Yıllar, Karadağ malikânesinin yüksek duvarları ardında acımasız bir intizamla aktı. Sıradan çocukların parklarda dizlerini kanattığı yaşlarda; Alev ve Ateş, mermer zeminli antrenman salonlarında ter ve barut kokusunu soluyordu.
On iki yaşına bastıklarında, yaşıtlarının dünyasından tamamen koparılmışlardı. Şehrin en prestijli, dış dünyayla bağı neredeyse imkânsız özel okulunda gündüzleri en kusursuz ekonomi, hukuk ve yabancı dil eğitimlerini alıyorlar; akşamları ise malikânenin alt katındaki yeraltı poligonunda ölümcül birer savaşçıya dönüştürülüyorlardı.
Okulda iki kural vardı: Dikkat çekmemek ve birbirinin sırtını asla açıkta bırakmamak.
Kolejdeki zengin aile çocukları onları iki kardeş, soyadları farklı olsa da aynı kandan gelen ayrılmaz bir ikili sanıyordu. Alev; turuncu kızıl saçlarını ensesinde sıkıca toplayan, buz mavisi bakışlarıyla etrafındaki herkesi tek kelime etmeden susturabilen soğuk bir dehaydı. Ateş ise onun hemen bir adım gerisinde duran, gözlerini etraftan bir saniye bile ayırmayan, patlamaya hazır bir barut fıçısı gibiydi.
Bir öğleden sonra, okul çıkışında lüks bir cipin arkasında onları bekleyen korumaların olmadığı bir anda, şehrin rakip ailelerinden birinin şımarık oğulları Ateş’i sıkıştırmaya çalışmıştı. Dört kişiydiler; Ateş'in üzerine yürüyüp omzuna çarpmışlardı. Ateş tam yumruğunu sıkıp birinin çenesini dağıtmak üzereyken, arkadan soğuk bir ses yükseldi:
— Bedenini gereksiz yere yorma, Ateş. Açık bıraktığı karaciğer boşluğuna tek bir vuruş yeter.
Alev, elindeki deri okul çantasını yere bile bırakmadan yanlarına adımladı. Çocuklar neye uğradığını şaşırmıştı; karşılarında narin, beyaz tenli bir kız çocuğu duruyordu. İçlerinden biri küçümser bir kahkaha atıp Alev’in koluna uzanmaya kalktı.
Alev’in hareketi gözle takip edilemeyecek kadar keskindi. Çocuğun bileğini kavrayıp kendi ekseninde çevirdi, topuğunu çocuğun diz kapağının arkasına sertçe indirerek onu saniyeler içinde çamurun içine kilitledi. Çocuğun acı dolu çığlığı otoparkta yankılanırken, Alev diğer üçüne doğru başını çevirdi. Buz gibi mavi gözlerinde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu.
— Bir sonrakini kırmakla kalmam, dedi fısıltı kadar sakin bir sesle. — Şimdi kaybolun.
Çocuklar yerdeki arkadaşlarını toplayıp arkalarına bile bakmadan kaçtığında, Ateş yüzünde gururlu bir sırıtışla Alev’e baktı:
— Bana bırakabilirdin.
— Vakit nakittir, Ateş. Akşam Hazar Bey’in taktik dersine geç kalmak istemezsin, değil mi?
Eve döndüklerinde malikânenin dövüş salonu onları bekliyordu. Özel harekât kökenli eğitmenler, eski boksörler ve uzak doğu dövüş ustaları... Alev, kadın olmanın getirdiği fiziksel dezavantajları zekâsı, çevikliği ve anatomi bilgisiyle kapatmayı çoktan öğrenmişti. Bir erkeğin gücüne karşı doğrudan güçle değil; rakibin ağırlığını ona karşı kullanarak, sinir noktalarını hedef alarak ve asla tereddüt etmeden vuruyordu.
On sekizinci yaş günlerinin arifesinde, salonun ortasındaki ringde iki genç nefes nefeseydi.
Alev, siyah antrenman kıyafetleri içinde, terden alnına yapışmış kızıl perçemlerinin ardından Ateş’i süzüyordu. Ateş ise iri yarı, kaslı yapısıyla bir duvar gibi dikilmiş, gardını almıştı. İkisi de son beş dakikadır birbirine tek bir açık vermemişti. Ateş’in attığı sert bir sol kroşeyi eğilerek savuşturan Alev, hızla arkasına geçti, kolunu Ateş’in boynuna dolayıp vücut ağırlığıyla onu mindere kilitledi.
Ateş mindere iki kez vurdu:
— Tamam, teslim. Boynumu kıracaksın.
Alev onu bıraktı ve mindere sırtüstü uzanıp derin bir nefes aldı. Ateş de yanına çöktü.
Tavandaki loş ışıklara bakarken Ateş konuştu:
— Babanın sağlığı her geçen gün daha da kötüye gidiyor, Alev. Masadakiler kan kokusu almış köpekbalıkları gibi etrafta dolanıyor. Hazar Karadağ masadan kalktığında ne olacağını biliyorsun, değil mi?
Alev başını çevirip Ateş’e baktı. Gözlerinde ne bir korku ne de bir şüphe vardı.
— Biliyorum, dedi. Sesi artık bir genç kızın değil; fırtınanın habercisiydi. — Masadakiler karşılarında bir erkek varis göreceklerini sanıyorlar. Bana ait olan tahta oturmak için birbirlerini boğazlayacaklar. Ama bilmedikleri bir şey var, Ateş...
Doğruldu ve elini Ateş’in omzuna koydu:
— Masaya oturan kişi onları yönetmeyecek. Masayı perde arkasından ben yöneteceğim. Sen benim elim, yüzüm, kurşunum olacaksın. Ben ise onların asla göremediği, adını duyduklarında titreyecekleri o gölge olacağım.
Tam o sırada salonun kapısı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Eşiğinde, elindeki bastonuna yaslanmış ama dimdik duran Hazar Karadağ belirdi. Yaşlı kurdun yüzünde gurur dolu bir ifade vardı.
— Hazırsınız, dedi Hazar tok bir sesle. — Yarın gece büyük masa toplanıyor. Kurtların önüne yem değil; onların eceli olacak hükümdarı sürme vakti geldi.