Eva'nın boğazı düğümlendi. O ana kadar korku dışında hiçbir duygu hissetmemişti ama annesinden bahsedildiği anda içindeki bütün düşünceler birbirine karıştı. Çocukken babasının anlattığı birkaç anı dışında annesine dair neredeyse hiçbir şey hatırlamıyordu. Evde tek bir fotoğrafı bile yoktu. Babası her sorduğunda yalnızca, "Zamanı gelince öğrenirsin," der, sonra da konuyu değiştirirdi.
Şimdi ise karşısında duran, adını bile bilmediği küçük bir kız, annesinin onu beklediğini söylüyordu.
"Sen..." Eva'nın sesi titredi. "Sen annemi tanıyor musun?"
Kız başını hafifçe yana eğdi. "Tanımaktan daha fazlası."
Kaan sert bir adımla öne çıktı. "Yeter."
"Onu yine karanlıkta mı bırakacaksın?" diye sordu kız. "Her zamanki gibi..."
Kaan'ın çenesi sıkıldı. Gözlerinde bir anlığına öfke değil, suçluluk belirdi. Eva bunu fark etmişti.
"Ne demek istedi?" diye sordu.
"Hiçbir şey."
"Yalan söylüyorsun."
Kaan sessiz kaldı.
Eva ilk kez onun sessizliğinin cevaptan daha ağır olduğunu hissetti. Karşılaştıkları ilk andan beri bazı şeyleri saklıyordu. Belki onu korumaya çalışıyordu ama gerçeği bilmeden korunmanın hiçbir anlamı yoktu.
"Ben çocuk değilim, Kaan."
"Biliyorum."
"O zaman bana güven."
Kaan gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. "Sana güvenmediğim için değil. Gerçekleri öğrenirsen geri dönüşün olmayacak."
Eva acı acı gülümsedi. "Sence geri dönebileceğim bir hayat kaldı mı?"
Bu sözler mağaranın sessizliğinde yankılandı.
Kaan cevap veremedi.
Tam o sırada küçük kız arkasını döndü ve mağaranın derinliklerine doğru yürümeye başladı. Attığı her adımda yerdeki kırmızı damarlar biraz daha parlıyor, sanki ona yol açıyordu.
"Gel," dedi arkasına bakmadan. "Geç kalıyoruz."
Eva istemsizce peşinden bir adım attı.
Kaan kolundan tuttu.
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü o..." Kaan cümlesini tamamlayamadı.
Küçük kız durdu.
Yavaşça başını çevirip gülümsedi.
"Adımı bile söylemeye cesaret edemiyorsun."
Bir anda mağaranın içindeki hava değişti. Tavandaki kristallerden biri çatladı. Ardından diğeri.
İnce bir uğultu yükselmeye başladı.
Eva kulaklarını kapattı.
Ses gittikçe büyüyor, mağaranın duvarlarını titretiyordu.
Sonra mağaranın en karanlık köşesinden derin bir kükreme duyuldu.
Bu ses, daha önce peşlerine düşen yaratıkların hiçbirine benzemiyordu.
Yerdeki taşlar sarsılmaya başladı.
Kaan'ın yüzü bir anda gerildi.
"Çok geç..."
Karanlığın içinden devasa bir siluet ağır ağır ortaya çıktı. Önce uzun pençeleri göründü. Ardından siyah pullarla kaplı gövdesi... Son olarak da, gözlerinin yerinde yanan altın renkli iki ışık.
Yaratık başını eğerek Eva'ya baktı.
Sanki onu tanıyordu.
Eva geri çekilmek istedi ama bacakları hareket etmedi.
Dev yaratık tek bir adım attığında bütün mağara sallandı.
Kaan, Eva'nın önüne geçerek alçak sesle konuştu.
"Ne olursa olsun... gözlerinin içine bakma."
Eva nedenini soramadan yaratık ağzını açtı.
Ama kükremedi.
İnsan sesiyle tek bir cümle söyledi:
"Hoş geldin... Prenses."
Eva'nın kanı dondu. O kelimeyi daha önce hiç duymamıştı ama içinde açıklayamadığı bir his uyandı.
Kaan'ın fısıltısı neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"En korktuğum şey gerçekleşti..."