilecek kadar büyüğüm.” “On yedi yaşındasın ama hâlâ sabahları çorabını yatağın kenarında arıyorsun.” Bir şey diyemedim. Çünkü haklıydı. Annem sonunda gülümseyip yanıma oturdu. Elini saçlarıma attı, parmaklarını hafifçe doladı. “Dostlarınla doğaya gitmen güzel. Ama dikkatli ol. Sen dışarıdan güçlü görünüyorsun, evet… ama içini bilen biri olarak söylüyorum; çok kolay kırılıyorsun.” Gözlerim kısa bir an yere kaydı. Annemin bu tür sözleri beni her zaman bir saniyeliğine susturur. Başımı kaldırdım, hafifçe mırıldandım: “Ben kırılmam. Bükülürüm. Esnerim. Ama düşmem.” Gülümsedi. “İnşallah öyle olur.” Annem kapıya doğru yöneldi. “Çorba ısınıyor. Kahvaltı da hazır. Yarım saat içinde çantanın başına geçmeni istiyorum.” “Tamam anne,” dedim, “ama önce biraz... telefonla ruhumu toparlamam lazım.” “Ruhunu değil, odanı toparla önce!” Kapıdan çıkarken bunu söylemeyi de ihmal etmedi tabii. O gider gitmez yorganı itip yataktan kalktım. Ayağımın altına çorap battı. “İşte çorabım…” dedim kendi kendime gülerek, “ve annem bir puan daha kazandı.” Dolaba yöneldim. Simay’ın "Serin olur" uyarısı aklıma geldi. Yekta zaten liste manyağı olmuştu. Derin, kesin renk uyumunu soracak. Ve Yiğit... Yiğit sadece laf sokacak. Elime siyah pantolonumu ve oversize beyaz tişörtümü aldım. Üzerine jean ceket. Tam kamp kızı kombini. Telefonuma yeniden göz attım. Grup hâlâ yazıyordu. "Ben makarna üstüne zeytin koydum. Farklı bir kültür inşa ediyorum." – Yiğit. “Bir gün seni belgesel yapacağım.” diye yazdım. “Başlığı da hazır: ‘Kampın En Garip Türü’.” Ardından iç sesim yine konuştu: Sanki bir şey olacak. Ama ne? Henüz bilmiyorum. Sadece... hissediyorum.Kamp günü. Gözümü açtığım an aklıma gelen ilk şey şu oldu: Çadırı aldım mı? Yatağın içinde doğrulup panikle etrafa baktım. Kapının arkasında duruyordu. Rahat bir nefes verdim. Telefonuma uzandım. Ekranda tek bir mesaj vardı: "Geliyorum." – Yekta. Tabii ki bu kadardı. Ne bir emoji, ne bir selam. Net, sade, doğrudan. Tam Yekta tarzı. Pencereye yaklaştım. Hava açık ama serindi. Güneş daha tam yükselmemişti, gökyüzünde griyle mavi arasında kararsız bir ton hakimdi. Gözlerimi kısıp aşağıya baktım. Siyah tişörtü ve kot pantolonuyla Yekta arabasının kapısına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Bekliyordu. Sabırsız değil ama net. O bekleme şekli bile disiplin kokuyordu. "Of..." diye mırıldandım. “Tamam, iniyorum.” Aceleyle sırt çantamı aldım, çadırı omzuma taktım, küçük çantamı koluma geçirdim. Kapıyı kapatmadan önce annemin sesi mutfaktan geldi: “Yekta geldiyse, selam söyle! Simay’ın yedek battaniyesini sen almıştın, unutma. Çorap almayı da ihmal etme! Ve...” “Anne!” diye araya girdim, ayakkabımı giyerken. “Yekta aşağıda telsiz gibi bekliyor, beni askere gönderiyormuşsun gibi hissediyorum şu an.” “Gerekiyorsa gönderirim,” dedi annem, “doğaya karşı değil ama dağınıklığına savaş açmak için.” Kahkaha attım. Kapıyı kapatırken “Seni arayacağım” diye seslendim. İki kat merdiveni ikişer üçer atlayarak indim. Kapıyı açar açmaz Yekta’yla göz göze geldik. “Günaydın,” dedi. Sesi her zamanki gibi kararlıydı ama gözlerinin kenarında belli belirsiz bir gülümseme saklanıyordu. “Günaydın... Komutanım,” dedim omzumdaki çadırı düzeltirken. Bir kaşını kaldırdı. “Dalga geçiyorsun ama geç kalmadığın için bu seferlik