Güneş ışıkları göz kapaklarımın arkasında sarı bir perde gibi titriyordu. Birkaç kuş cıvıltısı, ormanın hafif rüzgârla uyanışı ve çadırın dışındaki ayak sesleri... Uyanmam için sessizce anlaşmış gibiydiler. Yavaşça gözlerimi açtım. Uykulu bir şekilde doğruldum. Yekta çoktan kalkmıştı. Uyku tulumu düzgünce katlanmış, çantasının yanına bırakılmıştı. Her zamanki gibi disiplinli. Bu yanı bana bazen güven verirken, bazen de boğucu geliyordu. Çadırın fermuarını açıp dışarı çıktığımda, Simay ıslak saçlarını sıkarken otların üzerine damlayan suyun sesi geldi. Derin yere serdiği örtüde, mini hoparlörden kısık bir şarkı çalıyordu. Yiğit elinde termosla koşuşturuyordu; büyük ihtimalle kahvaltılık bir şeyler peşindeydi. “Günaydın Lavin!” diye seslendi Derin, kollarını iki yana açarak. “Günaydın,” dedim esneyerek. “Çok erken değil mi?” “Doğa erken uyanır, biz de öyle,” dedi gülerek. Simay sessizce göz kırptı. Ona göre bu bile çok fazla konuşmaydı. Yekta biraz uzakta, kahvaltı için ateşi tazeleyip odun diziyordu. Yanına doğru yürüdüm. “Sabah insanı olduğunu söylememiştin,” dedim. Hafifçe gülümsedi. “Sessizlik güzeldir. Herkes uyanmadan bir şeyleri düşünmek iyi geliyor,” dedi. Ardından ekledi: “İyi uyuyabildin mi?” “Fena değildi. Senin horlaman dışında tabii,” dedim alayla. Gülümsedi ama gözlerini kaçırdı. O sırada ayak sesleri duyuldu. Herkesin başı aynı anda o yöne döndü. Ormanın içinden bir silüet yaklaşıyordu. Siyah tişört, dağınık saçlar ve… elinde bir sigara. Kimi tanıdığını bazen kalbin gözlerinden önce anlar. Buğra. Çok fazla bir şey demeden kamp alanına girdi. Sırtında bir çanta, yüzünde uykusuz bir ifade. Ama asıl dikkat çeken, parmaklarının arasında tütmeye devam eden sigaraydı. Derin’in ağzı açık kaldı. “Buğra gelmiş,” diye fısıldadı bana. “Kim çağırdı?” dedim. Tam o sırada Simay’ın arkasında beliren Yekta, istemsizce dudaklarını ısırdı. O çağırmamıştı. Ve rahatsız olduğu çok belliydi. Buğra sessizce gruba yaklaştı. Kalabalığın dışında durdu birkaç saniye. Sigara dumanı aramızda ince bir perde gibi süzülüyordu. Sonra bana doğru döndü. Göz göze geldik. Donakaldım. Mezuniyet gecesi. Kalabalığın içinde bir yabancı. Gözler. Gözler... Buğra gülümsedi, hafif ama küçümseyici bir gülümsemeydi. Sonra yanımdan geçerken fısıltıya yakın bir sesle konuştu: “Sigara rahatsız ediyorsa, rüzgâr yönünü değiştirebilirim. Sen değiştirmiyorsan tabii.” Arkasından baktım. Sinirlerim hafifçe gerildi ama kendime hâkim oldum. Yekta elindeki bıçağı tahtaya sertçe vurdu. “Birazdan kahvaltı hazır olur,” dedi. Ama sesi gergindi. Özellikle Buğra’ya hiç bakmıyordu. --- Saat ilerledikçe grup toparlandı. Kahvaltı, nehir kenarında yürüyüş, birkaç selfie ve klasik Yiğit esprileriyle dolu bir gündü. Ama Buğra... hep biraz uzaktaydı. Gözlemliyordu. Özellikle beni. Arada sırada yanıma yanaşıyor, anlamsız sorular soruyordu. “Sen hep bu kadar çok mu konuşursun?” “Pantolonunu ateşte yakmadığına