İçeriğe geç

KIZIL YÜREK

Bölüm 4 · 6 dk okuma

KIZIL YÜREK

Bölüm 4

Silahımın soğuk demirini kavrayarak dizlerimi kendime daha çok çektim. Köprüden gelen düşmanlar askerler ile acımasızca dövüşüyordu. Aralarında Eris’de vardı. On iki kişilik düşman grubuna karşı dört kişi dövüşüyorlardı. Askerlerden tanıdığım biri iki kişi arasında kalmıştı ve onu kurtaracak kimse yoktu. Sanırım ölecekti. Diğerleri önündeki düşmana odaklandığı için o askere kimse yardım edemiyordu. Ben bunu yapamazdım. Benden bunu beklemeyi kesin. Korkaklığıma alışın. Eris, askerin dövüştüğü düşmanlardan birini öldürmek için silahını kaldırdığı sırada önündeki bir başka düşman onun karnında bir bölgeye ateş etti. Eris, yere düşüp yarasını tutmaya başlamıştı. Fakat her yer çoktan kan gölüne dönmüştü. Bir şeyler yapmalıydım fakat ne yapabilirdim ki? En yakın arkadaşımın ölümünü izlemek istemiyordum. Ani yaşadığım şok ile ayağa kalktığım sırada elimdeki silaha daha çok sarıldım. O sırada yerde yatan Eris yarasını tutarak doğrulmaya çalıştı. Bunu yapamayacağını anlayınca da bana doğru döndü. Dudaklarını kıpırdatarak, “Savaş” dedi. Bana diyordu. Çünkü tek şansı bendim. Bu zamana kadar hep o beni kurtarmıştı, şimdi ise sıra bendeydi. Bunu yapmalıydım.

Silahımı daha sıkı kavrayarak düşmana doğrulttum. Gözlerim Eris’e kaydığında küçük bir tebessüm ile bana baktığını gördüm. Bunu başaracağımı biliyordu. Titreyen ellerimi durdurdum ve zihnimde bana bir şeyler fısıldayan sesi susturdum. Tıpkı bir asker gibi tetiği çekip nişan aldım ve tetiğe bastım. Fırlattığım mermi havada süzülerek düşmana doğru ilerledi. Mermim kusursuz bir şekilde düşmanın kalbine girdiğinde düşman yere yığıldı. Eris’e baktığımda dudağının yanından akan kanı silip bana gülümsediğini gördüm. Başardım. Ve devamını da getirebilirdim.

Sımsıkı kavradığım silahım ile düşmanları hedef alarak ateş ediyordum. Kimisinin kalbini kimisinin alnını hedef alıyordum. Korkaklığımı azda olsa yenmiş, cesur bir şekilde askerlerin hayatını kurtarıyordum. Son kalan kişiyi de alnından vurduktan sonra Eris’e döndüm. Hala yerde kan kaybettiği için hızlıca ona doğru koştum. Kolunu omzuma atarak onu ayağa kaldırdım. Biraz sürünüyor gibi gözüksek de yine de ilerleyebiliyorduk. Onu askeriyeye götürüp revire bırakmam lazımdı. Hala yaşadığına emin olabilmek için eğilip yüzüme baktığımda gözlerinin seğirdiğini fark ettim. Daha hızlı olmalıydım.

Düşmanların fazla olmadığı yerlerden geçerek askeriyeye ulaştığımda o bölgedeki askerlerden bazıları bana yardım ederek onu revire götürdüler. Bende daha fazla zaman kaybetmeden savaş alanına geri döndüm. Madem kendimi aşmıştım bundan sonra kaçmamın bir anlamı yoktu. Artık annem bana tokat, atıp yüzüme tükürmek yerine bana sarılıp, beni öpebilecekti. Bunu düşünmenin mutluluğu ile adımlarımı hızlandırdım ve silahıma daha çok mermi koydum. Artık bende cesur bir askerdim. Yani sanırım.

Savaş alanına vardığımda gördüğüm manzara yabancı değildi fakat yine de her seferinde midemi bulandırıyordu. Zihnimdeki fısıltılar yavaş yavaş konuşmaya başlamıştı.

