Malikânenin koridorlarında yankılanan ayak sesleri, namluların soğuk metallerine çarpan kemer tokalarının ritmiyle birleşiyordu. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, Karadağ ailesinin sığınağını andıran yüksek taş duvarları dövüyordu. Bu topraklarda yağmur bereket değil; sokaklardaki kanı temizleyen bir örtü sayılırdı.
Hazar Karadağ, çalışma odasının tavana kadar uzanan pencerelerinin önünde, elinde henüz yakılmamış kehribar bir puroyla dikiliyordu. Yıllardır masadaki kurtların, sokaktaki akbabaların karşısında bir an bile tereddüt etmemiş adamın parmakları hafifçe titriyordu. Bu, korkunun değil; bilinmezliğin getirdiği gerilimdi.
Kapı iki kere vuruldu. İçeriye sessizce, gölgesi gibi sadık Barbaros girdi. İki adam göz göze geldi. Konuşmaya gerek yoktu; masanın kanunu belliydi. Aylardır kulislerde, gizli depolarda, silah sevkiyatlarında tek bir fısıltı dolaşıyordu: “Hazar Bey’e bir oğul gerek. Masayı ancak kanından bir erkek tutar.”
Bu acımasız dünyada erkek evlat güçtü; namustu, kurşunun devamıydı. Kadınlar ise kurban edilir, piyon yapılır ya da bir anlaşmanın kurbanı olarak başka bir masaya gelin verilirdi. Masanın kadim kuralı buydu. Taşlar böyle dizilmişti.
Birden üst kattan bir bebek ağlaması koptu. Keskin, taze ve o boğucu fırtınayı ikiye bölen bir feryat.
Hazar arkasına bakmadan merdivenlere yöneldi. Attığı her adımda zihninde geçmişin hesaplaşmaları yankılanıyordu. Merdivenlerin başında doktor göründü; yüzünde tedirgin, ne yapacağını bilemez bir ifade vardı. Hazar’ın önünde eğilerek fısıldadı:
— Tebrik ederim efendim... Çok sağlıklı bir kız çocuğunuz oldu.
Doktorun sesindeki tereddüt, yeraltının o hastalıklı beklentisinden ibaretti: “Kız evlat doğdu, liderin yüzü asılacak.”
Hazar adamın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne bir hayal kırıklığı ne de öfke vardı; sadece derin, karanlık bir sükûnet belirdi.
— Karım nasıl? dedi tok bir sesle.
— İkisi de çok iyi efendim.
Hazar odaya adım attı. İçerisi hafif bir loşlukla kaplıydı. Yatakta yorgun ama tebessüm eden karısı Elif uzanıyordu. Yanındaki beşik kumaşlarının arasından ise hayatında gördüğü en sıra dışı parıltı yükseliyordu.
Hazar ağır adımlarla yatağın yanına vardı, diz çöktü. Elif, kocasının elini tuttu:
— Hazar... Bir oğul veremedim sana, masanın adamları...
Hazar elini karısının yanağına koyarak sözünü kesti:
— Masanın canı cehenneme, Elif. Masayı ben kurdum, kurallarını da ben yazarım.
Kollarını uzattı ve kundağı usulca kucağına aldı. Bir elinde yüzlerce canın vebalini, binlerce adamın kaderini taşıyan o nasırlı eller, ilk defa tüy gibi hafif ve savunmasız bir cana dokunuyordu.
Kundak hafifçe aralandığında Hazar nefesini tuttu.
Bebeğin başında, tıpkı annesininki gibi alev alev parlayan tupturuncu, kızıl saç telleri vardı. Cildi mermer kadar beyaz, pürüzsüzdü. Bebek minik gözlerini araladığında, Hazar kendi suretini gördü: Buz gibi keskin, masmavi, derin bir okyanus gibi bakan gözler.
O an, yaşlı kurdun kalbinde bir fırtına koptu. Zihnindeki bütün şüpheler, adamların masadaki beklentileri, kurşunların soğukluğu silinip gitti. Hazar gülümsedi; ilk kez samimi, dudaklarının kenarında gururla açan bir gülümsemeydi bu.
“Her işte bir hikmet vardır derlerdi,” diye düşündü içinden. “Bana bir erkek evlat vermediler; çünkü erkekler öfkesiyle yönetir, zaaflarıyla yıkılır. Bana bir varis verdiler... Bu dünyanın kurallarını yerle bir edecek bir felaket verdiler.”
Bebeğin minik parmağı, Hazar’ın işaret parmağını sımsıkı kavradı. Küçücük bir elin tutuşundaki o inanılmaz direnç, Hazar’a geleceğin kanlı kehanetini fısıldıyordu.
Elif fısıldadı:
— Saçları gibi... Bir kıvılcım gibi parlıyor. Adı Alev olsun mu?
Hazar bebeği göğsüne bastırdı, gözlerini odanın köşesinde saygıyla bekleyen Barbaros’a dikti.
— Adı Alev olacak, dedi Hazar. Sesi odanın soğuk duvarlarında yankılandı:
— Ve andım olsun ki; bu kız sadece benim canım değil, arkamda bırakacağım tek hükümdar olacak. Bu masa onu bir kız çocuğu olarak beklemeyecek... Zamanı geldiğinde karşılarında görecekleri şey, bu düzeni kökünden yakacak bir yangın olacak.
O gece bir varis doğmuştu. Masanın henüz bilmediği, ama ileride önünde diz çökeceği gerçek bir felaket: Kızıl Varis.