İçeriğe geç

Kızıl Kurt

Bölüm 8 · 5 dk okuma

Kızıl Kurt

Bölüm 8

8. Bölüm

Artık pertim çıkmış bir şekilde döndüm askeriyeye. Vicdansız komutan, evil.

Ne olurdu sanki bu kadar takmasaydı kafasına, ne olurdu sanki bu kadar kinlenmeseydi. Allah beni kahretsin, dilim kopsaydı da demeseydim bişey.

"Abla?" diye bir ses yükseldi arkamdan. Yada ben halüsinasyon sesler duyuyordum, bilmiyorum.

Koşarak geldi yanıma, halim olmadığından dönüp bakamadım bile. "Sana sesleniyorum abla, duymuyor musun?"

Tam kafamı onun tarafına çevirecektim ki bir an gözlerim kapandı ve bacaklarım bedenimi tutamadığından yığıldım yere. Hızla yakaladı Mete beni.

"Abla! Abla!" diye sayıkladı. Aptal bayılmadık herhalde, dermanım kalmadı. Yorgunluktan ölüyoruz burada.

"Mete, iyi değilim. Eve götür beni ve abimlere de bayılmış de." dedim tek gözümü aralamaya çalışarak.

Mete rahatlamış bir nefes vererek aldı beni kucağına. Ee koskoca adam oldu, bu yaşına kadar boşuna yedirmedik o sebzeleri, etleri filan bir zahmet taşısın ablasını.

Kapının önüne geldiğimizde ne yapacağını şaşırmıştı. "Abla, abla evin anahtarı nerede?" dedi kısık bir sesle.

"Mete, uyumuyorum gücüm kalmadı sadece ablacım. Anahtarda ayakkabılığın üzerinde." dediğimde çok mantıklı bir soru yöneltti.

"Seni bırakabilirim o zaman? Çünkü oraya yetişmem için senin inmen gerek." Ofladım bu söylediğine, hiç ayakta duracak halim yoktu çünkü. Çok güzel gerçekten.

Ben iner inmez o da sadece kolunu dolabın üstüne attı. Güya küçük kardeş, neresi küçük bunun. Ben oraya yetişmek için merdivenin ilk basamağına çıkıyorum. Küçük ablalar için adalet diye sokağa çıkacam artık. Neyse ki boyumuz asker olmaya ucu ucuna yetişmişti.

Kardeşim diye demiyorum ama tam bir salak, beni bırakıp kendi geçti içeri. Bende tam içeri geçecekken de arkasını dönüp önüme dikildi.

"Abla ben bir arabadan çantamı getireyim." Başımı belli belirsiz salladım.

Anneannemin dayıma kullandığı bir sözü vardı 'besle kargayı oysun gözünü' aha işte tam da Mete için söylenmiş. Ben o kadar büyüttüm onu hiç düşünüp de ablam yorulmuş odasına yatırayım demiyor.

Canım anam, bir tek sen düşünüyordun beni oysa nasıl oldu da o güzel canına kıydılar. Bir anlığına annemi düşünmek beni yoğun bir hüzne sürüklemişti. Geçip en depresif halimle yatağıma attım kendimi. Neredeyse ayakta uyuyacak halde olmamdan dolayı uyumakta hiçte zorluk çekmedim.

🐺

Bir çatışmanın ortasındayım. Neresi burası ve neden bir çatışmadayım? Etrafta bir sürü ceset ancak yüzleri efektle bulanıklaştırmış gibi.

İleride bir grup terörist ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden kaçmış gibi ellerinden bıçakla gülerek bana doğru yaklaşıyorlardı.

Şaka mıydı bu? Hani kamera nerede? El sallayayım da boşa gitmesin.

Arkamı döndüğümde bir köye vardı, ve bir sürü insan korkudan titriyordu. Küçücük çocuklar vardı, daha hayatı keşfedememiş veya okula gidip, mezun olup, meslek sahibi olamamış. Ama dikkatimi çeken tek bir tanesi vardı, herkesten uzak ortada bir genç çocuk.

Hiçbiri beni görmüyordu, sol tarafıma bakıyordular. Onların aksine o çocuk beni görüyordu ve bana gülümsemişti. Bakışımı sol tarafıma çevirdim. Kocaman bedeniyle biri, bağırmaya çalışıyordum ama sesim küçük bir odadaymış gibi yankı yapıyordu sadece.

Çocuk bana doğru yürüyordu, içimden bir ses benim de ona doğru yürümemi söylüyordu. Solumdaki beden koşarak aldı çocuğu kucağına ve arkama yani teröristlere doğru koşmaya başladı.