“Gitme.”

“Kaç, yoksa ölürsün.”

“Hemen bir yere saklan! Öleceksin.”

Başımı hızlıca iki yana sallayarak bu sesleri susturmaya çalıştım. Silahımı sıkıca kavrayarak yüzüme sert bir ifade yerleştirdim. Ardından silahımı kaldırarak gözüme ilişen ilk düşmanı hedef aldım. Tetiğe basınca silahımdan çıkan mermi düşmanın kalbine girdi. Sonra bir başkasının kalbine girdi. Sonra diğerlerinin. Gözüme ilişen düşmanları teker teker kalbinden vurarak yok ediyordum. En sonunda bana doğru gelen bir düşmanı görünce hızlıca ona doğru silahımı doğrulttum fakat tam tetiğe bastığım sırada mermimim bittiğini fark ettim. Soğukkanlılığımı koruyarak yana doğru çekildim. Düşmanın yumruğu boşluğa gidince sendeleyerek yere düştü. O sırada hızlıca silahıma mermi yerleştirerek düşmana doğrulttum. Tetiğe bastığımda silahımdan çıkan mermim omzuna denk geldi. Tam ikinci kere vuracağım sırada düşman benden hızlı davranarak silahıyla beni hedef aldı. Neyse ki hedefi tam tutturamadığı için mermi boşluğa gitmişti. Tek elim ile silahı kaldırdım ve düşmanı kalbinden vurdum. Düşmanın öldüğünü anlayınca silahımı üniformamın kemerine sabitledim. O sırada hissettiğim yakıcı bakışlar ile başımı kaldırdım. Meydandaki bütün askerler bana odaklanmıştı. Hepsinin kaşları çatılmış bir şeklinde bana bakıyordu. Yerlerde duran cesetlere baktığımda hepsini benim yaptığımı fark ettim. Hızlıca saydığımda on altı olduğunu fark ettim. Bunların hepsini ben mi yapmıştım? Toplamda yirmi sekiz düşman mı öldürmüştüm? Hem de sadece Eris’in “Savaş” demesi ile? İnanmayarak ölü bedenleri tekrar sayarken askerlerin arasından gelen kişiyi görünce kanım dondu. Annem… Yani komutanım bana doğru geliyordu. Karşıma gelip durduğunda mavi gözlerindeki o gururu görebiliyordum. Hafifçe gülümseyip başını yana doğru eğdi. “Başarabileceğini biliyordum, kızım. Sonunda korkularını yenebildin.” Eli ile omzuma hafifçe vurduktan sonra yanımdan geçip gitti. Onun bu hareketi ile donup kalmıştım. Annem normalde samimi bir kadındı fakat konu benim başarısızlıklarım olunca biraz sert olabiliyordu. Bu da bütün annelerde olan bir şeydi.

Yavaş adımlarla askeriyeye doğru ilerlerken düşüncelerim yine beynime hücum etmişti. Savaşı kazanmıştık. Düşman geriye çekilmişti. Herkes buna sevinip yanımdan gülerek geçerken ben fazlasıyla somurtkandım. Sebebinin savaş ile bir ilgisi yoktu. Az önce bir sürü insan öldürmüştüm ve bunların hepsini göz açıp kapayıncaya kadar yapmıştım. İnsanlığın zalimliğinden kendimi korumak isterken az daha kendi kötülüğümde gömülecektim. Annemin bir gülümsemesi için insanları bir hiç yerine koyarak öldürmüştüm. Düşman olması umurumda değildi. Düşmanda olsa dost da olsa yine de bir insandı. Bir can. Katil olmuştum. Ne yapabilirdim ki eninde sonunda bu gerçekleşecekti. Sonuçta bir askerdim. Mesleğim can almak ile ilgiliydi. Eninde sonunda bu olacaktı.

