Alev’in doğumunun üzerinden tam bir ay geçmişti. Malikânede sessiz bir düzen kurulmuş, Hazar Karadağ kızını saray bahçelerinden bile sıkı korunan bir kalenin kalbinde büyütmeye başlamıştı. Dışarıdaki kurtlar fısıldaşadursun, Hazar her geçen gün kucağındaki kıvılcımın daha da güçlendiğini görüyordu.
O akşam, dışarıda lodos uğulduyordu.
Malikânenin çalışma odasının kapısı vurulmadan, hafif bir telaşla açıldı. İçeri giren Barbaros’tu; ama bu kez her zamanki mesafeli ve soğukkanlı adam değildi. Gözlerinde yorgunlukla karışık tarifsiz bir ışık parlıyordu.
Hazar başını kaldırıp kadim dostuna baktı. Barbaros’un kollarında, kalın lacivert bir battaniyeye sarılmış bir kundak vardı.
— Geldi, ağam, dedi Barbaros. Sesi titriyordu. — Sağlıkla geldi.
Hazar ayağa kalktı, ağır adımlarla masanın etrafından dolandı. Barbaros’un kucağındaki bebeğe baktı. Minik, koyu renk saçlı, iri elleri ve daha şimdiden derin derin bakan kehribar rengi gözleriyle bir erkek çocuktu bu.
— Adını ne koydun, sağ kolum? diye sordu Hazar.
Barbaros başını dikleştirdi:
— Sen nasıl buyurursan ağam... Ama anası da ben de dedik ki; Alev’in olduğu yerde bir de onu besleyecek, gerekirse onun için yanacak bir güç lazım. Ateş olsun istedik.
Hazar’ın yüzünde ender görülen sıcak bir gülümseme belirdi. Elini bebeğin alnına usulca koydu:
— Ateş... İsmiyle yaşasın, kaderiyle hükmetsin.
Tam o sırada yan odadaki beşiğinden Alev’in hafif mırıltısı duyuldu. Elif Hanım kucağında Alev ile içeri adım attı. İki bebek ilk defa aynı odada, aynı havanın içinde nefes alıyordu.
Hazar iki kundağı yan yana getirmelerini işaret etti. Çalışma odasındaki deri koltuğun üzerine iki bebek yan yana bırakıldı.
O an odadaki herkes nefesini tuttu.
Turuncu lüleleri yeni yeni belirginleşen, buz mavisi gözleriyle tavanı süzen Alev; yanına bırakılan Ateş’e doğru hafifçe döndü. Ateş, minik yumruğunu savurup Alev’in kundağının kenarına dokundu. Alev ise hiç ağlamadan, o küçücük parmaklarıyla Ateş’in elini kavradı. İki bebeğin elleri birbirine kenetlendi. Biri yangındı, diğeri o yangını büyütecek körük. Biri tahttı, diğeri o tahtı koruyacak kılıç.
Hazar elini Barbaros’un omzuna koydu, sesinde yeraltını titretecek bir kararlılık vardı:
— Bu iki çocuğu ayırmayacağız, Barbaros. Aynı çatının altında, aynı kanla, aynı yeminle büyüyecekler. Masadakiler bir erkek evlat bekliyor ya hani... Onlara öyle bir fırtına hazırlayacağız ki neyin çarptığını anlamayacaklar.
Barbaros başını eğdi:
— Ateş, Alev’in kalkanı olacak ağam. Kendi canı pahasına, son nefesine kadar.
— Hayır, dedi Hazar sertçe. — Ateş sadece kalkan değil; Alev’in gören gözü, vuran eli, masadaki gölgesi olacak. Alev tahta geçecek, Ateş onun sağında duracak. Bu dünyayı ikiye bölecekler: Biri perde arkasından aklıyla, diğeri sahada kurşunuyla yönetecek.
O gece odada yanan şöminenin ışığı iki bebeğin yüzüne vururken, Karadağ hanedanlığının geleceği resmen mühürlenmişti.
Yıllar su gibi akıp geçecekti; birlikte ilk adımlarını atacaklar, özel öğretmenlerin elinde aynı dersleri alacak, çocukluk oyunlarını bile birer savunma taktiğine dönüştüreceklerdi. Dışarıdaki dünya Hazar Karadağ’ın köşesine çekileceği günü beklerken, içeride bu karanlık imparatorluğun gerçek sahipleri sessizce bileniyordu.
Ve iki kader, henüz kundaktayken birbirine düğümlenmişti: Biri olmadan diğeri eksik, ikisi bir aradayken ise yenilmez olacaklardı.