"Bazen en tehlikeli savaşlar, silahların sustuğu masalarda başlar."
Adliyedeki saldırının üzerinden iki gün geçmişti.
Malikâne eskisi kadar hareketli değildi.
Koridorlarda koşuşturan güvenlikler hâlâ vardı ama ilk kez silah sesleri yerine sessizlik duyuluyordu.
Nehir, odasının penceresinden bahçeyi izliyordu.
Son günlerde öğrendiği her gerçek, zihnini daha da karıştırmıştı.
Babası...
ARES...
Çocukluğu...
Hepsi birbirine düğümlenmişti.
Kapısı hafifçe çaldı.
"Ben."
Kaan'ın sesi...
Nehir kapıyı açtığında onu her zamanki siyah takım elbisesiyle gördü.
Elinde koyu lacivert bir zarf vardı.
"Bunu sana getirdim."
Nehir merakla zarfı aldı.
İçinde siyah, kalın bir davetiye vardı.
Altın harflerle tek cümle yazıyordu.
"Bu akşam saat sekizde benimle yemeğe gelir misin?"
Nehir şaşkınlıkla başını kaldırdı.
"Yemeğe mi?"
Kaan hafifçe başını salladı.
"ARES hakkında konuşmamız gereken şeyler var."
"Malikânede konuşamaz mıyız?"
"Hayır."
"Duvarların bile kulakları olabilir."
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonunda Nehir gülümsedi.
"Peki."
Kaan kapıya yönelirken durdu.
"Resmî bir yer."
"Rahat hissedeceğin şekilde hazırlan."
Akşam...
Nehir aynanın karşısında durmuştu.
Dolabından seçtiği kırmızı elbise, sade ama zarif bir kesime sahipti. Belini vurgulayan, uzun etekli ve yandan ince bir yırtmaç detayı bulunan elbise, şıklığıyla öne çıkıyordu. Saçlarını dalgalı bırakmış, küçük inci küpeler ve ince bir bileklik takmıştı.
Emine Hanım kapıdan bakınca gülümsedi.
"Çok zarif olmuşsun kızım."
Nehir hafifçe utandı.
"Abartmış olmayayım?"
"Hiç."
Aşağı indiğinde Kaan çoktan salonda bekliyordu.
Siyah smokini kusursuzdu.
Kolundaki saatin metal kayışı loş ışıkta parlıyordu.
Merdivenlerden inen Nehir'i görünce birkaç saniye konuşamadı.
İlk kez...
Bakışlarını hemen çevirmedi.
Nehir bunu fark edince gülümseyerek sordu.
"Bir sorun mu var?"
Kaan hafifçe başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Sadece..."
Cümlesini tamamlamadı.
"Geç kalıyoruz."
Nehir gülümseyerek başını eğdi.
"Her zamanki gibi."
Araba, Boğaz manzarasına bakan eski bir restoranda durdu.
İçerisi sakindi.
Pencerelerin önündeki masalarda birkaç kişi oturuyordu.
Kaan, en köşedeki masayı seçmişti.
Hem manzarayı görebiliyorlar hem de kimse onları kolay kolay duyamıyordu.
Garson siparişleri aldıktan sonra kısa bir sessizlik oldu.
Nehir, masanın üzerindeki mum ışığına baktı.
"Buraya sık gelir misin?"
"Hayır."
"O zaman neden burası?"
Kaan pencereden dışarı baktı.
"Babamla son kez burada yemek yemiştim."
Nehir'in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
"Üzgünüm."
"Ben de."
Kaan ceketinin iç cebinden küçük bir zarf çıkardı.
Masaya bıraktı.
"Adliyeden aldığımız dosyanın bir kısmı."
Nehir dikkatlice açtı.
İçinden eski bir harita ve birkaç isim çıktı.
"Bu isimler..."
"ARES'in kurucuları."
Nehir satırları okurken kaşlarını çattı.
"Burada annemin adı da var..."
Kaan yavaşça başını salladı.
"İşte bu yüzden seninle burada konuşmak istedim."
Tam o anda...
Restoranın kapısı açıldı.
İçeri siyah takım elbiseli iki adam girdi.
Kaan'ın bakışları bir anda sertleşti.
Adamlar etrafa bakındı.
Sonra doğrudan onların masasına doğru yürümeye başladılar.
Nehir fısıldadı.
"Kaan..."
"Tanıyor musun onları?"
Kaan, sesini alçaltarak cevap verdi.
"Maalesef..."
"Evet."
Masaya yaklaşan adamlardan biri cebinden küçük siyah bir kutu çıkardı.
Kutuyu masaya bıraktı.
"Patronumuzdan."
Kaan kutuyu açtı.
İçinden, Nehir'nin çocukluğunda çekilmiş başka bir fotoğraf çıktı.
Fotoğrafın arkasında ise tek bir cümle yazıyordu:
"Bir sonraki sırrı öğrenmek istiyorsanız... yarın gece saat on ikide Galata Kulesi'ne gelin."
Adamlar geldikleri gibi sessizce restorandan ayrıldı.
Nehir fotoğrafı elinde tutarken derin bir nefes aldı.
"Demek..."
"Oyun bitmedi."
Kaan pencerenin dışındaki karanlığa baktı.
"Hayır."
"Yeni başlıyor."
Devam Edecek... 🖤