Askeriyeye vardığımda başımı kaldırarak kalabalığa baktım. Herkes gülüşüyor bunu kutluyordu. Merdivenlerin yukarısında durmuş komutanım bir açıklama yapacak gibi görünüyordu. Boğazını nazikçe temizleyerek tek bir el hareketinde herkesi susturdu. “Bugün ki savaşta gösterdiğini başarı sayesinde düşman geri çekildi. Bunu kutlamak için bugün akşam Sıcak Kadeh de küçük bir parti yapacağız. Ve merak etmeyin hepiniz bendensiniz.” Sondaki cümlesi ile bütün askerler sevinç ile çığlık attı. Ben ise sessizce bir ağacın yanında anneme bakıyordum. Nasıl olmuştu da bana katil olmayı bu kadar iyi bir şey gibi anlatmıştı anlayamıyordum. Ondan bazen nefret ediyordum.

Yatakhaneye doğru ilerlerken bir asker gelip beni durdurdu. “Komutan Vanya seni çağırıyor.” Onu onaylayıp komutanın odasına doğru ilerledim. Kapısının önüne gelince nazikçe kapıyı çaldım. İçeriden gelen izin ile kapının paslanmış demir kulpunu kavrayıp yavaşça yana doğru çevirdim. İçeriye girdiğimde masasında oturmuş sigarasını yakan komutanım ile göz göze geldi. Hemen hazır pozisyonumu alıp, konuşmasını bekledim. “Buraya senin ile bir anne kız gibi konuşmak için çağırdım.” Bu söylediği ile hazır pozisyonundan çıktım. Sigarasından biraz içine çektikten sonra ağzındaki dumanı dışarı verdi. “Kaç kişi?” diye sorduğunda ilk başta ne dediğini anlamadım. “Yirmi sekiz.” Fısıldar gibi söylediğim bu sayı karşısında gülümsedi. Bu iyi bir şey değildi. Ama o gülümsedi. “Şimdi vicdan azabı çekiyorsundur. Bunun iyi bir şey olmadığını düşünüyorsundur.” Evet, öyle düşünüyordum çünkü öyleydi. “Hala hazır pozisyonundasın” dediğinde kendimi istemsizce kastığımı fark ettim. Bacaklarımın arasını açarak ellerimi arkada bağladım. “Biz bu adayı koruyoruz, Nox.” İsmimi uzun zaman sonra ondan duymak garip hissettirmişti. “Neyden?” sesim isyankâr bir şekilde çıkmıştı. “Vebadan. Tanrı aşkına bu nasıl soru?” bağırışının odanın dışından duyulduğuna emindim. “Bak, anne eğer diğer ülkeler gibi bir sürü başka ülkenin ortasında olsaydık bu durumu kabullenirdim. Fakat şuan savaştığımız ada hemen dibimizde. Ayrıca savaşmak için bir neden yok. Sadece macerayı seviyorsunuz o kadar.” Elini havaya kaldırarak beni susturdu. Yine başlıyorduk. “Öncelikle konuştuklarına dikkat et. Geçmişte yaptıkları ihanet yüzünden savaştığımızı da gayet iyi biliyorsun.” Koltuktan kalkarak sigarayı dudaklarına götürdü. Kendini öldürüyordu ama haberi yoktu. “Bana öyle bakmayı kes.” İşaret parmağı ile gözlerimi işaret ediyordu. Bakışlarımı ondan çekip yere çevirdim. “Gidebilir miyim? Eris’i ziyaret edeceğim.” Başı ile onayladığında hemen odadan çıktım. Annemi seviyordum fakat babamın ölümünden sonra tamamen değişmişti. Eski neşesinin yerine ciddiyeti gelmişti. Artık eskisi gibi beraber konuşamıyor, beraber vakit geçirmiyorduk. Babamın ölümünden sonra savaşlar artmıştı. Annem beni korumak istediği için orduya girmişti. Fakat sonrasında aramız açılmıştı. Kendisi komutan olunca beni de orduya almıştı. Bu da aramızdaki soğukluğu daha da arttırmıştı. Anne- kız değil komutan- asker gibiydik. İlk başlarda aramızdaki soğukluğu eritmeye çalışsam da bunun işe yaramadığını fark edince vazgeçtim. O bana nasılsa bende aynı oldum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.