İçeriğe geç

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 28 · 3 dk okuma

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 28

BÖLÜM 28: KORİDORDAKİ NÖBET VE İKİ KAHVE

Helikopter kışla pistine indiğinde sağlık ekipleri sedyeyi saniyeler içinde seyyar hastaneye taşıdı. Şarapnel parçası Demir'in kürek kemiğine saplanmadan sıyırıp geçmişti; derin bir yırtık ve ciddi kan kaybı vardı ama hayati tehlikesi bulunmuyordu.

Devin, operasyon tulumunu dahi çıkarmadan ameliyathanenin kapısına kadar gitti. Sıhhiye yüzbaşısı içeri girip kapıları kilitlerken, Devin koridorun ortasında, elleri hala kurumuş kan ve kireç tozuyla kaplı halde çakılı kaldı.

"Komutanım."

Kerem ve Barış iki adım arkasında dikiliyordu. Yüzlerindeki kamuflaj boyaları terle akmış, gözleri kızıla dönmüştü. İkisi de sessizce Devin’in omuzlarına baktı; o çelik duruşun arkasında bir insanın ancak bu kadar gerilebileceğini biliyorlardı.

"Gidin üzerinizi değiştirin," dedi Devin, bakışlarını ameliyathane kapısındaki kırmızı lambadan ayırmadan. Sesi pürüzsüz ve dondurucu bir sakinlikteydi. "Mühimmat sayımını tamamlayın, tabur mevcudunu raporlayın."

"Komutanım, siz..." diye atıldı Barış.

"Yüzbaşı Karahan emretti, Asteğmen. İkincisi gelmeyecek."

Kerem, Barış’ın kolunu tutup hafifçe geri çekti. "Emredersiniz komutanım." İkili koridorda ağır adımlarla uzaklaşırken, Devin metal sandalyelerden birine oturmadı; sırtını duvara yaslayıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Nöbet tutar gibi, tek bir milim kımıldamadan beklemeye başladı.

Aradan geçen bir buçuk saatin ardından ameliyathane kapısı açıldı. Cerrahi önlüğü kan lekeleriyle dolu doktor dışarı çıktı. Maskesini çenesine indirip Devin’i görünce başını hafifçe eğdi:

"Dikişler tamamlandı Yüzbaşım. Şarapnel çıkarıldı, damar hasarı onarıldı. Genel durumu stabil. Narkozun etkisi geçiyor, odaya alıyoruz. İki haftaya ayağa kalkar ama bu adamın yerinde durmayacağını ikimiz de biliyoruz."

Devin’in ciğerlerine sıkışan nefes nihayet boşaldı. "Sağ olun Tabip Yüzbaşım."

On beş dakika sonra tek kişilik hasta odasının kapısını yavaşça araladı. Odada sadece monitörün ritmik bip sesleri ve dışarıda yavaş yavaş sakinleşen yağmurun sesi vardı. Demir yatakta yatıyordu; göğsü kalın beyaz bandajlarla sarılmış, serum hortumu sol bileğine bantlanmıştı. Gözleri yarı aralıktı, kapının açıldığını duyunca başını güçlükle o tarafa çevirdi.

Devin içeri girdi, kapıyı arkasından usulca örttü. Ellerini yıkamış, kaskını ve hücum yeleğini bırakmıştı ama tulumundaki çamur ve kan izleri hala oradaydı. Yatağın kenarındaki demir sandalyeyi çekip oturdu.

"Ayaktasın," dedi Demir kısık, çatallı bir sesle. Dudakları susuzluktan kurumuştu.

"Ayaktayım," dedi Devin. Gözlerini Demir’in solgun yüzüne dikti. "Ama senin gibi bir dik kafalının arkasını toplamaktan ayaklarım ağrıdı Binbaşım."

Demir hafifçe gülümsedi; yüzündeki her mimik dikişlerini sızlatsa da bunu belli etmemeye çalıştı. "Alışsan iyi edersin Karahan. Daha çok operasyon var önümüzde."

"Bir daha benim önüme atlarsan..." Devin duraksadı. Ses tonundaki o resmi perde bir anda paramparça oldu. Eğilip Demir’in sağlam olan sol elini kavradı. Parmaklarını adamın nasırlı avucuna kenetledi, başını hafifçe öne eğdi. "Bir daha sakın bunu yapma. Sana bir şey olsaydı... Ben o dağdan inemezdim Demir."

Demir parmaklarını sıktı. O kışlanın korkulan yüzbaşısının, herkesin "Buz Kraliçesi" dediği kadının titreyen nefesini teninde hissetti. Boşta kalan elini uzatamasa da gözleriyle Devin’in dağılmış saçlarını, gözlerindeki o saf korkuyu ve teslimiyeti sardı.

"İnerdin," dedi Demir usulca. "Çünkü sen Devin Karahan’sın. Ama ben de senin arkanda bir daha o mezar taşlarını bırakmana izin vermem. Bunu kafana sok."

Oda kapısı aniden tıklatılmadan iki parmak aralandı.

İçeri önce bir tepsi, ardından tepsinin arkasından sakince uzanan Barış’ın kafası girdi. Arkasından da Kerem süzüldü. İkisi de üzerlerini değiştirmiş, temiz üniformalarını giymişlerdi. Barış’ın elindeki tepside iki adet karton bardakta dumanı tüten kahve ve bir paket bisküvi vardı.

"Komutanlarım... Şey, rahatsız ettik ama," dedi Barış, odadaki atmosferi sezip kapı eşiğinde mıhlanarak. "Kantin açıkmış da... Sıcak bir şey lazım olur dedik."

Devin elini Demir’in elinden hızla çekmedi; sakin bir hareketle bıraktı, sandalyesinde doğrulup ikisine döndü. Gözlerini kıstı ama sesinde ceza verecek bir hava yoktu.

"Siz kapı çalma adabını kışlada değil de nerede öğreneceksiniz acaba?"

Kerem hemen Barış’ı öne itti: "Ben söyledim komutanım, 'Çalalım' dedim ama Barış 'Binbaşımın şekeri düşmüştür' diye tutturdu."

Demir yatakta hafifçe doğrulmaya çalıştı, yüzünü buruşturdu ama gözleri parladı: "Bisküvileri bırakın, kaybolun. Yoksa dikişlerimi patlatıp ikinizi de revir bahçesinde koştururum."

"Emredersiniz komutanım! Geçmiş olsun komutanım!"

Barış tepsiyi komodinin üstüne jet hızıyla bırakıp Kerem’le birlikte selam durdu ve arkalarına bile bakmadan odadan kaçtılar. Kapı kapandığında ikisinin koridorda "Oğlum el ele tutuşuyorlardı lan!" fısıltısı odaya kadar ulaştı.

Devin ellerini yüzüne kapattı, ardından yorgun bir kahkaha attı. Demir de başını yastığa geri koyup güldü; odanın tavanındaki beyaz ışık, günlerdir üzerlerine çöken o kanlı kabusu tamamen dağıtmıştı.

Devin karton bardaklardan birini alıp Demir’e uzattı. "Bisküviyi hak ettin Binbaşım. Ama patates soyma cezandan düşmeyecek, bilgin olsun."

Demir bardağı sol eliyle aldı, buğunun ardından Devin’e baktı. "O sofrayı kur da... Gerekirse çuvalla patates soyarım, Yüzbaşı."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.