affedildin.” Eşyalarımı bagaja yerleştirdi, sonra ön kapıyı açtı. “Buyur, Lavin Hanım. Bugün biraz yolumuz var.” Arabaya otururken hafifçe iç geçirdim. Burası, bu koltuk, bu sabah havası... hepsi “bir şeyler başlıyor” hissini daha da derinleştiriyordu. Yekta kontağı çevirdi. Araba yavaşça yola çıkarken ben pencereden dışarı bakıyordum. Sokaklar hâlâ uykudaydı. İnsanlar evlerinde, kediler kaldırımda kıvrılmış, sabah sessizdi. Ama içimde öyle bir uğultu vardı ki… Sanki birazdan hikâyemin ilk sayfası açılacaktı. Yekta radyoyu açtı. Düşük sesli bir şarkı çalmaya başladı. Ritim, yolun sesiyle karıştı. “Hazır mısın?” diye sordu aniden. Ne için olduğunu sormadım. Çünkü bu soru, sadece çadır kurmaya ya da ateş yakmaya dair değildi. Bambaşka şeylere hazırlıktı. Yutkundum. “Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Ama sanırım olmak üzereyim.” Yekta başını hafifçe salladı. Araba hızlanırken içimde bir şey kıpırdadı. Sanki yol, beni sadece kamp alanına değil... bambaşka birine götürüyordu.Yekta’nın arabası mahalleden çıkarken telefonum çaldı. "Nerdesiniiiniz!" Derin. "Yoldayız. Geliyoruz," diye yazdım. “Simay hâlâ sessiz mi?” "Cevap bile vermedi. Ama en azından okundu." "Belki meditasyon yapıyordur," yazdı Yiğit. "Ya da mistik bir kuşla telepatik bağ kuruyordur." Kıkırdadım. “Simay kendini bulurken biz kaybolmayalım,” dedim Yekta’ya. Adresleri zaten netti: Derinlerin evi. Hepsi orada toplanmıştı. On beş dakika sonra, Derin’in apartmanının önündeydik. Kaldırımda üç kişi: Derin, Yiğit ve Simay. Bagajlar, yastıklar, kamp sandalyesi... Hatta Yiğit yanında termos getirmişti. Kırmızı. Üzerinde “KAMP KRALI” yazısı. Arabadan indiğimde Derin çığlık attı: “LAVİİİİİN!” Sarılıp havada üç tur döndürmese olmazdı zaten. “Sen yoksan eğlence yarım!” dedi. “Ben yoksam siz ormanda kaybolursunuz,” dedim gülerek. Simay bize uzaktan gülümsedi. Üzerinde salaş bir gömlek, çiçekli fular, sırt çantasında minik bir kitap sarkıyordu. Kendisi gibi. Sessiz ama fark edilir. Yiğit hemen yanıma geldi. “Yekta seni tek başına mı getirdi? Bravo. Hayatta kalabildiysen yolculukta, kampta da yaşarsın.” “Bir gün seninle doğada baş başa kalırsak, ağaca bağlayacağım seni,” dedim. “Eğlenceli olur,” dedi. “Yeter ki ip sağlam olsun.” O sırada Yekta arabanın bagajını açtı. “Eşyalar, büyük arabaya geçiyor. Minibüse,” dedi kısa bir bakış atarak. Organizasyon yine onda. Ciddi. Sessiz. Ama... her şeyin merkezinde. Bagajları minibüse yerleştirdik. Herkes heyecanlıydı. Çok konuşulmuş, defalarca iptal tehlikesi atlatmış ama sonunda gerçekleşen bir planın verdiği rahatlık vardı hepimizde. Son kontrol yapıldı. Yekta sürücü koltuğuna geçti. Simay yanına oturdu. Ben, Derin ve Yiğit arka koltuklarda konuşmaya başladık bile. Müzik açıldı. Hava ısınmaya başlamıştı. Güneş sonunda kendini göstermeye karar vermişti sanki. Minibüs hareket ettiğinde, arkamdan bir şeyleri bırakıyormuş gibi hissettim. Evimi, odamı, annemin sesiyle uyanmayı… Ama aynı anda, önümdeki yolun bana neler getireceğini düşündüm. Henüz bilmiyordum. Bildiğim tek şey, hayatımın küçük bir anı gibi görünen bu yolculuğun… Belki de en çok iz bırakan yeri olacağıydı. Ve içimden bir ses, daha hiçbir şeyin başlamadığını fısıldadı. Sadece… ilk sayfa açıldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.