Eva, Kaan'ın elini bırakmaya fırsat bile bulamadan karanlığın içine çekildi. Arkalarında kalan kapı ağır bir gürültüyle kapandı ve ses, sonsuzmuş gibi görünen boşluğun içinde defalarca yankılandı. Birkaç saniye boyunca ne görebildi ne de nefes aldığını hissedebildi. Sanki ayaklarının altındaki zemin kaybolmuş, görünmez bir boşluğun içinde süzülüyordu.
Bir anda sert bir zemine düştü.
Acıyla gözlerini açtığında tavandan sarkan kristallerin solgun bir ışık yaydığını gördü. Burası mağaraya benziyordu ama bugüne kadar gördüğü hiçbir mağara böyle değildi. Duvarların içinde ince kırmızı damarlar vardı. Kalp atışı gibi düzenli aralıklarla parlıyor, bütün mağarayı canlıymış gibi gösteriyordu.
Kaan da birkaç adım ötesinde dizlerinin üzerine çökmüştü. Derin bir nefes alıp etrafına baktı. Yüzündeki ifade ilk kez şaşkın görünüyordu.
"Burayı tanımıyorum..." diye mırıldandı.
Eva ayağa kalkarken üstündeki tozları silkeledi. "Az önce de aynısını söyledin. Burası neresi, Kaan? Bana artık gerçeği anlat."
Kaan birkaç saniye sustu. Sonunda gözlerini ona çevirdi.
"Çocukluğumdan beri tek bir şey için eğitildim. Senin gibi birini korumak için."
"Benim gibi biri derken?"
"Cevabını ben de tam bilmiyorum."
Eva öfkeyle güldü.
"Harika. Peşimde ne olduğu belli olmayan yaratıklar var, başka bir dünyaya geldim ve beni koruduğunu söyleyen kişi bile hiçbir şey bilmiyor."
Kaan başını eğdi. "Bildiğim şeyleri saklamıyorum. Gerçekten bilmiyorum."
Eva tam bir şey söyleyecekti ki mağaranın derinliklerinden ince bir ses duyuldu.
Bir şarkı...
Sözleri anlaşılmıyordu ama sesi öyle tanıdıktı ki Eva'nın tüyleri diken diken oldu.
"Bu sesi..." diye fısıldadı. "Daha önce duydum."
Kaan hemen ona döndü.
"Nerede?"
"Hatırlamıyorum."
Şarkı biraz daha yaklaşınca Eva istemsizce sesin geldiği yöne yürümeye başladı.
"Dur." Kaan kolundan tuttu.
"Gidemeyiz."
"Ama biri yardım istiyor."
"Hayır." Kaan'ın sesi sertleşti. "Burası yardım isteyenlerin değil, seni çağıranların yeri."
Eva kolunu kurtardı.
"Ya yanılıyorsan?"
Kaan cevap veremeden mağaranın duvarları titredi. Tavandan küçük taş parçaları düşmeye başladı. Kırmızı damarlar eskisinden daha parlak yanıyordu.
Şarkı bir anda kesildi.
Yerini tek bir cümle aldı.
"Eva..."
Bu kez ses çok yakındı.
Sanki tam kulağının dibinden gelmişti.
Eva irkilerek arkasına döndü.
Kimse yoktu.
Ama birkaç adım ilerisinde, taş zeminin üzerinde küçük bir kız çocuğu duruyordu.
Bembeyaz bir elbise giymişti. Omuzlarına dökülen siyah saçları yüzünü neredeyse tamamen kapatıyordu.
Kız yavaşça başını kaldırdı.
Gözleri altın rengindeydi.
Eva'nın nefesi kesildi.
Çünkü o gözleri daha önce bir yerde görmüştü.
Nerede gördüğünü hatırlayamıyordu ama içinde tuhaf bir özlem hissetmişti.
Küçük kız gülümsedi.
"Sonunda geldin."
Kaan'ın yüzündeki bütün ifade değişti.
Bir adım öne çıktı ve Eva'yı arkasına çekti.
"Olmaz..." diye fısıldadı.
"Burada olmaması gerekiyordu."
Kızın gülümsemesi biraz daha büyüdü.
"Geç kaldın, Kaan."
Kaan'ın eli yavaşça beline gitti. İlk kez gerçekten tedirgin görünüyordu.
"Onun adını nereden biliyorsun?"
Kız hiçbir şey söylemedi.
Sadece Eva'ya baktı.
Sonra tek bir cümle kurdu.
"Annen seni bekliyor."
Eva'nın kalbi duracak gibi oldu.
Annesi...
Yıllar önce öldüğü söylenen annesi... Burada mıydı?
Kaan sertçe başını salladı.
"Sakın ona inanma."
Ama Eva'nın aklında artık tek bir soru vardı:
Ya annesi gerçekten yaşıyorsa?