şaşırdım.” “Yürüyüş yaparken taşlara basmayı mı seviyorsun yoksa deneme mi yapıyorsun?” İlk başta ciddiye almadım ama sonra fark ettim: Bu çocuk, uğraşıyordu. Sessizdi ama lafla değil, mimikle, gözle, dumanla... uğraşıyordu. Sabır testim başlamıştı. Öğle sonrası gruptan biraz uzaklaştım. Nehir kenarındaki kayalıkların üzerinde otururken, ayak sesleri duydum. Yanıma gelmişti. Yine o sigarayla. “Seninle uğraşmayı seviyorum galiba,” dedi. “Hissediyor musun?” “Bir zevkin eksikti, Buğra,” dedim. “Onu da bulmuş oldun.” “Senin gibi biri çoktan karşılık verirdi. Vermediğine göre ilgimi çekiyorsun,” dedi. Gözlerimi devirdim. “Sigaranı söndür.” “Seni mi yakıyor, kendimi mi?” “İkisini de. Ama benim sinirlerimi daha hızlı,” dedim. Cevap vermedi. Sadece bir kez daha iç çekip dumanı havaya savurdu. Ve yanımda oturdu. Hiçbir şey söylemeden… sadece oturdu. --- Akşam olduğunda kamp tekrar hareketlendi. Yemekler, marshmallowlar, Yiğit’in gitar denemeleri... Ama çadır zamanı geldiğinde işler değişti. “Ben Simay’la kalıyorum,” dedi Derin. “Yiğit’le kalacağım ben,” dedi Yekta. Sesi bana bakmadan söyledi bunu. Oysa dün gece onunlaydım. Bana döndüler. Bir çadır kalmıştı. Sadece bir tane. “Lavin, sen Buğra’yla kalırsın artık,” dedi Derin, sesi gayet rahat. “Nasıl olsa medeni insanlarsınız.” Yüzümdeki ifadeyi görmek istemezdim. Buğra ise çoktan uyku tulumunu eline almıştı. Yanımdan geçerken sadece, “En azından horlamam,” dedi. Çadır küçük, havasız ve... dumanlıydı. “Sakın burada sigara içme,” dedim, tulumuma girerken. “Ben de tam sigaranın içilmeyeceği en keyifli yer olduğunu düşünüyordum,” dedi alayla. Sonra ceketini çıkarıp bir köşeye bıraktı. Ortaya biraz sessizlik düştü. Ben yastığımı ayarlarken o aniden sordu: “Beni hatırlıyor musun?” Sustum. “Mezuniyet gecesi,” dedi. “Dans edenlerin uzağındaydım. Sırtımı duvara yaslamış, seni izliyordum. Sen... çok konuşuyordun. Gülüyordun. Ama sonra bir an... göz göze geldik.” “Hatırlıyorum,” dedim fısıltıyla. “Ben de seni izliyordum. Ama sonra gözlerini kaçırdın.” “Çünkü bakışın fazla dürüsttü,” dedi. “İnsan bazı gerçekleri yüzüne bu kadar doğrudan alınca... savunmasız kalıyor.” Dönüp baktım ona. Yarı karanlıkta, saçları alnına düşmüştü. Sırt üstü yatıyordu, tavanı izliyordu ama orada değildi. Geçmişteydi. “Sana tanıdık geliyorum değil mi?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Ama sadece gözlerin değil... içindeki o sessizlik de tanıdık.” Yüzünü çevirdi. Bakışlarımız yine kesişti. Sessizlik uzadı. Bu kez rahatsız edici değil, garip bir yakınlık taşıyan bir sessizlikti. “Sana zarar vermem,” dedi birden. “Beni tanımıyorsun,” dedim. “O gece yetti,” diye fısıldadı. Ve sonra, hiçbir şey demeden gözlerini kapadı. Ben de yavaşça yastığıma döndüm. Ama gözlerim kapanmıyordu. Çünkü o gece... sadece çadırı değil, geçmişimi de paylaşıyordum.
Bölüm 3
3. Bölüm - Tanıdık Gölge
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.