Yağmur hız kesmeden yağıyordu.
Nehir'in nefesi düzensizleşmişti.
Önünde siyah, camları tamamen filmli lüks bir araç...
Arkasında ise silahlı adamların ayak sesleri...
Arabanın içindeki adam gözlerini ondan ayırmıyordu.
"Kız..."
Sesi sakindi.
"Aklını kullan."
Nehir korkuyla bir adım geri çekildi.
"Sen de kimsin?"
Adam cevap vermedi.
Tam o anda arka sokaktan gelen silahlı adamlar onları gördü.
"Orada!"
Nehir irkilerek arkasına baktı.
Silahlar doğrultulmuştu.
İlk kez gerçekten öleceğini düşündü.
Adam sabırsızlandı.
"Üçe kadar sayacağım."
Bir...
İki...
Silah sesleri yankılandı.
Üç...
Nehir düşünemedi bile.
Kapıyı açıp hızla arabaya bindi.
Kapı kapanır kapanmaz araç büyük bir gürültüyle hareket etti.
Arka taraftan kurşunlar aracın zırhlı kaportasına çarpıyordu.
Nehir korkuyla koltuğa yapıştı.
"Ne oluyor?"
Şoför gazı sonuna kadar bastı.
Arka koltukta oturan adam ise tek kelime etmiyordu.
Telefonunu çıkarıp birini aradı.
"Temizleyin."
Sadece tek kelime...
Sonra telefonu kapattı.
Nehir şaşkınlıkla ona baktı.
"Sen... sen kimsin?"
Adam ilk kez yüzünü tamamen ona çevirdi.
Keskin çene hattı...
Kömür karası gözleri...
Soğuk ama etkileyici bir ifade...
"Soruları ben sorarım."
Nehir sinirle kaşlarını çattı.
"Ben senin esirin değilim."
Adam hafifçe gülümsedi.
O gülümseme sıcak değildi.
Daha çok yaklaşan bir fırtına gibiydi.
"Henüz değilsin."
Araç yarım saat boyunca durmadan ilerledi.
İstanbul'un en lüks semtlerinden birindeki yüksek duvarlı, güvenlikli bir malikânenin önüne geldi.
Demir kapılar otomatik olarak açıldı.
Nehir hayretle etrafına bakıyordu.
Burası adeta küçük bir saraydı.
Bahçede siyah takım elbiseli onlarca güvenlik vardı.
Araç durunca adam indi.
Ardından kapıyı açtı.
"İn."
"Nereye geldik?"
"Cevap vermeyi sevmem."
"Ben inmiyorum."
Adam birkaç saniye ona baktı.
Sonra eğilip fısıldadı.
"Az önce seni öldürmek isteyen insanlar hâlâ seni arıyor."
"..."
"Buradan çıkarsan en fazla on dakika yaşarsın."
Nehir istemeden de olsa arabadan indi.
Kalbi hâlâ deli gibi atıyordu.
Malikânenin içine girdiklerinde her yer sessizdi.
Siyah mermer zemin...
Devasa avizeler...
Koridorlarda asılı pahalı tablolar...
Sanki bir otel değil, başka bir dünyaya girmişti.
Bir kadın görevli geldi.
"Patron."
Adam başını salladı.
"Misafir odasını hazırlayın."
Nehir kaşlarını kaldırdı.
"Misafir mi?"
Adam ona baktı.
"Evet."
"Ben misafir olmak istemiyorum."
"Fikrin sorulmadı."
Nehir sinirden yumruklarını sıktı.
"Sen kendini ne sanıyorsun?"
Adam cebinden telefonunu çıkarırken cevap verdi.
"Benim kim olduğumu bilmiyor olman..."
Başını kaldırdı.
"...şanslı olduğun anlamına gelir."
Tam o sırada içeriden bir adam koşarak geldi.
"Patron!"
Adamın yüzü ciddileşti.
"Konuş."
"Kızın aldığı USB..."
Nehir'in kalbi duracak gibi oldu.
Cebindeki USB...
Fark edilmemiş sanıyordu.
Adam devam etti.
"Rakipler de peşinde."
Kaan ilk kez Nehir'in cebine baktı.
Sessizlik...
Nehir yavaşça geri çekildi.
"Ben... ben hiçbir şey bilmiyorum."
Kaan ağır adımlarla ona yaklaştı.
"Nehir Aydın."
Nehir dondu.
"Adımı nereden biliyorsun?"
Kaan'ın yüzünde en ufak bir duygu yoktu.
"Ben koruduğum kişiyi de..."
Bir adım daha attı.
"...karşıma çıkan kişiyi de araştırırım."
Nehir korkuyla geri çekilirken sırtı duvara çarptı.
Kaan elini uzattı.
"Cebindeki USB'yi ver."
"Hayır."
"Bir daha söylemeyeceğim."
"Vermeyeceğim."
İlk kez Kaan'ın yüzündeki sakin ifade değişti.
Gözleri buz gibi olmuştu.
Tam o anda...
Malikânenin dışında art arda patlamalar duyuldu.
BOOM!
Camlar sarsıldı.
Alarm sesleri bütün evi doldurdu.
Koridor boyunca güvenlikler silahlarını çekerek koşmaya başladı.
Mert bağırdı:
"Patron! Malikâneye saldırıyorlar!"
Kaan anında Nehir'i arkasına çekti.
O sırada dış kapı büyük bir gürültüyle yerinden koparak açıldı...
Ve içeri giren maskeli adamın elindeki silah doğruca Nehir'e doğrultuldu.
"USB'yi ver... yoksa ilk kurşun kıza gider."
Devam edecek... 🖤