O an bir ses yankılandı, nereden geldiğini bilmediğim ama çok tanıdık bir ses.

"Seni seviyorum şeker portakalım." diyen bir ses, benim gözlerime anında dolduran bir ses. Abim, o bana böyle seslenirdi.

Ve o an olan oldu. Anladım ne olduğunu, bütün bu olanlar anlam kazandı. Bomba patladı. O çocuğun bedeninde bomba vardı. Aslında köylüler o çocuktan korkuyorlardı. Abimdi o çocuğu kucaklayıp teröristlere koşan, bir köy insan kurtarmıştı canı uğruna. Ama bombanın bıraktığı sislerden ziyade hava kararmıştı birden. Kapkara bulutlar, iğrenç gülme seslerine karışık yıllarca unutmaya çalıştığım korkunç sesler.

Yatakta oturur vaziyete gelip ve her tarafım ter içinde uyandım uykudan. Bu bir rüya değildi, bu bir kabusta değildi. Bunlar gerçeklerdi, çok acı gerçekler. Abimin şehit oluşunun uzaktan çekilmiş görüntüleri gibi bir şeydi. Ama tabi bilinç altım tarafından abartılmış şeyler de vardı. Misal, psikopat gibi bana doğru yürüyen teröristler ve o an orada olmam.

Bunlar yoktu o gün ama biliyordum, köylüler hem hüzünle hemde aynı anda minnetle anlatmışlardı bunu. Hatta oğlu örgütlerin tarafına geçmiş bir teyze binlerce kez özürler dilemiş ve Allah'a dua etmişti abime.

Bugündü, 7 yıl olmuştu ama ben bir kez olsun ne cenazesine ne de mezarına gitmiştim.

Tatmıştım ben bu duyguyu, hemde çok küçük yaşta anneannemin cenazesinde. Saatlerce başında ağlayan insanlar ve kendinden geçmiş annem. İstemiyordum onu bir daha öyle görmek ama şu an yanımda olacaksa o haline bile razıydım.

Bir kaç gündür yoğun hüzün vardı üzerimde buymuş meğerse nedeni. Belki abimden bir haberdir, belki onu görmemi istiyordur diye düşünüp hemen hazırlanmaya başladım. İlk işim askeriyeye gidip izin almaktı.

İlk karşıma ne tesadüf ki Maşa'daki koca ayı çıktı. Neyse artık izin alana kadar ayıya dayı diyecektik.

"Komutanım." dedim hazır ola geçerek. İyi bir asker daima komutanını selamlardı, kendisi en çatık kaşlı ve selamına ters bakışlar atan biri dahi olsa. Cevap vermeyeceğini anlayıp söze girdim.

"Komutanım, bir sakıncası yoksa ben bugün izin alsam?" dedim sütten çıkmış ak kaşık gibi masum masum.

"Ne münasebet! Zırt pırt izin almak için mi asker oldun sen? Atalarımızın ülkeyi emanet ettiklerine bak!" On yılda bir izin istedik gördüğümüz muameleye bak.

"Olur mu komutanım, özel bir mesele vardı da onun için sormuştum. Sakıncası yok, yinede teşekkür ederim cevabınız için." dedim. Pek modumda değildim zaten, üzerimde yoğun bir özlem vardı. Bir tek abime veya anneme değil, aileme. Yıllardır dağınık olan aileme.

"Neymiş bu özel mesele?" dedi konuyu uzatarak. Mecbur cevap verecektik, komutandı sonuçta bu aralar da gözüne batmamak lazımdı.

"Abimi görmeye gidecektim."

"Abin? Mert hastanedeydi en son, eşinin kontrolü varmış." Aferin sana süper zeka, çünkü insanların bir tane abisi oluyordu değil mi.

"Yok, o değil. Öbürü, şehit düşen. Kahraman." İsmini duyar duymaz affalamıştı. Çatık kaşları anında yok oldu. Siyah gözleri vardı, zeytin gibi.

"2017, Hakkari. Derecikte bir köy insan kurtarmıştı." dedi gözlerini karşısına bir yere dikip, sanki aklına gelen bilgileri sesli dile getirmişti.

"Evet." dediğimde kendine geldi. Önce bir baktı ve kendini silkeleyip tekrar kaşlarını çattı. Belki izin verseydi içinde hala azıcık bir insan kırıntısı olduğunu düşünebilirdim.

"İyi peki, gidebilirsin. Ama yarın erken saate burada ol." dedi ve ben şok. Nedenini sorgulamayacaktım, işime gelirdi sonuçta.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.