İçeriğe geç

Kızıl Kurt

Bölüm 7 · 5 dk okuma

Kızıl Kurt

Bölüm 7

7. Bölüm

Şimdi (Asena'dan)

Uyanır uyanmaz askeriyeye geçtim. Karargâha geçtiğimde herkes ayrı bir kafadaydı.

Asaf annesiyle durumu hakkında konuşuyordu, annesi çok hastaydı ve tedavi görüyordu hatta ısrarla istememesine rağmen ben bile yardım etmiştim. Tabi bundan kimsenin haberi yoktu, o ekibin en genci olduğu için onu hep Mete gibi kardeşim olarak görüyordum, o da beni bir abla gibi.

Melih bir köşede elindeki telefona gülümsüyordu, ne yaptığını anlamak pekte zor değildi; ela gözlüsüyle konuşuyordu.

Bora kenarda bir elinde komanda bir elinde kahveyle tam bir İstanbul beyefendisi gibi sabah haberlerine bakıyordu.

Talat bir köşede Nazlı yariyle konuşuyordu, 'yavrum ne yapayım komutanın sözüne karşı mı geleyim, kes dedi kestik. Zaten ciğerim yanıyor sende daha fazla hatırlatma kurban olayım' diye ağlamalı bir sesle konuşuyordu.

Koray aynanın karşısında kumral ve sarışın arası saçına şekil veriyordu. Belli yine bi kızla görüşecekti.

Salih, görüntülü konuşmadaydı Ankara'daki eşiyle ve çocuğuyla. O da bir erkekti, Kartal. Salih abi beşiktaşlı olduğundan dolayıydı bu isim.

Ve başka hiç kimse, ne Alp komutan ne Tuncay ne de Mert yoktu ortalıkta. Bir yönden Alp komutanın olmaması iyiydi, çünkü nedense bu sessizliği fırtına öncesi sessizlik gibi geldi. Sanki her an beni gördüğü yerde haşlayacakmış gibi. Babama söylemese iyi, babamın azabı cehennem azabından daha beter oluyordu.

Bir an kulaklarımda çınladı sesi. 'O senin komutanın ne hakla ona saygısızlık yaparsın!'

Yok Allah korusun. Derhal o Kara komutanla konuşmalıydım bu konuyu. Demeliyim, affedin komutanım ben ettim siz etmeyin bilemedim bağışlayın beni diye ayaklarına kapanmalıydım. Yok artık, ben niye yalvarıyordum. O aptallık etti, demedi bana ben senin üstünüm diye, deseymiş canım bana ne.

Bu artık u değil v dönüşü oldu, tarih böyle bir dönek insan görmemiştir. Ben düşüncelerimle bir köşede boğulurken Tuncay geldi yanıma.

"Ee yavrum, Aslı ile Burak döndü mü Ankara'ya? Bizim Melih'in haline bakılırsa dönmüş gibiler de."

"Döndüler de, Melih ne alaka?" İsmini duyar duymaz Melih bakışlarını bize dikti.

"Tuncay komutanım, canım komutanım, en yakışıklı komutanım, en sevdiğim, en cool komutanım. Ne konuşuyorsunuz benim hakkımda?" dedi panikle. Yağcılarda inecek var şoför.

"Hiiiç, Aslı diyordum, dönmüş diyordum Ankara'ya. Ela gözlü Aslı, Mert'le Asena'nın yeğeni ve Murat albay'ın torunu Aslı." Bu söylediklerinde tek bir şey takıldı aklıma 'ela gözlü Aslı'. Tabi ya bizim ela gözlü aslında benim ela gözlü Aslı'mdı.

Tuncay'ın bu ihanetinden dolayı Melih'in gözleri fal taşı gibi açıldı. Ee hep sen mi bizi boka süreceksin boşboğazınla. Hadi bakalım bunca yaptığının bedelini şimdi sana ödetmezsem.

"LAN! Sen Aslı'yla mı konuşuyorsun?" dedim sahte bir kızgınlıkla.

"Yok-yok olur mu komutanım ben şeyle, bizim şeyin şeyiyle konuşmuş annem ordan şey etmişler." dedi hemen panikle. Ben bu haline gülmemek için kendimi sıkıyordum ancak Tuncay kendini tamamen bana çevirmiş sırıtıyordu ve bu yüzden kendimi tutmak çok zordu.

"Ee kim şey etmiş sonra?" diye araya girdi Koray.

"Şey işt-" diye devam ediyordu ki Koray'ın bu olayı fırsata çevirmesine karşılık bir tane ensesine çaktı.

"Saçımı bozmasana lan, kız beğenmeyecek sonra!" deyip çıkıp gitti.

"Durun durun, şu an konumuz bu değil sen bana baksana bir Melih. Ne demek benim yeğenimle konuşmak? Lan sen yürek mi yedin, söyle hangisini yediysen bizde yiyelim çünkü bu özgüven artık bambaşka bir boyut!" diye daha fazla yükselmiş gibi yaptım. Şu altına sıçma sözü varya aha işte tamda şu an Melih için yazılmış.

"Komutanım, bugün gözüme ne güzel göründünüz. Kendinize bir değişiklik mi yaptınız?" Evet Melih alnıma salak yazdırırım bak bir duruyor mu hala.

