"Gomtanımmm," diye bir fısıltı geldi kapının anahtar kısmından.
Ben ne olduğunu anlayıp sinirden göz devirdim ancak önümdeki şahıs hiçbir şey anlamamıştı. Onu yana çekip sinirle kapıyı açtım.
Bütün tim dikilmiş, şaşkınlıkla bakıyordu. Mert'ler de gece kulübünden gelmişti.
"Komutan?" dedi Mert ters ters bakarak.
"Komutanım birde bana diyorsunuz görevdeki askerlerle bulaşma diye siz resmen görevde... neyse." diye bir isyanda bulundu Koray bana.
"Ne saçmalıyorsun lan? Düzgün konuş!" Mert sessiz kalır mı tabi, yoook olmaz illa abilik taslayacak.
"Sen Asena komutan," diye bana doğru son iki kelimenin üstüne bastıra bastıra konuştu çatık kaşlı şahıs, "şu kasayı aç ve içinde ne var ne yoksa al. Siz, sarışınla kıvırcık şu herifi önce hastaneye sonra sorgu odasına götürün, ben icabına bakacağım. Bu arada o kıvırcıklarının hesabı askeriyede ayrı sorulacak! Diğerleri de benimle askeriyeye." diye herkese emir yağdırdı dağdan inme.
"Sana ne lan? Hem belki unuttum bile şifreyi. Hepsi senin yüzünden ne diye heryerden çıkıyorsun ki? Hem hangi hakla benim askerlerime emir veriyorsun?"
"Asena!" dedi Mert uyarıcı bir sesle.
"Ne?" Mert'in cevap vermesine izin vermeden kaş göz hareketi yapıp çıktı odadan dağ ayısı.
Bende şifreyi unutmamak için hemen gidip şifreyi girdim. Kuvvetli bir hafızam vardı zaten ama böyle önemli şeyleri anlık unutabiliyordum hele ki iki gündür uyuyamamışken.
"Aptal, dağ ayısı, sen kimsin lan? O kaşlarını bi' koparırım bir daha çatamazsın dağdan inme herif!" diye kendi kendime söyleniyordum.
"Komutanım?" dedi Talat tereddütle. Bir yandan da Salva'yı sırtına alıyordu.
"Ne var?" diye anlık sinirimle ona çıkıştım.
"O 'dağ ayısı, aptal' dediğiniz kişi..." dinlemek istemediğimden çıktım odadan.
Dışarıya çıktığımda bir ekip arabaya binmiş bizi bekliyordu, diğer ekip de dağ ayısıyla birlikte gitmişlerdi.
Arabaya sinirle bindiğimde, Koray'ın ve Bora'nın bakışları benim üzerimdeydi. Deminki sarışın Bora'ydı ancak Talat ben taşırım deyip onu arabaya göndermişti. Kıvırcıkta Talat idi tabi, saçları onun bebekleri gibi bir şeydi. Ne kadar babamın gazabına uğrasa da kesmemişti.
"Hastaneye sür ,Koray." Arabaya bindiği an deminki dağ ayısının sözlerinden dolayı biraz gergin ve tedirgindi. Cağnım saçlar gidecekti tabi, bende üzülürdüm onun yerinde olsam.
O itle birlikte hastaneden çıktık. Beni eve bırakıp ardından onlar askeriyeye geçtiler.
Ne gündü be, hemen mide ilacımı alıp yattım çünkü dün gece de uyuyamamıştım midemin ağrısından. Pek hassas midem vardı, yediğim ağır şeyler dokunuyordu bu yüzdendi mide ilacım.
🐺
Sabah hemen askeriyeye geçtim, o ayıcığın olayını anlamak için. Karşısına geçip 'sen kimsin lan' demek için, ancak gerçekler yüzüme vurulunca bırakın bunu söylemeyi altıma sıçtım resmen.
Mert karşımda bir saattir, o meşhur yüzbaşı, o siyahi sandığım Kara komutanın aslında dünkü dağ ayısının olduğunu öğrendim. Hay ben çeneme, neler demiştim ben öyle. Cevap basitti tabi adama demediğim kalmadı. Çok şükür ki dağ ayısını hiç yüzüne veya sesli dile getirmemiştim onun yanında.
"Ne oldu senin böyle bir rengin attı?" dedi pişmiş kelle gibi sırıtan Mert.
"Yo-yok bişey. İşine bak sen."
Hemen burayı terk etmeliydim aksi taktirde o kara komutan denen herif afedersiniz ama ağzımıza sıçabilirdi. Tam çıkacakken kaşımda yine o dev gövdesiyle dikildi ve yine ben sendeledim.
"Nereye asker?" dedi kaşlarının en çatık haliyle. Şöyle ki yüzbaşı, ben göt korkusundan topuklamak üzereydim ki siz o dev bedeninizle buna engel oldunuz.
"Hi-hiçbir yere kom-komutanım."
"İyi geç o zaman şuraya. Timin hepsi burada mı?"
"Evet komutanım." dedi Mert. İlk defa onu babam ve dedem haricinde birinin karşısında hazır olda görüyordum. Ee üst rütben ailen dışında biri olunca böyle oluyordu demekki.
"Ben kıdemli yüzbaşı Alp Taşkıran, namı diğer Kara komutan. Timin başında artık ben varım, yani o kendinizce kurduğunuz aile timi yok artık. Benim sözümü herkesin sözünden üstün tutacaksınız, Murat Albay ve Ercüment komutan hariç tabi. Diyeceğim bu kadar, bir sorun olursa umrumda değil kendiniz halledin, soru vs de varsa da cevaplamayacağım burası televizyon programı değil askeriye ve ona göre davranın." Tam bu sözleri üzerine çıkıp gidiyordu ki bir şey hatırlamasıyla tekrar döndü. "Ha bu arada, sen kıvırcık odama gel!" dedi sert bir sesle Talat'a.
Bana karşı bir nefreti yoktu evelallah. Ama Talat kardeşim senin saçlara şimdiden eyvallah, güzeldirler hoştular ama her güzel şeyin bir sonu vardır elbet canım kardeşim.
O arkasını dönüp giderken bir koku geldi burnuma. Erkek parfümü, daha önce aldığım bir koku ama nerede. Burnum güzel koku alırdı, k9 değildik ama bizim de kendimize göre yeteneklerimiz vardı tabi. Aldığım koku hiçte yabancı gelmemişti, hafızam kuvvetliydi ancak bu koku hakkında hiçbir bilgim yoktu.