Gözlerini açtığında Svedana, kendini bir lunaparkın paslı zemininde değil, sanki bir pavyon ışıklandırmasıyla yarışan, neon tabelaların havada uçuştuğu devasa bir meydanda buldu. Üstü başı hala dünkü turnuva kıyafetleriydi ama etrafındaki herkes sanki bir kostüm partisinden fırlamış gibiydi. Ayol, beni Galata diye Tokyo’nun pazar yerine mi attılar, n'oldu? diye söylendi, üzerindeki hayali tozları silkelerken .Hemen ileride, kapısında ,Demon Slayer Bar yazan, içeriden ağır tütsü ve biraz da dertli Karadeniz müziğini andıran ama aslında Japonca olan bir ezginin geldiği mekana daldı. İçerisi duman altıydı. Svedana, sanki her gün buraya geliyormuş gibi bir edayla bara yürüdü. Tam o sırada gözü, köşedeki masada oturan iki tipe takıldı: Biri ağzında maskesi, garip renkli gözleriyle Obanai; diğeri ise üstü başı yara bere içinde, dünyaya küsmüş bakışlı Sanemi.
Svedana, Sanemi’nin yanına süzüldü. Selam yakışıklı, bu ne hal? Sanki fırından yeni çıkmış taze pideyi yere düşürmüşsün gibi bakıyorsun. Kim üzdü seni? Gel bir çayımızı iç, derdini anlat, dedi, en yılan gülümsemesini takınarak. Sanemi, kılıcına davranacak gibi oldu ama Svedana’nın özgüveni karşısında kısa bir mavi ekran verdi. Obanai ise maskesinin altından Bu ne diyor? dercesine bakıyordu.Svedana tam Sanemi’nin koluna girip Hangi kuaföre gidiyorsun ayol, saçların tam benim tarzım, diyecekken, barın köşesindeki dev ekranda bir görüntü belirdi. Haberlerde ağlayan, saçı başı dağılmış, elinde örgüsüyle Yetişin komşulaaar, beni kaçırdılar! Burası neresi, uşağum biri bana yol tarif etsin, diye feryat eden Keziban’ı gördü.
Svedana bir an duraksadı, ekrandaki Kezibana baktı, sonra yanındaki karizmatik anime çocuklarına döndü. Tövbe bismillah, bu kızı nereden tanıyorum ya? dedi kendi kendine. Sonra Obanai’ye dönüp hiçbir şey olmamış gibi fısıldadı: Neyse şekerim, boşver sen o televizyondaki deliyi. O kesin figürandır. Ee, senin şu maskeyi bir çıkarsak mı, dişçiden mi geliyorsun?