"Yeter! Gevezelik etmeyin, sohbet programı değil burası!" diye geldi benim dağdan inme.

"Alp komutanım." dedi Melih kurtuluşunu bulmuş gibi.

Herkes elindeki telefonları kapatıp ayağı kalkıp selam verdi. Ben tabi pek alışkın olmadığımdan araya rütbe koymayı, doğal olarak kalkmadım ve yine doğal olarak dikkat çektim.

"Yerin rahattır umarım asker."

"Valla rahat komutanım, buyrun sizde oturun." dedim bataklığa batmamış gibi birde çırpınıyorum resmen daha da batmak için. Neydi bende ki bu rahatlık bugün mide ilacını fazla kaçırdım da beynime mi vurdu ki?

"Asker!" dedi en sert sesiyle. İrkilip ayağı kalktım hemen.

"Buyurun komutanım." dedim hazır ola geçerek.

Hiçbir şey demeden çıktı, ne demekti bu. Komutanım ben yıllarca abimle, babamla ve dedemle çalıştım. Bilmem ben böyle sessiz sessiz geçen lafları, zahmet olmazsa bir anlatı verseniz. Diyemedim tabi ama sağolsun Tuncay'ım bana kaş göz yaptı. Allah'a şükür bunu anlıyorduk, arkasından git diyordu, bende ceylan gibi arkasından seke seke gittim.

Tam parkurun karşısında durdu, bende bunu beklemediğimden sırtına çarptım tabi. Bu sefer beni haşlayacak ahanda şuraya yazıyorum.

"Sen bana otelde ne demiştin asker?" dedi yöresel çatık kaşlarıyla bana doğru dönerek.

"Ne demişmişim?" diye bende aynı soruyu yönelttim rahatça. Kendisi kaşlarını daha derin çattı ve öldürücü bir bakışla baktı. Durun komutanım hemencecik hatırlayacağım, tövbe unutmadım ama benim aklım bana bazen kötü oyunlar oynayabiliyordu. Sonra bir anı canlandı.

"Sana ne lan? Hem belki unuttum bile şifreyi. Hepsi senin yüzünden ne diye heryerden çıkıyorsun ki? Hem hangi hakla benim askerlerime emir veriyorsun?"

Hayırmışdır! Olmazmışdır! Sıçmışmışdır! Ne diyormişdir benmişdir. Ahanda sıçtım ben.

"Ee asker, hatırlayabildin mi?" dedi çatık kaşlarıyla benle alay eder gibi.

"Hatırlamayamışımındırdım." Ben ne dediğimi anlıyordum ancak kelimeler birbirine karışıyordu ağzımdan çıkarken tabi çatık kaşlarını bozmadan bir de şaşkın bir ifade ekledi tipsiz tipine, Kara böcük.

"Sen benimle kafa mı buluyorsun asker?" dedi daha ne kadar çatabileceğini düşündüğüm kaşlarını daha fazla çatarak. Resmen yaşlanmadan kırışıkları vardı, saysam dedemin yaşı çıkardı oradan. Birden kendimi silkeledim, Asena kızım kendine gel adam seni çiğ çiğ yiyecek sen burada alnındaki kırışıklıklara dikkat ediyorsun.

"Yok komutanım, bende ne olduğunu anlamadım. Şey demek istedim, hatırladım tabi ki." Yalan külliyen yalan, hatırlamasaydım iyidi ama oldu bir kere gibi bir şey çıkacaktı ağzımdan ama Allahtan olmamıştı öyle bir şey.

"İyi peki. Ee nerde görülmüş bir askerin komutanına lan demesi, ortada olmayan suçu komutanına atması yada hesap sorması?"

"Ee bende." diye çıktı ağzımdan istemsizce sözler.

Ne oluyordu lan bana. Ne yedim ne içtim, Allah'ım sen beni koru yarrabim. Ben böyle ölmek istemiyorum, ben şehit düşmek istiyorum. 'Tut kız şu çeneni ecelin olacak yoksa' dedi içimden bir ses. Ahanda kafayı da sıyırmış bulunmaktayızmışdır.

"Asker! Sen rütbe bilmezken saygıyı da bilemez olmuşsun!" dedi diken gibi batan sözleri.

'Haklısınız komutanım, gömün şunu şuraya kurtuluruz belki' dedi yine o ses. İç sesim bile bana kin tutuyor oh ne güzel.

"Kusura bakmayın, yani ben öyle demek istemedim. Ben bu aralar pek iyi değilim de, öyle bir şey söz konusu olamaz tabi komutanım. Biz saygımızı da rütbemizi de iyi biliriz. Sadece sizinle yanlış bir anlaşılma oldu, ben sizi başka askeriyeden ve başka rütbe sandım. Baştan bilseydim olmazdı böyle." dedim binlerce şükür ki on beş dakikalık bir saçmalıktan sonra mantıklı bir konuşma yapabildim.

Kafamdaki ses durmuyordu adeta saçma sapan söylemlerde bulunmamı söylüyordu. Koray'a derken benim leşim çıkmaz buradan umuyormışımdır.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.